Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Türk Edebiyati Tarihi Türk Edebiyati Tarihi Nedir? Türk Edebiyati Tarihi Kaça Ayrılır

  1. #1
    Mavi Admin
    Sponsorlu Bağlantı

    Türk Edebiyati Tarihi Türk Edebiyati Tarihi Nedir? Türk Edebiyati Tarihi Kaça Ayrılır

    Sponsorlu Bağlantı

    Türk Edebiyati Tarihi Türk Edebiyati Tarihi Nedir? Türk Edebiyati Tarihi Kaça Ayrılır
    Türk edebiyatı tarihi, Türklerin kültür değişimlerine göre üç ana grupta incelenir:

    • İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı
    • İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı
    • Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı

    Elbette bu üç grubu kesin hatlarla birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü İslam etkisine girince eski edebiyat tamamen yok olmadığı gibi Batı etkisine girince de İslami edebiyat bitmemiştir. Ancak genel tercihin değişmesi, bu ayrımı ortaya koyar.
    Bu ana grubun içinde de değişik anlayışların oluşturduğu ayrılmalar görülür. Bunları bir şema halinde gösterelim.


    Şimdi bu dönemleri ayrıntılarıyla görelim;

    İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI

    Tarihin karanlık devirlerinden, İslamiyetin kabul edildiği 8. - 10. yüzyıla kadar sürer . Bu edebiyatı kendi içinde iki gruba ayırabiliriz.

    1. Sözlü Edebiyat

    Henüz yazı yokken , Türk toplumlarında ozan denen saz şairleri bulunurdu. Bunlar, dini törenlerde ve bütün sosyal etkinliklerde şiir söyler, destan okurlardı. Böylece dilden dile dolaşan bir şiir geleneği oluşmuş, tarih boyunca tüm kültür değişmelerine rağmen yok olmayan bu gelenek günümüze kadar sürmüştür.
    Bu edebiyatın genel özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:

    • Asıl ürününü doğal destanlar dediğimiz tür oluşturur.
    • Sığır (av törenleri), şölen (dini ayinler), yuğ (ölen kişinin ardından yapılan törenler) adı verilen toplantılardan doğmuştur.
    • Ozan, baksı, kam denen kişilerce, saz eşliğinde söylenir.
    • Şiirlerde hece ölçüsü kullanılmış, bunların yedili sekizli ve on ikili olanları tercih edilmiştir.
    • Dörtlük nazım birimi kullanılmıştır.
    • Daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Bazı şiirlerde kafiye, dize başlarında görülmekle birlikte, sonlarda kullanılması daha yaygındır.
    • Nazım şekli olarak, sav, sagu ve koşuklar görülür. Sav, atasözü özelliği gösteren şiirlerdir. Şiir şeklinde olmayan savlar da vardır. Sagu ölen kişinin ardından söylenen ağıtlardır. Koşuk; aşk, hasret, doğa güzelliği hakkındaki şiirlerdir.
    • Dil yabancı tesirlerden uzak, saf bir Türkçedir.

    Sözlü edebiyatın en önemli kaynağı destanlardır. Dünya edebiyatları içinde destanlar yönüyle en zengin edebiyat Türk edebiyatıdır. Diğer milletlerin bir veya iki destanı varken Türklerin bunlardan kat kat fazla destanı vardır.
    Destan, milletin hayatını derinden etkileyen büyük savaşlar, göçler, istilalar sonucunda oluşur. Eğer tarihin karanlık devirlerinde, halk arasında oluşmuş ve sonradan bir şair ya da yazar tarafından yazıya geçirilmişse doğal destan adını alır. Millet hayatında önemi olan bir olayı bir şair ya da yazar kendisi destanlaştırmışsa buna da yapma destan denir.
    Elbette bir milletin tarih zenginliğini doğal destanlar ortaya koyar. Bu yönüyle Türk destanları bir hayli önemlidir.
    Türk destanları iki gruba ayrılır: İslamiyetten önceki destanlar ve İslamiyetten sonraki destanlar.

    İslamiyetten Önceki Destanlar

    Alp Er Tunga Destanı

    M.Ö. VII. asırda Türk - İran savaşlarında ün kazanmış, İran ordularını defalarca mağlup etmiş bir Türk hükümdarını anlatır. Daha sonra İranlılar tarafından hile ile öldürülmüştür. Onun İran destanındaki adı Afrasyab’dır. Alp Er Tunga’nın ölümünde söylenmiş bir sagu Divan-ı Lügat’it Türk’te bulunmuştur. Ancak bununla ilgili asıl bilgi Şehname adlı İran destanında vardır.

    Şu Destanı

    Şu adındaki bir hükümdarın Büyük İskender’in Türk illerine yürüyüşü sırasında onunla yaptığı savaşları anlatır. Sonunda Şu, İskender’le anlaşır ve Balasagun yöresine yerleşir. Bazı Türk boylarının adlarının nereden geldiğinin izahı yönüyle önemlidir. Eski Saka devletinde hükümdarlara Şu adı verilmesi dolayısıyla, bu destan Saka destanı olarak da bilinir.

    Hun - Oğuz Destanları

    Eski Türk devletlerinden tarihini en iyi bildiğimiz büyük devlet Hunlardır. İki destanları vardır. Doğu Hunları temsil eden Oğuz Kağan ve Batı Hunları temsil eden Attila destanlarıdır.

