Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

Konu: Ömer Seyfettİn, İlk Namaz

  1. #1
    Administrator
    Sponsorlu Bağlantı

    Ömer Seyfettİn, İlk Namaz

    Sponsorlu Bağlantı

    Ömer Seyfettİn, İlk Namaz



    Oh, bu sabah ne kadar soğuktu. Yatağımın hararetlerini terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgârlarla camları döverek geçen gecenin bütün bürudetini massetmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca içimde bakıyye-i leyl bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim tabiî uyuyordu, onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın müfteris suları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. Bu merhametsiz tokatların altında kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sadık uyanmamıştı. Fecr-i kâzibin donuk kırmızı sükûneti gecenin süradık-ı zalam-ı bâridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde, zir-i payımdaki bütün evler, ebedî bir uykunun uyanılmaz kâbuslarını itmam ediyor gibi camit ve bîhayat, duruyorlardı. Deniz nâmahdut bir incimad-ı lâciverdî ile uyuyor ve fecrin zail gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla nihayetsiz bir hatt-ı fasıl çiziyordu.
    Evlerin arasında fakir ve naçiz, fakat bir azamet-i maneviye ile semaya doğru yükselen eski câminin küçük ve ihtiyar minaresi daha boştu. Sonra… Bu dakika-ı ezeliyette bütün o intiha-yı leyal-i sincabî zulmetler maî bir şeffafiyet-i sürh gibi takattur ederken, minarenin şerefesinde genç müezzinin zıll-ı zaifi hareket etti.Ben hırkama bütün bütüne büründüm. Soğuktan büzülmüş ve mütefekkir, bu kâinat-ı melul ü esmere karşı unutulmaz bir hitab-ı ulûhiyetin hatırası gibi derinden âkisi ve ruhumu lerzeriş-i haşyet eden ezanı dinlerken, on beş senedir kalkabildiğim bu büyük ve meşbu-ı ruhaniyet sabahların birincisini düşünüyordum. Ah on beş sene evvel…
    ***
    Şimdi muhit-i tesellisinden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada en sevdiğim, dünyada yegâne perestiş ettiğim bu vücud-ı muhterem, işte derhatır ediyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken bir buse-i esir u har gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak,
    — Haydi Ömerciğim, kalk demişti, kalk, haydi yavrucuğum!
    Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük yazıhanemin üzerinde yanan küçük gece kandili -ah, bunu unutamam, bu bir kedi kafası idi- iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba perdelerinin esmerliklerini aydınlatıyor ve yeşil, camdan gözleriyle bakıyordu.
    — Fakat anneciğim demiştim, daha gece...
    Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar öperek:
    — Yok yavrucuğum, saat on iki, sonra vakit geçer, diye koltuklarımdan tutarak kaldırdı.
    İçi fanileli küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla ovuşturarak onu takip ettim. Karanlık sofadan bir lahzada geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu.
    — Aa... Pervin de kalkmış...
    Pervin -hizmetçimizdi-, elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağına hiç ihtimal veremezdim. Annem demişti ki:
    — Pervin her sabah kalkar.
    Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına taaccüb ettim. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim. Anneciğim:
    — Öyle yorulursun, diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum.
    — Haydi, besmele çek!
    Pervin ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda,
    — Yüzünü... şimdi kollarını, yine üç defa… diye fısıldıyor, unuttukça,
    — Aa! Hani başına mesh?.. gibi ihtarlarla yanlışlarımı bana tekrar ettiriyordu. Abdest bitince annemle beraber yavaş bir sesle namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık, Pervin de ayaklarımı kuruladı. Ve çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce, annemi, arakıye seccadeyi açıyor gördüm... Sonra başına yeşil başörtüsünü örterek beni çağırmıştı.
    — Gel...
    Gittim. Küçücük ben, onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, o hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lakırdı ile, bana yapacağımı, evvelden öğrettiklerini tekrar etti:
    — İki rekât sünnet... Gece öğrendiklerini zammet, unutmadın ya?..
    — Hayır…
    — Haydi...
    O, iftitah tekbirini ellerini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayri ihtiyari onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana gözlerinin nuşin ve nafiz bir tebessümüyle gülerek,
    — Yavrum demişti, sen kadın mısın?.. Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.
    Ve hararetli elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma kaldırarak,
    — İşte böyle... diyerek erkek iftitahını öğretti. Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hakim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.
