Sponsorlu Bağlantı

Sayfa 2/2 İlkİlk 12
17 sonuçtan 11 ile 17 arası

Konu: Vücudumuzu Öğrenelim...

  1. #11
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Tuzsuz Olmaz

    Vücudumuzdaki hayatî faaliyetlerin sürebilmesi için bazı temel gıdaları almamız gerekmektedir. Bu temel besin maddeleri; karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir. Bunlardan başka vücuttaki kimyasal olayların devam etmesi için gerekli olan vitaminler, bazı elementler ve su da dışardan alınmalıdır.

    Dışarıdan almamız gereken bu elementlerden ikisi de sodyum ve klordur. Bu iki elementi, günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız tuz ile vücudumuza alırız. Biliyoruz ki yemeklerimizi tuzsuz yiyebilmemiz neredeyse mümkün değildir. Peki, yemeklere tuz atmak sadece tat açısından mı önemlidir? Yoksa vücuda tuz almanın, bu tat duyusunun yanı sıra başka faydası var mıdır?

    Karbonhidratların kana karışması için bağırsaklarda glikoz ve galaktoz şekerlerine parçalanmaları gereklidir. Proteinler ise karışması için mide ve bağırsaklarda parçalanarak aminoasitlere dönüşmek durumundadır. Bağırsaklarda bu son ürünlerin kana karışması için tuza ihtiyaç vardır. Bu sebeple yemeklere tuz atılmazsa, önemli besin maddeleri olan karbonhidratlar ve proteinler kana geçememiş olur.

    Bağırsak iç yüzeyini örten hücrelerin zarında glikoz, galaktoz ve aminoasitlerin tutunması ve bağırsak boşluğundan hücrenin içine alınmasını sağlayan taşıyıcı proteinler vardır. Bu proteinler, besin maddelerini önce bağırsak iç yüzeyindeki hücrelerin içine alır, daha sonra da besin maddeleri hücrelerden kana taşınır.

    Ancak bağırsak iç yüzeyini örten hücrelerde bulunan bu taşıyıcı proteinlerin iki tane alıcısı vardır. Bu alıcılardan birine glikoz, galaktoz ya da aminoasitlerden biri, diğerine ise tuzun yapısında bulunan sodyum elementi bağlanır. Eğer bağırsak boşluğunda glikoz, galaktoz ve aminoasitler var, ama sodyum yoksa bu besin maddeleri kana geçemez. Tabii bunun tersi de doğrudur. Yani bağırsakta sodyum elementi var, ama bu besin maddelerinden herhangi biri yoksa bu durumda da sodyum kana karışamaz. Yani Yüce Yaratıcı, tuzu sadece tat duyumuzu tatmin için yaratmamıştır. Esas amaç, besinlerin kana geçmesini sağlamaktır.

    Bunun yanında bazen sağlık için tuz kısıtlamasının yapıldığı durumlar olduğunu da bilmekteyiz. Meselâ günümüzün önemli problemlerinden biri olan şişmanlıkta…

    Bildiğimiz gibi şişmanlık, damar sertliği, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve damar tıkanıklıkları gibi birçok hastalığa sebep olabilmektedir. Bunların sonucunda önce şişmanlık tedavisine başlanmakta ve tuz kısıtlaması tavsiye edilmektedir. Çünkü tuzsuz alınan gıdalar, yukarıda da anlattığımız gibi bağırsaklardan yeterince kana geçemez, vücutta yakılır ve kişinin zayıflamasına yardımcı olur. Beraberinde şişmanlık kökenli hastalıklar da kontrol altına alınabilir.

    Zaten besinlerde bulunan karbonhidratlar, eğer vücutta yakılamazlarsa yağlara dönüşmekte ve yağ olarak depo edilerek şişmanlığa sebep olmaktadır. Dolayısıyla tuzsuz diyet ile hem şişmanlamanın önüne geçilmekte hem de şişmanlıkla birlikte görülen yüksek tansiyon düşürülebilmektedir. Ayrıca tuzsuz yemek iştahı azaltmakta, böylece kişiler yemekleri fazla tüketememekte, bu durum da zayıflamaya yardımcı olmaktadır. Açıkça görülüyor ki hiçbir şeyi abes yaratmayan Rabbimiz, tuzu hem bir iştah vesilesi hem de beslenmenin temel şartı kılmıştır.