    Oğuz Kağan Destanı

    Oğuz Kağan adlı bir hükümdarın savaşlarının anlatıldığı en önemli Türk destanlarındandır. M.Ö. II. asırda doğmuştur. Birçok değişikliğe uğramış, birçok katkılarla değişmiştir. Destanda Türklerin bazı boylarının isimlerinin nereden geldiği anlatılır. Oğuz Kağan’ın halkına değişik hedefler göstermesi de dikkate değer bir husustur.

    Attila Destanı

    Batı Hun Hükümdarı Attila’nın fetihleri etrafında oluşmuştur. M.S. V. asırda Avrupa’ya korkulu yıllar yaşatan Attila, Rusya’dan Fransa’ya kadar bütün Avrupa’yı almış, Roma’ya kadar uzanmıştır. Evlendiği gece çok içtiğinden burun kanamasıyla ölmüştür. Destanda onun ölümüyle ilgili söylenen ağıtta bir ölüm feryadı değil, kahramanlıklar anlatılmıştır.

    Gök - Türk Destanları

    Tarihte kurdukları devlete Türk adını veren ilk Türkler; Gök-Türkler’dir. M.S. V. asırdan VIII. asra kadar Ortaasya’yı ellerinde tutmuşlardır. Gök-Türklerin devlet kurmadan önceki yaşayış ve inançlarını anlatan iki destanları vardır: Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı.

    Bozkurt Destanı

    Destanın esası yok olma felaketine uğrayan Gök-Türk soyunun yeniden dirilip çoğalmasında bir Bozkurt’un Anne Kurt olarak etkili olmasıdır.

    Ergenekon Destanı

    Düşmanları tarafından yenilen Türkler, yok olma aşamasına gelmişti. Düşmanın elinden kaçabilen iki aile, yolu izi olmayan Ergenekon’a gelmiş orada dört yüz yıl büyüyüp çoğalmış ve demir dağı eritip Ergenekon’dan çıkmışlar; atalarının düşmanlarını yenip Gök-Türk devletini kurmuşlardır. Destanın en önemli özelliği tarihle benzerlik göstermesidir. Türklerin demiri işleyen ilk kavim olduğunu anlatması da önemlidir.

    Dokuz Oğuz - On Uygur Destanları

    Dokuz Oğuz boyuyla On Uygur boyu birleşip tek bir boy haline gelmişlerdir. İki destanları vardır: Türeyiş Destanı ve Göç Destanı.

    Türeyiş Destanı

    Destana göre eski Hun hükümdarının iki kızı vardı. Hükümdar, kızlarının tanrılarla evlenmelerini istiyordu.
    Bu yüzden onları insanlardan uzak bir yere bıraktı.
    Tanrı nihayet Bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlenmeden bozkurt ruhu taşıyan Dokuz Oğuz - On Uygur çocukları doğdu.

    Göç Destanı

    Uygurların hükümdarının Çinlilerle savaşmamak için Çin prensesiyle evlenmek istemesi ve Çinlilerin bu prenses karşılığında Türklerce kutsal sayılan bir taşı almalarını anlatır. Taş gidince Uygur ülkesine felaket çöker. Uygur halkı Beş Balıg denilen yere yerleşir. Destanın en önemli özelliği değersiz bir kaya parçasının bile hiçbir şey uğruna düşmana verilmeyeceği inancını anlatmasıdır.
    İslamiyetten sonraki destanları Halk edebiyatında anlatacağız.
    Türklerden başka milletlerin de tarihi destanları vardır: Bunlar doğal destanlardır.Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.


    Almanların Nibelungen
    Finlilerin Kal*******a
    Fransızların Chanson de Roland
    İngilizlerin Robin Hood
    Yunanlıların İlyada ve Odysse
    Rusların İgor
    Hintlilerin Mahabarata ve Ramayana
    İranlıların Şehname
    Japonların Şinto

    2. Yazılı Edebiyat

    Türklerin yazılı eserler ortaya koymasıyla başlar. Yazılı Türk edebiyatının, bugün elimizde sağlam vesikaları bulunan başlangıcı M.S. VIII. asra aittir. Bu vesikalar ilk ulusal alfabemiz olan Gök-Türk yazısıyla yazılmış Gök-Türk yazıtlarıdır. Yazıtlardaki alfabenin işlenmişliğine bakılırsa bu yazı dilinin çok eski çağlarda da kullanılmış olması muhtemeldir. Nitekim V. asırda yazıldığı söylenen ve Kırgızlara ait olduğu bilinen Yenisey Yazıtlarında da aynı alfabenin kullanıldığı görülmektedir.

