Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
Sayfa 2/2 İlkİlk 12
6 sonuçtan 6 ile 6 arası

Konu: Deyimlerin Çıkış Kaynakları

  1. #6
    ModeratoR

    Standart Cevap: Deyimlerin Çıkış Kaynakları

    Balık kavağa çıkınca

    Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş
    Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış
    Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
    Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış
    Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
    -Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız bizderlermiş



    Yolunacak Kaz

    Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar IIIsman, IV Murat, IIIOsman, IIISelim ve IIMahmut ile sınırlıdırBunlardan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür Sirkeci'ye gelip bir sandala binerek Beylerbeyi'ne geçeceklerdir Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar
    Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
    -Baba,der32 ile nasılsın?
    İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
    -32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor
    Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
    -İşitiliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu?
    -Bunan iki ay evvel biri girdiSon günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak?
    Padişah sükut ederKayıkçı işine devamdadır Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
    -Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
    -Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim
    Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar Gel gelelim mabeyinciler meraktadır Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
    İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar Adamlar hemen sadede gelerek:
    -Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün
    -Beli
    -Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi
    -Bir hatamız mı oldu ağalar?
    -Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz
    -Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
    -Haşa! Ancak
    İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:
    -Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin nasıldır,demek istedi Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim
    -Eeee?
    İhtiyar yine nazlanır Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar İhtiyar devam eder:
    -Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi
    Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır
    - Ya üçüncü sual ne idi?
    İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
    -Aman efendim kerem buyurunuz Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi
    O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir




    Bu işin altında bir Çapanoğlu var

    Çapanoğlu Ahmet Paşa ,Yozgat şehrinin kurucularındandır 1764 Sivas valisi iken görevden alınır, bir süre sonrada öldürülürYerine büyükoğlu Mustafa bey daha sonra Süleyman bey geçer
    Süleyman bey Yozgatı imar ettikten sonra,Ankara,Amasya,Elazığ,Maraş,Niğde ve Tarsus gibi illeri idare etmeye başlar
    Çapanoğullarının bu ünü her yana yayılırYalnız halk arasında değil ,devlet adamları arasındada ‘’Çapanoğlu’’ ismi ünlü olur
    Rivayete göre ,devlet adamlarından biri,halktan bazı insanların aleyhine verilecek
    kararı sonuçlandırmak için soruşturma yaparken ,Çapanoğullarından birinin adıda bu olaya karışır
    Çapanoğullarının nüfuzundan çekinen diğer bir memur,
    ‘’bu işi fazla kurcalamayalım bence,altından bir Çapanoğlu çıkar’’ der
    Soruşturma aynen kapatılır



    İki dirhem bir çekirdek

    Keçiboynuzunun ,Yunanca adı "keration" ,İngilizcede "carob", Arapçada "kırrıt"tır Keçiboynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış
    Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış Prof DrAydın Akkaya açıklamasına göre; Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur
    Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilirBu ,hem çok kuruduğu ve meyvasından çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır Dört tanesi bir dirhem eder Dirhem 3 gr ağırlığa eş kabul edilir Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş
    Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere ‘’iki dirhem bir çekirdek ‘’ denmesinin kökü buymuş




    Pabucu Dama Atılmak

    Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim Ama kusurlu çıktı Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu




    Ağzına Tükürmek

    Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir
    Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır
    Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:
    Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,
    -Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi
    Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mazhar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:
    - Be ahmak, öyle değil Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş




    Püf Noktası

    Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş Ne yazık ki her defasında ustası ona:
    - Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor
    Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır Usta,
    - Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin Bu sanatın bir püf noktası vardır
    Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve,
    - Haydi, der, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar Ben de sana püf noktasını göstereyim
    Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur
    Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır


    Resmin Büyük Halini Görmek İçin Buraya Tıklayın

    Dokuz doğurmak

    Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uygulamış
    Bir gece o saatlerde yasağa uymayan yada sokakta olan insanları Zaptiyeler toplayıp
    Karakol avlusuna getirmişler,bu sorguyuda bizzat Tahir paşa yapmış,
    Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş
    Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş
    ‘’Yahu sen? Tellakları duymadınmı?Ne diye sokaktasın bu vakitte?
    Adam bir telaşlı bir terli;
    ‘’Paşa hazretleri ,karım doğuruyorduValla ebe aramaya çıktımBir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beniZavallı karım ne haldedir bilmiyorum ‘’ demiş
    Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysada sakallarını sıvazlayıp,
    ‘’Seni bu kez affediyorumAmma, o karın olacak Hatuna söyle ,bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın ‘’demiş
    Adam kan ter koşa koşa eve gelip,komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa gelmiş
    Adam;’’Nasılsın?Nemiz oldu ‘’ demiş
    Karısıda ‘’ Sen ne biçim adamsın Ebe bulamaya diye gititin? Kim bilir nerelerde eğlendin?
    Sen benim nasıl doğurduğumu biliyormusun ? demiş
    Adam ise hararetle,
    ‘’Ah bre hatun sen neler diyosun??
    Sen bir kere doğurdun
    Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum’’ demiş