  2. #12
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Burnumuzdaki Sigorta
    Prof. Dr Ömer ARİFAĞAOĞLU





    Vücudumuzda yaklaşık 75 trilyon hücre vardır ve bu kadar çok hücrenin her biri, bulunduğu yerde üzerine yüklenen görevi sürekli yerine getirir. Tabii yapıtaşlarımızın görevlerini yapabilmeleri için besin ve oksijene ihtiyaçları vardır. Hücrelerimize bu ihtiyaçlarını taşımakla görevli olan ise kanımızdır.

    Erişkin bir insanın vücudundaki kan miktarı 5 litredir. Özel bir doku olan bu hayatî sıvının tamamı vücudumuzun her tarafını dakikada 1 kez dolaşabilir. Ancak fiziksel aktiviteler sırasında vücudumuzun kan ihtiyacı artar ve kan, vücudumuzu dakikada 6 kez bile dolaşabilir.

    Kalbimiz tarafından tüm vücudumuza pompalanan kan, atardamarlar ile kan hücrelerinin 10 mikron yakınına kadar getirilir. Toplardamarlar ise kanı dokulardan alır ve tekrar kalbe ulaştırır. Kan bu şekilde damarlarımızda dolaşırken bir basınç meydana getirir. Bu kan basıncına tansiyon denilmektedir. Kalbimiz 1 dakikada yaklaşık 70 kez kasılır. Kalbin kasılması esnasında tansiyon yükselir. İşte bu esnada ölçülen tansiyon büyük tansiyondur. Kalbin gevşek olduğu yani dinlendiği esnada ise tansiyon azalır. Bu sırada ölçülen tansiyon da küçük tansiyon olarak tanımlanır.

    Kanın damar içinde akabilmesi için bu basıncın olması gereklidir. Çünkü tansiyon azalırsa kanın dokulara ulaşmasında problemler ortaya çıkar. O zaman da bu dokulara yeterli miktarda besin ve oksijen taşınamamış olur. Vücudumuzdaki kan miktarı artarsa tansiyon da artar. Tam tersi olarak kan miktarı azalırsa tansiyon düşer. Kanamalarda tansiyonumuzun düşmesinin sebebi bundandır.

    İnsan yaşlandıkça tansiyonu yükselir. Bu yükselme aşırı olduğunda ise ince damarlar buna dayanamaz ve kanamalar ortaya çıkar. Bu durum daha çok yaşlılarda görülmektedir. Hatta yaşlılarda yüksek tansiyon beyin damarlarında kanamalara, beyin hücrelerinin ölümüne, felçlere ve hatta bazen ölüme bile sebep olabilmektedir.

    Ancak vücudumuzda öyle bir yaratılış vardır ki yüksek tansiyonun bu zararlarını perdeler. Çünkü bu tür kanamalar genellikle beyin damarlarımızdan önce burun damarlarımızda başlar. Yüksek tansiyonda önce burun damarları kanar, bu sayede vücuttaki kan miktarı azaltılır ve böylece tansiyon düşer. Bu şekilde beyin kanamasının önüne geçilmiş olur.

    Yani burun kanaması bir anlamda beyin kanamasını önleyen bir sigorta sistemi olarak vazife görmektedir. Nasıl ki evlerimizde elektrik sigortaları bulunur ve onların elektrik kaçaklarında atmasıyla yangınların önüne geçilir, işte her hastalığın şifası elinde olan Rabbimiz de burun damarlarını birer sigorta olarak burnumuza yerleştirmiştir. Zaten bu tür kolay kanayan damarlar, vücudumuzun başka yerlerinde bulunmaz. Eğer böyle kolay kanayan damarlar, iç organlarımızda da olsaydı kolaylıkla farkına varmadığımız iç kanamalar geçirebilirdik.

    Özellikle yaşlı bir kişide burun kanaması varsa hemen kanamayı durdurmaya çalışmamalıyız. Önce ilaçlarla tansiyonunu düşürmeliyiz. Tansiyon düşünce zaten burun kanaması kendiliğinden durur. Eğer kanama durmazsa o zaman burun kanamasını durdurma yolunu seçmeliyiz. Çünkü önce burun kanamasını durdurursak sigortayı ortadan kaldırmış ve beyin kanamasına davetiye çıkarmış oluruz. Bu sebeple Rabbimizin yarattığı bu harika ve faydalı sistemleri iyi öğrenmeli ve ona göre davranmalıyız.