    Gök-Türk Yazıtları (Orhun Abideleri)

    Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri, taşlar üzerine yazılarak bırakılmış eserlerdir. Bunlar üç taş halindedir. Bunlardan birincisi 720 yılında Tonyukuk tarafından diktirilen ve yine Tonyukuk tarafından yazdırılan taştır. Diğer iki kitabeden birisi 732 yılında Kültigin adına, diğeri 735 yılında Bilge Kağan adına dikilmiştir.
    Yazıtlarda kullanılan dil, yabancı tesirlerden uzak, sade bir dildir. Yer yer realist bir tarih dili, yer yer milli ve sosyal eleştiri cümleleri, yer yer kudretli bir hitabet dili ile yazılmıştır.
    Yazıtlarda Türk milletinin benliğini unutmaması gerektiği, düşmanın tatlı sözlerine, hediyelerine aldanmayıp vatanın birlik ve beraberliği için çalışılması gerektiği anlatılmıştır. Yazıtlar aynı zamanda Türk boylarının isimlerini içeren yazılı bir belgedir.
    Yazıtlardan XIII. yüzyılda Cüveyni, “Tarih-i Cihangüşa" adlı eserinde söz etmiş ancak bu pek ilgi görmemiştir. Yazıtları Avrupa ilmine ilk kez Strahlenberg isimli bir İsveç subayı tanıtmıştır. Yazılar ise 1893'te Danimarkalı Prof. Thomsen tarafından çözülmüştür. 1922'de tamamı okunarak yayınlanmıştır.
    Türklerin İslamiyetten önce kullandıkları bir diğer alfabe de Uygur alfabesidir. Bu, Uygurların oluşturduğu bir alfabe olmayıp Mani dinine mensup Soğdak yazısıdır. Uygurlar Mani dinini kabul edince o dinin alfabesini de kabullenmişlerdir. Bu alfabeyle yazılan Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek adlı eserler Budizm’i anlatan dini metinlerdir.

    İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı
    İslamiyetin Kabulü, Türklerde büyük değişiklikler yaptı. Yaşayışları, kültürleri yeni dinle şekillendi ve dolayısıyla bu, sanatlarında da oldukça geniş bir değişiklik yaptı. Bu sırada İslamı yerinde öğrenmek için birçok Türk aydını Arap ve Fars diyarlarına gitti. Burada Arapça ve Farsçayı çok iyi öğrenen aydınları, bu dillerin son derece gelişmiş ince edebiyatları büyük ölçüde etkiledi. Bu edebiyatı Türkçe’ye uygulamak istediler ve böylece yeni bir edebiyatın başlamasını sağladılar. Sonuçta Batıyla tanışana kadar sürecek yaklaşık on asırlık bir edebiyat başlamış oldu.

    İlk Sanatçılar ve İlk Eserler

    İslamiyetle VIII. yüzyılda tanışmasına rağmen Türklerin elimizde bulunan ilk İslami eserleri XI. yüzyılda yazılmıştır. Ancak bunlara ilk İslami eser demek de zordur. Çünkü eserlerdeki üslup, onlardan önce bu tarz eserlerin olduğu izlenimi vermektedir. Ancak bunlar tarih içinde kaybolmuştur. Belki tarihi araştırmalar ileride daha eski örnekleri ortaya çıkarır.
    Şimdi elimizde bulunan ilk İslami eserleri inceleyelim.

    Kutadgu Bilig

    Yusuf Has Hacib tarafından yazılan bu eser elimizdeki en eski İslami eserdir.
    Kutluluk bilgisi, saadet bilgisi, devlet olma bilgisi anlamındadır. Kitap gerek fert olarak gerekse toplum halinde yaşayan insanların, iyi bir siyasetle idare edilip, dünyada ve ahirette mesut olabilmeleri için tutulacak yolları gösterir. Bu yönüyle bu kitaba bir “siyasetname” denebilir. Eser mesnevi nazım biçimiyle yazılmış olup 6645 beyittir. Aruz ölçüsüyle yazılan beyitler dışında, Türk şiirine has dörtlükler, cinaslar da görülür.

    Hakaniye lehçesiyle yazılmış olan eserde kelimelerin çoğu Türkçe olmasına rağmen özellikle dini terimlerin Arapça olduğu görülür. Az da olsa Farsça sözcüklere rastlamak da mümkündür. Eserde dört şahıs konuşturulur. Aslında bunlar sembolik şahıslardır. Bunlardan Güntoğdu adlı hükümdar, adaleti; Aytoldı adlı vezir, saadeti; Öğdülmüş adlı vezirin oğlu aklı; Odgurmuş adlı bir dindar da kanaat etmeyi temsil eder.
    Eser 1070 yılında Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur.

    Divan-ı Lügat’it Türk

    Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan bu eser Türkçenin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabıdır. Ancak hazırlanışı ve içindekiler bakımından devrinin dili, tarihi, coğrafyası ve sosyolojisi hakkında değerli bilgilerle zengin bir milli kültür hazinesidir.

    Eser, Türk dilini Araplara öğretmek amacıyla yazılmış, bu nedenle Arap diliyle kaleme alınmıştır. Arapça olmakla beraber içinde o devir için çok sayıda Türkçe kelime ile Türk Halk edebiyatından ve halk dilinden alınmış çok sayıda şiir örnekleri, Türkçe deyimler ve atasözleri vardır. Türkçe kelimelerin sayısı 7500'den fazladır.

    Divan-ı Lügat’it Türk’teki Türkçe örnekler, Gök-Türk yazıtlarından bu yana bize kadar ulaşan en eski Türk edebiyatı hatıralarıdır. Bunlar arasında koşuklar, sagular, destan parçaları vardır.