    Denize düşen yılana sarılır

    Dönem IIMahmut dönemi ve Kavalalı Mehmet Paşa Mısır Valisi dir Kendine aşırı güvenen Kavalalı Mehmet Paşa nın amacı önce Suriye ,ardında Osmanlı yı ele geçirmektir Oğlu İbrahim Paşa ,Suriyeyi ele geçirmiş Osmanlının yolladığı gücüde yenmişti İstanbula doğru yola çıkmıştı II Mahmut ,ordunun o an için bunlarla başedebilecek vaziyette olmadığından Ruslarda yardım isteme taraftarıdır Rus çarı Nikoladan yardım ister Bir Osmanlı sultanın Ruslardan yardım istemesi yadırganır Bir takım vezirler ‘’bu nasıl işdür?’’ diye mırıldanınca, Sultan Mahmut Ne yapalım? Düştük denize sarılırız yılana der



    Derdini anlat Marko Paşa'ya

    Marko Paşa ,Sultan Abdülaziz döneminde yaşayan Run hekimidir Üstad bir hekim olan Paşa çokça hastayı tedavi eder ve sağlığına kavuşturur Halk arasında da çok ünlüdür,her gün belki yüzlerce insan kapısını çalar,hastalıklarına çare arar Bunca insanın bırakın derdine çare olmayı ,dinlemek bile imkansız bir hal alır Bu duruma kendince bir çözüm bulur Kapısına gelen hastalarını dikkatle dinler,
    Onlara şöyle der;
    ‘’Anladım ,anladım ama ne??’’
    Biçare hastada bu anlamsız soru karşısında ,herhalde iyi anlatamadım diye düşünür ve tekrar anlatır
    Ama yine Marko Paşa ; ‘’Anladım ama ne??’’der
    Bu böyle olunca ,hastalar çareyi oradan uzaklaşmakta bulurlar Zamanla Marko Paşanın ünü unutulur gider



    Dolap çevirmek

    Eskiden Paşa,vezir,sadrazam,komutan gibi ileri gelen veya mal varlığı iyi olan kişilerin Konakları olurduBu büyük evler kadınların kısmına haremlik ,erkeklerin kısmına selamlık adı altında iki kısım bulunur Kadınlar kısmı ile erkek kısmı arasındaki duvarda tam bir ekseni etrafında dönen,silindir Biçiminde kapaksız bir dolap yerleştirilirdi Yarısı açık ,yarısı kaplalı bu dolabın içinde sıra sıra geniş ,dar raflar bulunurdu Kadınlar kısmında pişen yemekler,içecekler diğer ikramlar bu dolap ile erkekler kısmına servis edilirdi
    Kadınlar ikram edilecekleir dolabın kapalı kısmına yerleştirip ,erkekler kısmıan çevirir, Tabaklar ,fincanlar boşalınca erkekler tarafından kadınlar kısmına çevrilirdi Böylece kadın erkek biribirini görmeden servis yapılmış olurdu
    İşte bu servis dolaplarının zaman zaman gönül işlerinde kullanıldığı da olurmuş Örneğin delikanlının biri sevdalısına kimsenin haberi olmadan çaktırmadan mektup,çiçek vesaire verecek olursa bu dolaptan yararlanırmış Delikanlıya mendilmi gelecek yine bu dolap hizmet verirmiş





    İpten Almak

    Halk arasında 'ipten adam almak' diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır 'Çok başarılı bir avukat ipten adam alır' gibisinden Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikayesi :
    Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş O suçun cezası 'idam' Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş
    Avukat demiş ki: - Merak etme Ben seni kurtarırım, Mahkeme başlamış Avukat savunmasını yapmış Ve hakim kararını
    açıklamış -İdam!
    Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
    -Merak etme, seni kurtarırım
    -Nasıl?
    -Bu işin temyizi var Temyiz, idamı bozacak
    Dava dosyası temyize gitmiş Temyiz mahkemesinin kararı:
    -Mahkeme kararının onanmasına İdam!
    Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış Avukat hala sakin:
    -Merak etme Seni kurtarırım Daha her şey bitmedi Konu, Avam Kamarasına gelecek
    Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş Konuşulmuş Sonunda, parmaklar kalkmış:
    -İdam!
    Adam sinirli mi sinirli Avukat da sakin mi sakin:
    -Merak etme Seni kurtarırım Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir
    Endişen olmasın Lordlar Kamarası toplanmış Olayı incelemiş Kararını vermiş:
    -İdam!
    Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak Ama avukat hiç oralı değil:
    -Merak etme Seni kurtarırım Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez Kraliçe bu kararı bozar
    Dosya kraliçe'nin önüne gelmiş Kraliçe imzayı basmış:
    -İdam!
    Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada Adamı idam sehpasına çıkarmışlar Adamın
    avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtarırım' gibisinden
    Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış,
    cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış
    Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
    -Avukat Sen naptın?
    Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
    - Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam Siz de onu idam ettiniz Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok
    Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır
    Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş
    Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş
    - 'İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür'olarak değiştirilmiş