  3. #13
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Hiç Düşünmeden


    Düşünebilmek, doğru kararlar alabilmek ve bu kararlar doğrultusunda hareket edebilmek, biz insanlar için büyük bir ayrıcalıktır. Ancak günlük hayatta öyle anlar yaşarız ki en doğru hareketi yapmak için düşünmeye hiç ama hiç zamanımız olmaz. Meselâ farkında olmadan çok sıcak bir yere dokunduğumuzda, vücudumuzun herhangi bir yerine keskin, sivri uçlu bir cisim battığında ya da benzer bir tehlike anında.
    Şüphesiz böyle durumlarda her zaman için ilk hareketimiz, kendimizi tehlikeden uzaklaştırmak olur. Ancak bu ilk hareket öyle hızlı gerçekleşir ki öncesinde ne yapacağımızı düşünmediğimiz apaçık ortadadır. Peki, düşünce ürünü olmayan ama her zaman isabetli olan bu hareketler nasıl ortaya çıkmaktadır?
    Refleks isimli bu anlık hareketlerin emir merkezi, sinir sistemimizin parçalarından biri olan omuriliğimizdir. Reflekslerin gerçekleşmesinde beynimiz görev almaz. Vakit kaybı olmaması için beynimizden önce hemen omuriliğimiz devreye girer. Zaten refleks, alınan bir uyarıya hiç yorum yapılmadan tek hareketle cevap verilmesi demektir. Yani herhangi bir tehlike durumunda refleks mekanizmamız, adeta bizim adımıza bizden önce karar vermektedir. Hem de en kısa zamanda, en doğru kararı…
    Meselâ, elimize sıcak bir cisim aldığımızı düşünelim. Elimiz bu cisme değer değmez, parmaklarımızdaki sinirler tehlike haberini almış olur. Hemen omuriliğimize ‘Çok sıcak bir yere dokundum.’ mesajını bildirirler. Omuriliğimiz de bu acil habere derhâl cevap verir. El kaslarımıza parmaklarımızın açılmasını emreder. İşte o anda biz de anî olarak elimizdeki sıcak cismi bırakırız. Daha doğrusu vücudumuz, o an kendisine zararlı olan bu cismi otomatik olarak atar. Böylece yanıktan zarar görme ihtimalimiz en aza indirilmiş olur. Hemen peşine sıcak bir yere dokunduğumuzun haberi beynimize de ulaşır ve yanmanın acısını ancak o zaman hissederiz. Tabii bütün bu anlattıklarımız sadece bir anda gerçekleşir. Acil olarak elimizi refleksle kurtardıktan sonra artık irademiz devreye girer. Beynimizden gelen yönlendirmelerle tutacağımız diğer şeylere dikkat etmeye başlarız.
    Aslında reflekslerimiz, sadece tehlike anlarıyla sınırlı değildir. Her zaman yaptığımız ama isteğimiz dışında gerçekleşen hareketlerimiz de vardır. Bir gün içinde hiç farkında bile olmadan binlerce kere gözlerimizi kırpmamız, buna en güzel örnektir. Bu otomatik işlem sayesinde gözlerimiz, her an yoğun ışıktan ve yabancı maddelerle kirlenmekten korunmuş olur. Üstelik hiç çaba sarf etmemize gerek kalmadan.
    Doğuştan sahip olduğumuz bu hareketlerin dışında bir de beynimizin özel eğitimi ile kazandığımız reflekslerimiz vardır. Yüzmek, bisiklete binmek, örgü örmek, bir enstrümanı çalmak gibi. Bunları önce kendi isteğimizle ve beynimizin etkisiyle öğreniriz. Sonrasında ise artık refleks hâline gelen bu hareketlere beynimiz karışmaz. Hareketler omuriliğimizin kontrolünde gerçekleşir ve beynimiz sadece herhangi bir aksaklık durumunda devreye girer.
    Eğer reflekslerimizi beynimiz yönetseydi, ne zaman ne yapacağımıza hep kendimiz karar vermek durumunda olurduk. Özellikle de tehlike anlarında emir merkezi beynimiz olsaydı, en erken acı hissettikten sonra harekete geçmeyi düşünebilirdik. Çünkü beynimiz, olayları ancak kendisine ulaştıktan sonra yorumlayabilirdi. O zaman da yaralanmaktan kurtulmak için vakit bir hayli geç olurdu. Benzer şekilde, gözümüzü kırpmak bizim isteğimize bağlı olsaydı da durum bundan farklı olmazdı. Büyük ihtimalle göz kırpmayı ancak gözümüzün içinde bizi rahatsız edecek kadar pislik biriktiğinde hatırlayabilirdik. Ya da gözümüz sürekli açık durmaktan kurumaya başladığında. Acaba dünyaya açılan pencerelerimizi şimdiki kadar hızlı açıp kapatabilir miydik?
    Çok şükür ki bizler, bu sıkıntıların hiçbirisini yaşamadan hatta çoğunun farkında bile olmadan rahatlıkla hayatımızı sürdürürüz. Çünkü insan, her şeyiyle en güzel surette yaratılmıştır. Ve insanı yoktan var edip ona en güzel şekli Veren, onu en güzel biçimde korumaktadır.