    Atabet’ül Hakayık

    Edip Ahmet Yükneki tarafından yazılan bu eser Kutadgu Bilig’den yarım asır sonra gelir. Kitabın adı “Hakikatlar eşiği” anl***** gelir. Eser Sipehsalar Mehmet Bey adlı birine sunulmuştur.
    Bütünü, gazel şeklinde söylenmiş 46 beyit ve 101 dörtlükten oluşur. Aruz ölçüsüyle ve Kutadgu Bilig’in kalıbıyla yazılmıştır.
    Eserin konusu tamamen dini ve ahlakidir. Yazar, bu eserle didaktik bir vaaz ve nasihat kitabı yazmak istemiştir. Eserde dindarlığın faziletlerinden, ilmin mutluluğa götüren yol olduğundan söz edilir.
    XI. asırda yazılan bu üç eserle, Türk edebiyatına yeni bir kapı açılmıştır. Artık Türk aydınının önünde Arap ve Fars edebiyatları gibi iki klasik edebiyat vardı.

    • • •

    Ancak aydınların bu tercihinin, halkın tümüne yayıldığını söylemek zordur. Halk arasında ozan denilen saz şairleri etkisini hiç kaybetmemiş, özellikle göçebe boylar arasında aynı işlevini sürdürmüştür. Ancak müslüman olan ozanların şiirlerini, destan ve koşuklarını İslami motifle süslememeleri beklenemezdi. Bunun açık tesirini İslamiyetten sonra oluşan Türk destanlarında görüyoruz. Bunlardan önemlileri şunlardır.

    Satuk Buğra Han Destanı

    Müslüman olan ilk Türk devletini kuran Satuk Buğra Han’ı anlatan destan, birtakım olayları ve coğrafi mekanları doğru vermesine rağmen tarih kabul edilemeyecek kadar destansı ve hayali motiflerle süslüdür. 9. ve 10. asırda oluşmuştur. Eski Türk destanlarındaki motifler İslami anlayışla değiştirilmiş ve müslümanlarla kafirlerin savaşı haline dönüşmüştür.

    Manas Destanı

    Kırgız Türkleri arasında 11. ve 12. asırlarda oluşmaya başlamış, kısa zamanda büyük bir Türk destanı halini almıştır. Destanda Manas adlı bir kahramanın kafirlerle savaşları anlatılır. Elbette halk kültüründe oluştuğundan eski destanlardan motifler de alınmıştır. Destan Kırgız Türkçesiyle yazılmıştır.

    Cengiz Destanı

    Ortaasya’da 13. asırda oluşan ve Moğol hükümdarı Cengiz’in hayatını ve savaşlarını anlatan destandır.

    • • •

    İslamiyetin kabulünden sonra Ortaasya’da görülen bir diğer edebiyat da Tasavvuf edebiyatıdır.
    Tasavvuf, İslamiyeti yaymak için kurulan tekke ve tarikatların oluşturduğu bir akımdır. Tek amacı Allah’ı tanıtmak, sevdirmek, hissettirmektir. Bu amaçla ilk tarikat Ortaasya’da 12.yüzyılda görülür. Bu tarikatı kuran ve hemen yaşadığı asırdan başlayarak binlerce Türk insanı üzerinde asırlar boyu, derin tesir bırakan ilk büyük mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi’dir.

    Hoca Ahmet Yesevi

    Yesevi çok sevilen tarikatıyla, Ortaasya Türkleri arasında İslamın yerleşip genişlemesini sağlamıştır. İslamla ilgili sözlerini Divan-ı Hikmet adını verdiği kitapta toplamıştır.
    Bu eserdeki şiirler dil, ölçü, şekil gibi dış unsurları bakımından halk şiirine yakındır. Sade bir Türkçeyle 7'li ve 12'li hece kalıplarıyla söylenen bu şiirler dörtlükler halindedir. Ancak çok az da olsa aruzla söylenen dörtlükler de vardır.
    Divan-ı Hikmet bu dönemde ele geçen diğer eserler gibi Hakaniye Lehçesiyle yazılmıştır. Eserde Allah aşkına, peygamber sevgisine, ibadete, cennet ve cehenneme, Allah’tan başkasına duyulan sevginin gönülden çıkarılmasına dair birçok manzume sıralanmıştır.
    Yesevi’nin tarikatında eğitilmiş birçok mürit göç eden boylarla beraber Anadolu’ya gelmiş, tarikatın öğretilerini burada yayarak yeni tarikatlerin kurulmasına katkıda bulunmuştur.

    • • •

    1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklere Anadolu’nun kapıları tamamen açılmış ve Türk boyları akın akın Anadolu’ya göç etmiştir. Özellikle 12. yüzyılda yoğun bir göç dalgası Anadolu’nun tümüne yayılmış, müslüman Türk nüfusu bir hayli artmıştır. Elbette bu nüfusla beraber büyük bir kültür ve medeniyet de gelmiş, Ortaasya Türk kültürü yeni bir koldan gelişmeye başlamıştır. Yaklaşık iki yüz yıl Anadolu’ya yerleşmeye çalışan Türkler bundan sonra yeni eserler vermeye başlamış ve böylece “Anadolu Türk Edebiyatı” başlamıştır.
    Eğer bir gün
    dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa,
    Rabb'ine dönüp "benim büyük bir derdim var" deme!

    Derdine dönüp "BENİM ÇOK BÜYÜK BİR RABB'İM VAR!" de!