    Dua ederken sordum ki:
    — Nasıl dua edeceğim anne?..
    O dua ediyor ve dudakları hareket ettikçe başörtüsü de ihtizaz eder gibi oluyordu. Başını salladı, duasını bitirdikten sonra, daha hâlâ hatırımda:
    — Evvela, ‘İslâm olduğum için ey cenab-ı vacib-ül-vücut hazretleri, sana hamd ederim’ de... Sonra, ‘Vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden istirham ederim’ de... Sonra da, ‘bütün eziyet çeken, hasta olan, felâkette bulunan, fakir olan Müslümanların selâmet ve sıhhatlerini senden temenni ederim’ de... Kendin için, kendi iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için dua et! demişti.
    Ben bu basit ve Türkçe duayı, annemin dolabındaki birbiri üstüne duran ve karıştırmaklığım “dua kitaplarıdır, sakın ilişme!” ihtarıyla daima men olunan, yıpranmış, Arapça esreli ve üstünlü kitapları derhatır ederek içimden söyledim, fatiha...
    Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyuyamayacağımı sordu, uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum... Cevap vermedim.
    — Haydi öyleyse, git kitabını getir, dersini dinleyim.
    — Peki.
    Artık esmer ve duman gibi bir aydınlıkla tenevvür eden sofadan hızla geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlaşmış, küçük gece kandilinin yemyeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış; sanki, geceleri kendisine bakarak uyuduğum bu kedi kafası; ölmüş, terk-i hayat etmişti. Yazıhanemin üstünde açık duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum, hiç yanlışım çıkmadı.
    Annem geceleri derdi ki:
    — Yatmazdan evvel dersini üç defa oku yavrum, uyurken melaikeler sana onu öğretir.
    O melaikeler bu gece de, uykumda bana dersimi öğretmişlerdi. Annem müşfik aferinlerle saçlarımı okşadı. Ve:
    — Daha mektebe çok vakit var, diye beni kendi yatağına yatırdı.
    Uykum yoktu, anneme bakıyordum: Yeşil başörtüsü başında, bu zulmet-i münevvere içinde bir hayal gibi hareket ederek Kurân’ını aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak mühtez ve rakik sesiyle tilavete başladı ruhumda bir aks-i enin-i şiir-alud bırakan bu güzel sesi dinleyerek... Büyük, yeşil başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir hemşireme benzeyen güzel ve asım çehresini görerek... Ve yavaş yavaş sallanan başının aheng-i hafif-i münacatını seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı sema gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa düşmüş mai ve nadide elmaslar gibi parlıyor, vapesin-i mai neşrederek parlıyorlardı. Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu tahayyülle melaikeleri düşünerek, Kurân okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken melaikeleri müşahede ediyorum zannederek dalıverdim. Yüzümün üstünde, ahrette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam katiyen yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, sonra annemin münevver bir zambak aydınlığıyla parlayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak... O görülmeyen melaike kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kurân tutan ince parmaklarıyla okşadığı sarı ve çok saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum.
    Ah, beş sene evvelki sabavet ve şimdiki ben.. Tatsız, neşvesiz, muhabbetsiz, aşksız ve heyecansız, her şeysiz, boş bir hiçten daha boş geçen hayat-ı sermay-ı taabalud... Şimdi mülevves emellerle, hırslarla, hakikatte kıymetsiz olan baid-ül-vusul arzularla, hâsılı bütün bunların bir icmâl-i mebhutu olan o sebepsiz ve tahammülsüz bikararlıklarla mecruh olan ruhum mecruh olan kalbim ve maneviyetim... Şimdi, daha bu gece görülmüş gibi, on beş saniye evvel görülmüş ruhani bir rüya-yı kıymetdar gibi saadetleri unutulamayan ve zaten velveleli ve hüsran-hiz bir rüya olan bu ömr-i ani içinde yalnız kâbus olmayan sabavet ve hatıratı... Şimdi düşünüyorum ki, hayatta bu muztar ve şefkatsiz mazilerin güzariş-i ademinden mütehassil ne garip bir hiçlik; ne zeval-perver ve pür-hayal bir beyhudelik, ne mübhem, ne esrar-alud bir sürat var!.



  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Ömer Seyfettİn, İlk Namaz


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Yalnız Efe Ömer Seyfettin Kitabının Kısa Özeti
    By Kayıtsız Üye in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02.11.12, 14:18
  2. Ömer Seyfettin Yeni Lisan Makalesi Tam Metin
    By RedBuLL in forum Makale Örnekleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.04.12, 02:16
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 05.01.11, 14:22
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23.04.09, 03:00
  5. Ömer Seyfettin
    By angelsss_aylisss in forum Yazarlarımız Şairlerimiz
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.05.08, 00:27

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.