  4. #14
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Elimize birer termometre alıp vücut sıcaklığımızı ölçsek, hemen hemen hepimiz aynı değeri buluruz. Herhangi bir hastalık ya da rahatsızlık hâli yoksa, termometrelerimiz yaklaşık 37 santigrat dereceyi gösterecektir. Bu değer, "insanın vücut sıcaklığı" olarak bilinir ve pek fazla değişmemek üzere ayarlanmıştır. Çünkü hayatî faaliyetlerimizi yürütmek üzere programlanmış olan organlarımız, ancak bu sıcaklıkta çalışabilmektedir. Herhangi bir değişiklik durumunda, hiçbirisi görevini yapamaz. Yani aslında bizim vücut sıcaklığımız, içimizdeki canlı makinelerin çalışma sıcaklığıdır.

    İşte bu sebeple bedenimizde âdeta bir iç iklim kurulmuştur. 37 santigrat derece ise genelde aynı mevsimin yaşandığı bu iklimin değişmeyen sıcaklığı gibidir. Her durumda çevre şartlarından bağımsız olarak sabit tutulmaya çalışılır. Peki, bu ayarlama nasıl yapılmaktadır?
    Organlarımızı ancak belli bir sıcaklıkta faaliyet gösterebilecek biçimde yaratan Rabb'imiz, bu sıcaklığın ayarını yapacak termostatı da içimize koymuştur. Beynimizin hipotalamus isimli bölümü, tıpkı bir termostat gibi vücut sıcaklığımızı sürekli kontrol eder. Bu kontroller, hipotalamus üzerindeki iki ayrı merkezden yapılır. Bu merkezlerden biri bedenimizi sıcaklık artışından, diğeri de düşüşünden korumak üzere tasarlanmıştır. Vücut sıcaklığımızdaki bütün değişiklikler, derimiz üzerindeki alıcılarla hemen bu merkezlere bildirilir. Bu merkezler de gelen mesajlara göre yapılacakları belirler.
    Beynimizdeki termostata giden bilgi ısınmaya başladığımız yönündeyse, hemen sıcaklık düşürücü işlemler başlatılır. Öncelikle derimizin altında bulunan kan damarlarına genişleme mesajı gider. Amaç, içimizdeki ısının önce derimize sonra da dışarıya aktarılmasıdır. Damarlarımız genişleyince içinde dolaşan kan, taşıdığı ısıyı havaya daha kolay vermiş olur. İşte sıcakladığımızda yüzümüzün kızarmasının sebebi, bu genişlemiş damarlardır. Bu sırada terleme yoluyla da derimiz üzerinden önemli oranda soğutma sağlanır. Ayrıca terleme haricinde, derimizden ve solunum yollarımızı örten bazı tabakalardan buharlaşma ile de ısı verilir. Ancak bizler, terleme dışındaki bu buharlaşmayı fark edemeyiz.
    Eğer sıcaklık ayar merkezimize vücudumuzun soğuma haberi gitmişse, o zaman da acilen sıcaklık yükseltici sistemler çalıştırılır. İlk olarak derimizin altındaki damarlara daralma emri gönderilir. Daralmış damarlardan daha az kan geçeceğinden, içimizden derimize ısı taşınması azaltılmış olur. Çok soğuklarda ise damarlarımız iyice büzüldüğünden, derimize hemen hemen hiç kan gitmez. Üşüdüğümüzde ten rengimizin beyazlaşması bundandır. Eğer fazlaca üşümüşsek, kontrolümüz dışında titremeye de başlarız. Bu da vücudumuzdaki ısı kaybını engellemek üzere devreye sokulan bir başka koruma mekanizmasıdır. Titreme sırasında kaslarımızda üretilen ısı, bize sıcaklık sağlar. Bu sırada yine üşümeyi engelleme emriyle derimizin üzerindeki kıllar da dikleşir. Böylece bir süre için derimizin çevresini koruyan bir hava tabakası meydana getirilmiş olur.
    Tabiî bunlar olurken bu işlerde görevli hormonlarımız da durumdan habersiz bırakılmaz. Hemen harekete geçirilir ve içimizdeki ısı üretimini artıracak biçimde çalışmaya başlarlar. Üstelik büyük bir şefkat eseri olarak bu tür hormonlar, soğuk yörelerde yaşayan insanlarda çok daha fazla salgılanır. Çünkü kâinatın en şereflisi olan insan, her şeyi kuşatan rahmetten her an nasibini almaktadır.