  2. #2
    Mavi Admin

    Cevap: Türk Edebiyati Tarihi Türk Edebiyati Tarihi Nedir? Türk Edebiyati Tarihi Kaça

    Türk Edebiyatı Tarihi

    1.TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI

    Türkçe, Ural-Altay dil gurubunun Altay koluna dahil bir dildir. Türk'lerin tarihine paralel olarak Türkçe'nin yayıldığı coğrafi alan çok geniştir. Bugünkü Moğolistan'da Karadeniz'in kuzeyinde, Balkanlarda, Doğu Avrupa'da, güneyde Anadolu ve Irak'da, Kuzey Afrika'nın bir bölümünü içine alan geniş bölgede, Türkçe konuşan Türk halkları yaşamaktadır. Bu kadar büyük bir alan içinde konuşulan Türkçe, pek çok lehçe, şive ve ağız farklılıkları göstermektedir. Tarihi gelişimi içinde Türkçe, VIII-XIII. Asırlar arasında Eski Türkçe, XIII-XX. Asırlar arasında Orta Türkçe, XX asırda yeni Türk Yazı Dilleri ana başlıkları altında üç gurupta incelenmektedir. Türkiye Türkçesi, Orta Türkçenin, Batı Türkçesi kolunun günümüzde kullanılan bölümüdür. Batı Türkçesinin ikinci devri olan Osmanlıca (Osmanlı Yazı Dili) İstanbul'un fethinden Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar XV-XX. asırlar arasında devam eden yazı dilidir. Bu dönemde, Arapça ve Farsça unsurlar Türkçeyi büyük ölçüde istila etmiş, Osmanlı yazı dili. Üç dilden oluşan yapma bir dil haline gelmiştir. Beş asır süren Osmanlıca döneminde Türkçe kendi tabii gelişmesini sürdürememiştir. 1908 Meşrutiyetinden sonra Türkiye Türkçesine geçiş hareketinin hazırlıkları 1911'de Selanik'de başlayan "Yeni Lisan" hareketi ile şekillenmişti. Cumhuriyetten sonra 1928'de yapılan Harf İnkılabı ile Arap harfleri terk edilip Latin harflerinin kabulü Türkçenin yabancı unsurlardan kurtarılmasını hızlandırdı. Türk dilini araştırmak ve tabii mecrasında gelişmesine katkıda bulunmak üzere 1932 yılında Türk Dil Kurumu kuruldu. Bu çalışmalarla, bugün Türkiye Türkçesi, yabancı unsurlardan arınmış, tabii mecrasında gelişmeye devam eden edebiyat ve kültür dili olarak yaşamaktadır. Türk Edebiyatı, Türklerin dahil oldukları üç medeniyet ve kültür dairesine paralel olarak üç safhada incelenmektedir. İslamiyetten önceki Türk Edebiyatı, İslamiyetten sonraki Türk Edebiyatı ve Batı tesirindeki Türk Edebiyatı. İslamiyetten önceki Türk Edebiyatı, Türklerin Orta Asyada yaşadıkları devirlerde bütün Türk boyları arasında müşterek ve büyük bölümü ile sözlü olan edebiyattır. Türk dilinin tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. Asrın sonlarına ve VIII. Asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlardır. Bunlar arasında yer alan 732'de Kültigin, 735'de Bilge Kağan, 720'de Tonyukuk adına dikilen Orhun Anıtları gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üsluplarıyla Türk dili ve edebiyatının ve tarihinin şahaserleri arasında yer almaktadır. Bu dönemden günümüze ulaşan Türk destanları arasında Yaratılış, Saka, Oğuz Kağan, Göktürk, Uygur, Manas destanları sayılabilir. XIV. asırda yazıya geçirilen "Dede Korkut Kitabı" destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçenin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir eserdir.
    1071 Malazgirt zaferi ile birlikte yaşayan Türklerin Anadoluya göçleri sonucunda kurulan Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde Türk Edebiyatı iki kolda gelişme göstermiştir. Klasik Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı adıyla anılan arap-fars geleneğine dayalı Türk Edebiyatı ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk Edebiyatı. Divan şiirinin kökleri islam öncesi Arap şiirine dayanır. Bu şiir tarzı islamiyetten sonra, bu dine giren çeşitli milletlerin katkısı ile önce Arapçada, daha sonra Farsçla ile Doğu ve Batı Türkçelerinde, en sonra da Hint müslümanlarının yazı dili olan Urduca'da gelişmiştir. İslami edebiyatların şiir tipi ortak teknik malzeme (şekiller, temalar, motifler) ile ortak bir dünya görüşünü ve estetik kavramını benimsemiştir. Ayrıca İslam dininin sınırlı oranda da bu dinin yayıldığı çevrelerdeki eski kültürlerin etkilerinin ürünleridir. İslam kültürü, ortak islam edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden önce müslüman olarak bir islami edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir. Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir. Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orjinalliği ve güzelliği sağlar. Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin kendisidir. En başarılı ve tanınmış divan şairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi'dir. Türk Edebiyatı, İslamiyetin kabulünden ve tarihindeki siyasi gelişmelerden dolayı iki farklı tarzda gelişme göstermiştir. Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin yarattığı ve takip ettiği Divan Edebiyatı ile eğitimleri daha çok sözlü kültür birikimine dayanan daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has olan Halk Edebiyatıdır. Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars edebiyat geleneğine kurulmuş zaman içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve uslübuna ulaşarak milli edebiyat hüviyetini kazanmıştır. Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği, Türklerin Orta Asya Edebiyat geleneklerinin islamiyet ve yeni yaşayış şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş milli edebiyatlarıdır. Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim, Aşık ve Tekke Edebiyat tarzından oluşur. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın başlarında yaşamış olan Yunus Emre, şiirde çığır açmış büyük sofi ve şairdir. Yunus Emre, Divan, Aşık Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de etkili olmuştur. Karacaoğlan, Aşık Ömer, Erzurumlu Emrah, Kayserili Seyrani, Aşık edebiyatının önemli temsilcileri arasında yer alırlar. Çağdaş Türk Edebiyatı, 1839 Tanzimat Fermanı ile yürürlüğe giren medeniyet ve kültür değişikliği ve bu değişikliğin dayandığı Batılılaşma olgusunun belirlediği bir gelişim sürecinde değerlendirilebilir.
    19.yüzyılda Türk edebiyatı, batılılaşma hareketine bağlı olarak roman, hikaye, tiyatro gibi yeni türlerin denenmesiyle çağdaş bir çizgiye girdi. Türk edebiyatının yönü batı düşüncesinin temel alınması sonucu değişti. Batıyla ilişkiler, aydınların bir batı dilini öğrenmeleri, batı edebiyatından yapılan çeviriler, batıdaki fikir akımları ile tanışma bir kültür ve medeniyet değişimini gündeme getirdi. Sosyal, ekonomik ve siyasi hayatta meydana gelen değişiklikler edebiyata da yansımış, Cumhuriyet kuruluşuna kadar arayışlar devam etmiştir. Bu devrin bariz özelliği, estetik ve mükemmeliyet kaygısından çok fikri bir zeminde birleşen edebi arayışlardır. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı adı ile anılan son devir edebiyatı , Divan edebiyatının terk edilmesinden sonra teşekkül eden Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati ve Milli Edebiyat adlarıyla anılan edebiyat tarzları vasıtasıyla oluşturulan zemin üzerine kurulmuştur. Tanzimat edebiyatının 1860-1880 arası birinci dönem temsilcileri Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi'dir. 1880-1896 yılları arasında ikinci dönemin tanınmış temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, Sami Paşazade Sezai ve Nabizade Nazım'dır. Tanzimat Edebiyatının temsilcilerinin amacı batı örneğine göre bir edebiyat yaratmak ve batı hayatını tanıtmak olduğu için, sanatçıların hepsi edebiyat türlerinin romandan şiire kadar en az bir kaçı ile örnekler yazmışlardır. Bu dönemde telif eserler yanında çok sayıda tercüme ve adapte eser de Türk Edebiyatına dahil edilmiştir. Tanzimatla birlikte başlayan edebiyatı, Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi 1895-1900 yılları arasında çıkarılan Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır. Servet-i Fünun'cu ve Edebiyat-ı Cedide'ciler denilen grup Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçe'ye geçiş hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça gelimelere yeniden itibar edilmeye başlanmıştır. Topluluğun üslubu süslü ve sanatlı, ruh ve ifade tarzı ise Avrupai'dir. Şiirde geleneksel aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekilleri ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır. Romanda tahlil ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir. Bu edebiyat mensuplarının hayata bakışları karamsar ve içe dönüktür. Tanzimatçılar, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i Fünuncular ise sanat sanat içindir prensibi ile hareket etmişlerdir. Şiir, roman, hikaye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları, şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif ; roman ve hikayede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene, batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul'u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir.
    II. Meşrutiyetten sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafında kendilerine Fecr-i Ati adını veren yeni bir nesil toplanmıştır. Kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Fünunculardan daha sade bir dil kullanmış sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Avrupa Edebiyat ile Milli Edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır. Aruz'la şiir yazan Fecr-i Ati şairlerinden tanınmış ve orijinali Ahmet Haşim'dir. Başlangıçta Fecr-i Ati roman ve hikayecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ise, gerçek kişiliklerini Milli Edebiyat akımı içerisinde göstermişlerdir. Fecr-i Ati topluluğu dışında kalan İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı kendi şiir anlayışlarına göre eserler veren ve daha sonra Milli Edebiyat akımına katılan şairlerdir. Modern Türk Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil ve üslupta Osmanlıcayı sürdüren, milli kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük bir bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her sahada milli kimlik ve kimlik arayışları başlamıştır. Türk Dili, Türk Vezni, Türk Zevki ve Kültürü ile Milli konuları, Milli Ülküleri işleyen Türk Edebiyatı ihtiyacı ve özlemi sonucunda 1911-1923 yılları arasında Milli Edebiyat akımı doğmuştur. Bir kısmı daha sonra Cumhuriyet dönemi yazar ve şairleri arasında da yer alan bu edebiyatın temsilcilerinin en önemlileri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Refik Halit karay, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Halide Nusret Zorlutuna, Şükufe Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tampınar'dır. Cumhuriyet kültür, ideoloji, edebiyat alanlarında Milli Edebiyatçıları hemen bütünüyle devralmıştır. Milli Edebiyat akımının özellikleri, cumhuriyetin ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir : Dilde yalınlık, halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Yalın bir dille yazma, konularını hayattan ülke şartlarından seçme ve milli kaynaklara yönelme ilkelerinde birleşilmiştir. İslamcı, Osmanlıcı, gelenekçi görüşlere sahip yazarlardan , bireysel eğilimli yazarlara kadar tüm edebiyatçılara açık bir bütünlük mevcuttur. Çünkü artık söz konusu olan Milli Edebiyat akımı kavramı değil, Milli Edebiyat dönemidir. Bu akım dilde ve duyuşta 1911-1915 dönemi milliyetçilik fikirlerinin ön planda olduğu roman, hikaye, tiyatro eseri ve şiirler verilmesine yol açmıştır.
    Türk milletine mensup olma şuuru, tarih içinde devamlılık düşüncesi, kendi kalarak Batılılaşma inancı, 1911-1923 yılları arasındaki akımın temelleridir. Bu dönemin bariz özelliği, Türk Romantizminin edebi tezahürlerini göstermesidir. Adını 1912'den itibaren duyurmakla beraber asıl şöhretini Milli Mücadele Devrinde kazanan Yahya Kemal Beyatlı, ölümüne kadar saf şiir peşinde koşmuş bir mısra kuyumcusudur. İslamcı şair olarak tanınan, başta İstanbul'da olmak üzere çeşitli şehir ve ülkelerin geri kalmışlığını, çaresizliğini, aydınların yabancıl amacını anlatan Mehmet Akif Ersoy'un Safahat (Safhalar) adlı şiir kitabı hem aydınlar hem de geniş halk yığınları üzerinde büyük etki yapmıştır. Gerek Mehmet Akif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlı şiir dili ile konuşma dili arasındaki uzlaşmalığı ve Türk diline zor uyan aruzun engellerini ortadan kaldırıp yaşayan Türkçe ile başarılı şiirler yazmışlardır. Yahya Kemal Beyatlı sadece bir şair olarak değil, medeniyet ve kültür araştırıcılığı, çok çeşitli fikri ve edebi zenginlikleri şahsında toplamış, sohbetleri ile çığır açmış bir edebiyatçı olarak da tanınır. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş savaşından sonra Türkiye'de meydana gelen en önemli olay, tarihe karışan Osmanlı Devletiyle birlikte, onun dayandığı müesseseler, sosyal tabaka, hayat felsefesi, dil ve üslubun ortadan kalkarak, yeni bir rejime, zihniyete ve sosyal düzene dayanan yeni bir devletin kurulmasıdır. Cumhuriyet devri, halk iradesine dayanan parlamento rejimini getirdi. Bu rejimi kuran ilk nesil, Kurtuluş savaşını kazanan subaylar, İkinci Meşrutiyet devrinde yetişen münevverlerdir. Hem büyük bir kumandan hem de kültür ve medeniyet konularında ileri görüşlü olan Mustafa Kemal Atatürk,bu münevverlerle birlikte Türkiye'nin sosyal, iktisadi ve kültürel yapısını değiştiren inkilapları gerçekleştirdi. Cumhuriyet devri edebiyatının ilk dönem eserleri bu siyasi, sosyal ve kültürel çerçevenin etkilerini taşır. Cumhuriyet kuruluşunu hazırlayan milliyetçilik ideolojisi içinde doğan Milli Edebiyat akımı Cumhuriyetin ilk yıllarında en olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet rejimi ve bu devirde meydana getirilen sosyal ve iktisadi müesseseler üstünde başlarında büyük Türk sosyolog ve düşünürü Ziya Gökalp'in bulunduğu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili oldu. Gökalp'in Türkiye ve Türkler için şekillendirdiği düşünceler başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüşünün kaynağını teşkil etti. 1880 yıllarından sonra doğan, II. Meşrutiyeti, Balkan savaşını ve Kurtuluş savaşını gören ve modern Türkiye Cumhuriyetinin aydın tabakasını meydana getiren nesil, felaketlerle olgunlaşmış ve zenginleşmiş hayat tecrübesine sahiptir. Halka ulaşabilmek ve onunla bütünleşebilmek için onun dilini kullanmak gerektiğine bu nesilden yazarlar eserlerinde konuşma dilini kullandılar. Halk dilini kullanırken gençlik yıllarında hayran oldukları Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) yazarlarının ince zevkini günlük dile aktardılar. Genç Kalemler Dergisinde başlayan bu çalışmalar başlangıçta Edebiyat-ı Cedide topluluğunda yer alan ve II. Meşrutiyet devrinde Türkçülük akımına katılan Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-