    Hariçten Gazel Okumak Memnudur

    Radyonun icadından evvel, musiki dinlemek ihtiyacı duyanlar, sazlı eğlence yerlerine giderlerdi
    Şehrin muhtelif semtlerinde her kaliteden, avam ve kibara mahsus, içkili, içkisiz muhtelif salonlar, gazinolar, balozlar ve meyhaneler vardı
    Fakat en çok içkili yerlerde, fasıl aralarında yapılan taksimler sırasında, kafaları dumanlı müşterilerden sesi güzel olanlar ve kendine güvenenler, aşka gelip oturdukları masadan gazel okumaya başlarlardı
    Bunlar arasında bazen, sahnedeki sanatkarları bile gölgede bırakan istidatlar çıkar ve alkış toplardı Lakin ne de olsa bu müdahale, çok defa ahengi bozar, oranın programını karıştırır ve neşe kaçırırdı Bunu önlemek için saz heyetinin bulunduğu Şanonun arkasındaki duvara, eski harflerle, kocaman yazılmış bir ihtar levhası asılı dururdu:
    "Hariçten Gazel Okumak Memnudur" (memnu:yasak)
    Üstüne elzem olmayan işe burnunu sokan insanlara söylenen bu ihtar sözü o devirlerin yadigarıdır




    Sabır Çanağı Taştı

    İyi kalpli bir zenginin genç yaşta vefatı üzerine üzüntüden kısa zamanda hanımı da ruhunu teslim etmiş Tek varis durumundaki kız çocuklarına amcasını vasi tayin etmişler Kızın amcası zalim çıkmış ve kızın mallarına el koyduktan gayrı bir de kendini hizmetçi gibi kullanmaya başlamış Yenge bir yandan, yeğenler bir yandan zavallı kızı hem itip kakıyorlar, hem de kendilerine hizmet ettiriyorlarmış Zamanla çocukcağızı dövmeye de başlamışlar Bütün ev halkının ayrı ayrı eziyet ve takazalarına, hakaret ve tokatlarına maruz kalan yavrucak her gece yatağına göz yaşları içinde girer olmuş Öyle sindirmişler ki derdini kimseciklere açamıyormuş
    Yavrucak bir gece yine yastığı göz yaşlarıyla ıslanarak uyuya kalmış O gece rüyasında Eyyüb peygamberi görmüş ve derdini olduğu gibi anlatmış Sonunda Hz Eyyüb onun sırtını sıvazlayıp kendisine sabır tavsiye etmiş ve yeşil bir çanak vererek:
    - Evladım, demiş Bu çanağı gizli bir yerde sakla Her gün bildiğin duaları oku ve içinden daima "Ya Sabir" ismini vird edin Ağlayacağın zaman göz yaşlarını bu çanakta biriktir Çanak dolup taştığı gün inşallah senin de çilen bitecek!
    Kızcağız heyecan içinde uyanmış Bir de ne görsün; yeşil çanak başucunda duruyor Çanağı saklayıp rüyasından kimseciklere bahsetmemiş
    Zaman su gibi akar derler; kızcağız ne zaman odasına çekilip ağlasa göz yaşlarını bu çanağa döker olmuş Hayatı gittikçe çekilmez oluyor; ama çanak da bir yandan doluyormuş Sıcak yemek yüzüne hasret, gittikçe eriyerek ergenlik çağına yaklaşmış Bir gece öyle çok ağlamış ki çanak ha taştı ha taşacak O sırada Eyyüb aleyhisselamın sözlerini düşünüp ne olacağını merak ediyormuş Sabaha karşı amcası kendisini çağırmış ve bütün ev halkıyla birlikte denizaşırı bir seyahate gideceklerini söyleyip tehditkar ve azarlar bir eda ile kulağını çekerek eve göz kulak olmasını, aksi halde canını alacağını söylemiş Kız acı içerisinde kıvranırken içinden "İnşallah senin de bir canını alan bulunur!" diye geçirmiş
    Mazlumun ahı yerde kalmazmış; o yolculukta ev halkının bindiği gemi batmış ve hepsi boğularak ölmüşler Sabırlı kızcağız anasından babasından kalan mirasa sahip olduktan başka amcasının da tek varisi olarak her şeyin sahibi olmuş
    Dilimizdeki "sabrımız taşıyor, sabrı taştı, sabrımı taşırma vb" deyimlerin menşei budur Tahammül sınırlarının zorlandığı anlarda ağzımızdan dökülen bu sözün eskiden ciddi bir yaptırımı varmış ve uluorta değil, nadiren söylenir; ama söylenince de ardında durulurmuş vesselam!