  5. #15
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Sesli Kimlik Sadece insana verilmiş olan akıl, şüphesiz onun için büyük bir lütuftur. İnsana sunulan bir başka hazine vardır ki; o da aklın tercümanı olan lisandır. İnsanoğlu lisan sayesinde kendini ifade eder. Aklından geçenleri, gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini dışa vurur. İçine kapanıp duygu ve düşünce yığını hâline gelmekten kurtulur.

    Düşünce ve duyguları ifade etmenin en güzel yolu konuşmadır. Konuşmak için ise sese ihtiyaç vardır. Doğduğumuz andan itibaren çıkan sesimiz; ilk başta ağlarken, bağırırken ve gülerken duyulur. Sonraları kelimeler ve cümlelerle ulaşır kulaklara.
    Yıllar ilerledikçe fiziksel görünümümüzde değişiklikler olsa bile sesimiz, ergenlikten sonra hemen hemen aynı kalır. Üstelik hiç kimsenin sesine de benzemez. Tıpkı parmak izimiz gibi o da bizim kimliğimizdir. Peki konuşmamızın doğmasına aracı olan sesimiz, vücudumuzun neresinde nasıl meydana geliyor? Her insanın sesinin kendine has olmasını sağlayan nedir?
    Başta ses tellerimiz olmak üzere sesimizin meydana gelişinde rolü olan birçok organımız vardır. Dilimiz, göğüs kafesimiz, nefes borumuz, ağız ve boğaz boşluklarımız, gırtlağımız, burun boşluğumuz, küçük dilimiz... Bütün bu organlarımızı harekete geçirmekle görevli olan ise cansız hava zerreciklerinden başkası değildir. Yani konuşmanın hammaddesi, soluğumuzu verirken ağzımızdan çıkan sıcak havadır.
    Soluk alırken içimize çektiğimiz hava akciğerlerimize ulaştığında, havanın içindeki oksijen orada kanımıza karışır. Bu sırada meydana gelen karbondioksit, ciğerlerimizden geri dönüp dışarı çıkar. Dışarı çıkarken de boğazımıza yerleştirilmiş olan ses tellerimizin arasından geçer. Bir tür perdeye benzeyen bu teller, biz konuşmazken araları açık vaziyette durur. Bir şeyler söylemek istediğimizde, beynimizden gönderilen emirlerle bir araya gelirler. Aralarındaki açıklık kapanır. O zaman da ciğerlerimizden geri dönen sıcak hava, ağzımızdan çıkmadan önce, ses tellerimizin arasından değil de üzerinden geçmiş olur. Ses telleri de tıpkı telli bir sazın mızrapla titreşmesi gibi titreşir ve böylece sesimiz meydana gelir.
    Ancak meydana gelen ses, bu şekliyle çok yavaştır. Konuşma sırasında duyulabilir hâle gelmesi için çoğaltılması gerekir. Burada burnumuz, damaklarımız, ağız boşluklarımız, dilimiz ve dişlerimiz devreye girer. Biz kelimeleri arka arkaya sıralarken bir yandan dilimiz, damağımıza belli bir miktar yaklaşıp uzaklaşır. Bu sırada dudaklarımız da büzülüp yayılır. İşte bu organlarımızın aldığı şekillerle boğazımızın içindeki ses biçimlenir. Tabiî her insanın burnu, ağız boşlukları, diş ve damak şekli kendine has olduğu için sesi de kendine has çıkar.
    İsraftan çok uzak olan bu yaratılışla, solunum artığımız olan hava zerreleri bile boşa gitmez. Beynimizde şekillenen düşüncelerin, kelimelere dökülmesine aracı yapılırlar. Hem de bizi hiç yormadan... Zaten sürekli soluk alıp verdiğimizden, sesimizin hammaddesi olan hava zerreciklerini çıkarmak için ayrı bir enerji harcamayız. Âdeta vücudumuzun egzoz dumanı gibi düşünebileceğimiz bu hava zerrelerinden bedava üretilen sesimizle, pek fazla yorulmadan istediğimiz kadar konuşuruz.
    İyi ki konuşabilmek için harcadığımız enerji, koşarken harcadığımız enerji kadar çok değil. Böyle olmasaydı, herhâlde fazla konuşamazdık. Bu kadar hassas bir plânlamanın eseri olan konuşmanın en güzel şükrü; bu nimeti, onu veren Zat'ı anlatmakta ve doğru yolda kullanmak olsa gerek.

  6. #16
    Administrator

    Standart Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...

    Aynı Anda Yüzlerce İş

    "Eyvaah! Bu sabah yediğim yumurta, zeytin, peynir ve içtiğim süt hangi organlarıma gidecek acaba? Ya gidecekleri yeri şaşırırlarsa ne yaparım ben?" diye, her yemekten sonra düşünüyor muyuz? Elbette hayır! Yemekten sonra biz kendi işlerimizle uğraşırken, o işi sindirim sistemimiz yapıyor.
    Yediğimiz besinler sindirildikten sonra vücudumuzun değişik bölümlerindeki hücrelere dağıtılıyor. Ve besinler kan vasıtasıyla, elimize ayağımıza, gözümüze, kulağımıza, dilimize, dudağımıza, kemiklerimize, dişlerimize, tırnaklarımıza, beynimize, derimize ayrı ayrı ulaştırılıyor. Peki bu besinler vücudumuzun ihtiyaçlarını ve hangi organlara gideceklerini nereden biliyorlar?

    Besinlerin içinde çeşitli vitaminler ve mineraller vardır. Bu minerallerden bazıları fosfor, kalsiyum, potasyum, demir, çinkodur. A, B, C, D, E, K ise besinlerin içinde bulunan vitaminlerdir. Yediğimiz besinlerle vücudumuza giren bu mineraller ve vitaminler, gidecekleri yeri şaşırsalardı, vücudumuzun düzeni alt üst olabilirdi.

    Meselâ kemiklerimize gitmesi gereken kalsiyumun hepsi gözümüze, gözümüze gitmesi gereken fosforun tamamı kemiklerimize gitseydi, sonucu siz düşünün!.. Gözlerimiz göremez, kemiklerimiz vücudumuzu dik tutamazdı. Fakat bu aksaklıkların hiçbirini yaşamıyoruz.

    Karaciğerde sadece bir maddenin, meselâ şekerin miktarı kontrol edilmeden kana verilseydi, vücudumuz kısa sürede şeker komasına girebilirdi. Karaciğerimiz, bu hayatî görevinin yanı sıra, vitamin ve mineral depolama, kansızlık hâlinde kan hücresi üretme, kanımızın yapısını ve vücudumuzun ısısını düzenleme gibi görevleri de zamanında ve tam olarak yerine getirir.
    Böylece aynı anda yüzlerce iş birbirine hiç karıştırılmadan yapılır.

    Besinler sindirilip kana aktarıldıktan sonra, organlarımıza gitmeden "özel bir damarla" karaciğere uğrar. Karaciğer, besinleri tek tek kontrol eder. Besinlerin içindeki zehirli maddeleri ayırıp, etkisiz hâle getirir. Böylece zararlı maddelerin hücrelere gitmesi önlenmiş olur. Vücudun hangi besine ne kadar ihtiyacı varsa, karaciğer bu besinleri o ölçüde kana gönderir. Ne fazla ne de eksik...

  7. #17
    ModeratoR

    Icon14 Cevap: Vücudumuzu Öğrenelim...



    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ

Sayfa 2/2 İlkİlk 12
  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Vücudumuzu Öğrenelim...


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Vücudumuzu Tanıyalım Öğrenelim
    By Kayıtsız Üye in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02.11.12, 16:26
  2. Vücudumuzu Tanıyalım
    By Kayıtsız Üye in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 25.07.12, 21:30
  3. Vücudumuzu Tanıyalım Çocuk Oyunu
    By RedBuLL in forum Çocuklar İçin Oyunlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.04.12, 00:30
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.03.10, 21:37
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.04.09, 00:55

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.