    Resmin Büyük Halini Görmek İçin Buraya Tıklayın

    Cemâziyelevvelini Bilmek

    Dilimize yerleşen ve konuşmalarımızda zaman zaman kullandığımız “Biz onun cemâziyelevvelini biliriz” sözü, bir kişinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklarını anlatmak anlamını içerir
    “Cemâziyelevvel”, hicri takvimdeki aylardan beşincisinin adıdır Onu izleyen aya da “cemâziyelâhır” adı verilmiştir
    Bu sözcüklerin aslı, Arapça “cumadu’l-ula” ve “cumadu’l-Ahire”dir Arabistan’da takvimin yürürlüğe girdiği zamanlarda iki ay boyunca yağmursuzluktan kaynaklar kurumuş, bu duruma bakılarak da bu kuraklık aylarına “cumadu’l-ula” (ilk kuraklık) ve “cumadu’l-ahire” (son kuraklık) adları verilmişti
    “Cemâziyelevvel” ve “cemâziyelâhır” aylarını, halk arasında “üç aylar” olarak bilinen recep, şaban ve ramazan ayları izler
    “Cemâziyelevvelini bilirim” sözünün kaynağındaki “cemâziyelevvel”in anlamı budur ve sözün öyküsü ise şöyledir:
    “Bilinmesi gerektiği gibi, Osmanlılar’da arşivciliğe büyük önem verilir ve devlete ait her belge titizlikle saklanırdı Şimdiki gibi dosyalama düzeninin olmadığı o dönemde devlet dairelerinde bu iş için çuvallar kullanır ve her aya ait biriken belgeler bir torbaya doldurarak korunurdu Arşive kaldırılan belgelerin birbirine karışmamasının ve arandığı zaman kolay bulunabilmesinin sağlanması için torbaların üzerine iri yazı ile ait olduğu ayın adı yazılır, bundan sonra torbalar mahzene indirilip, orada sıraya konulurdu
    Yıllardan birinde “cemâziyelevvel” ayına ait belgelerin bir sandığa konulup, sandığın kapağı mühürlenerek belgelerin başka bir yere götürülmesi gerekmişti
    Arşivde görevli dar gelirli bir memur, istenilen belgeyi sandığa boşalttıktan sonra boş torbayı alıp evine götürmüş Bir süre sonra da yoksulluk nedeniyle bu torbadan kendine bir iç çamaşırı diktirmiş, onu giymeye başlamış
    Torbanın üzerindeki saf bezir işi mürekkep, çamaşırın birkaç kez yıkanmasına karşın çıkmamış ve torbanın üzerindeki “cemâziyelevvel” yazısı, iç çamaşırın arka bölümünde olduğu gibi kalmış
    Bir gün işyerindeki öteki memur arkadaşları, onun iç çamaşırının arka bölümündeki bu “cemâziyelevvel” yazısını görmüşler ve kendi aralarında gülüşmeye başlamışlar
    Bu dar gelirli memur, ilerideki yıllarda daha yüksek okullarda okumuş ve işinde daha yüksek makamlara yükselmiş Artık kadife astarlı samur kürkler, mücevher işlemeli kaftanlar giyer olmuş Eski arkadaşları kendisine gıptayla bakmaya ve hatta onu zaman zaman da kıskanmaya başlamışlar
    Bir gün onun başarılarından söz edilirken, onu kıskanan eski arkadaşlarından biri hemen söze karışmış ve “Siz onun bugünkü durumuna bakmayın” demiş “Biz onun cemâziyelevvelini biliriz”
    “Cemâziyelevvelini bilmek” sözü o günden sonra, herhangi bir kişinin geçmişteki bir kusurunun unutulmadığını “üstü kapalı bir biçimde” anlatmak için kullanılmaya başlandı






    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ



  • Bu konuyu beğendiniz mi?

    Deyimlerin Çıkış Kaynakları

    Güncel Beğeni


    Değerlendirme: Toplam 2 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi 5,00 puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri
    By RedBuLL in forum Dil Bilgisi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18.03.12, 12:56
  2. Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 19.02.12, 17:20
  3. Atasözleri ve Deyimlerin Çıkış Noktası
    By Di@ßLeSsE in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.05.11, 23:51
  4. Atasözlerinin Çıkış Kaynakları Nelerdir?
    By Di@ßLeSsE in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.02.11, 23:09
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04.02.09, 12:51

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.