    devrinin ilk dönem şairleri Türkçülerin yaygınlaştırdığı sade dil ve hece veznini kullandılar. Memleket gerçekleri ve bir ölçüde günlük hayat şiir konuları arasına girdi. Mütareke yıllarında şöhret kazanan hececiler, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972) ve Yusuf Ziya Ortaç'dan (1896-1967) sonra yetişen Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) ile Kemalettin Kamu (1901-1948) Anadolu'yu ve vasat insan tipini şiire soktular. Hece vezni ile serbest tarzda şiirler yazan Enis Behiç Koryürek'in (1892-1949) şiirleri tarihi ve milli heyecanları yansıtır. Kendine has üslubu, vatan, coğrafya ve tarihini İstanbul dekoruyla canlandıran Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) hem şiirde hem de nesirde çok başarılı örnekler veren çok yönlü bir edebiyatçıdır. 1900'den sonra doğan, ilk gençlik ve olgunluk yılları, Cumhuriyetin ilk devresinde geçen ilk şairler nesli şiire Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve batı şairlerinin etkisiyle ve kendi yaratıcılıklarının katkısıyla yeni estetik şekiller kazandırdı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkçeye Paul Valery'nin şiir görüşünü uygulayarak, yoğun kapalı, derin şiirler yazdı. Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) Tanpınar'ı hatırlatan özelliklerin yer aldığı folklor kaynaklı değişik eserler meydana getirdi. Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983) çok yönlü kişiliğinin etkisiyle ve Türkçeyi ustaca kullandığı şiir ve piyeslerinde Anadolu insanının mistik eğilimlerini orijinal ve modern bir üslupla ifade etti. Genç yaşında Rusya'ya giden ve oradan marksist ve materyalist bir inançla dönen Nazım Hikmet Ran (1902-1963) Türkçenin estetiğini Mayakovski tesirleri taşıyan yeni bir tarzda kullanarak ihtilalci şiirler yazdı. 1960'lı yıllardan sonra Türk Edebiyatı içinde yaygınlaşan sosyalist akımının başlangıcı bu şiirler oldu. Ahmet Muhip Dranas şiiri tamamen estetik olarak kabul eden şairlerdendir. Aynı nesilden olan Arif Nihat Asya (1904-1976) üslup ve ruh yönünden zenginliğini şiirlerine aksettiren orijinal bir şairdir. Türk Edebiyatında küçük klasik hikaye yazma geleneğinin kurucusu ve en başarılı temsilcisi olan Ömer Seyfettin'in (1884-1920) hikaye kitapları 144 baskı yaparken kendisi en çok okunan yazar oldu. Sait Faik Abasıyanık (1906-1948) ve Sabahattin Ali'nin 1935 yılından sonra yayınladıkları hikayeler, birbirinden farklı iki yeni çığır açtı. Sait Faik, konuları İstanbul'da geçen ve şahsi izlenimlerine dayanan şiir duygusuyla dolu hikayeler yazdı. Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan Sabahattin Ali, dış tasvirlere ve sade olaylara fazla önem veren hikayeler yazdı. Bu iki yazarla birlikte 1960'lı yıllardan sonra yoğunlaşan günlük hayat ve olayların, düşünce ve beklentilerin edebiyata akması başladı. 1940-1945 yılları arasında Türkiye II. Dünya Savaşına katılmamakla birlikte, siyasi,sosyal,kültürel bakımdan büyük değişikliklere uğradı. İdeolojik yönden Nazizm ve Faşizme karşı açılmış olan bu savaş bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de batılı demokrasiye ve sosyalist akımlara üstünlük sağladı. Türkiye, bu yeni kuvvetler dengesi içinde Tanzimattan beri yöneldiği Batı
    medeniyetini ve örnek aldığı, Batı demokrasisini tercih etti. Demokrasiye bağlı hürriyet ve tenkitle beraber sosyalist ve marksist görüşler de Türkiye'ye girdi. Şiirlerini 1941 yılında Garip adlı kitapta toplayan Orhan Veli Kanık'a ve onunla aynı tarzı paylaşan Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat, Garipçiler adıyla anıldılar ve Türk şiirlerinde yeni bir akım meydana getirdiler. Bu akımın esası, şiiri öteden beri vazgeçilmez unsurlar sayılan vezin, kafiye ve benzetmelerden sıyırarak, duyuların yalın ifadesi haline getirmekti. Orhan Veli, bu tarzda yazdığı başarılı şiirlerle kendisinden sonrakileri büyük ölçüde etkiledi. Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) aynı sa****ği vezin ve kafiyeyi kullanarak sağladı. Tarancı mısra içindeki belirli durakları kaldırarak veya değiştirerek hece vezninde yenilik yaptı. Bu neslin dünya görüşü Andre Gide'in tesiri ile varlık ötesi geçmiş ve gelecek tasavvurları olmaksızın anlık duyumlara dayanıyordu. Sait Faik'in eserleri de dahil olmak üzere bu grubun eserlerinde yaşama sevinci hakimdir. Serbest şiir hızla yayılmış, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil gibi başarılı temsilciler yetişmiştir. Asaf Halet Çelebi bazı şiirlerinde doğu mistisizmi ile tasavvufu birleştirdi. İlk şiirlerinde serbest çağrışımlara yer veren Fazıl Hüsnü Dağlarca, şuur altının karanlık akımlarını ifade eden sembollerle dolu orijinal şiirler yazdı. Behçet Necatigil, şiirlerinde büyük şehir hayatı içinde ezilmiş ve kaybolmuş insanın kırık, karanlık, dolaşık duygularını anlattı. Şiirlerinde ahengi ihmal eden Necatigil, divan şiirinde olduğu gibi, gittikçe derinleşen bir arka planı işlemiştir. 1950 yılından itibaren Türk yazar ve şairlerinin büyük bir kısmı hayat görüşlerini "toplumsal gerçekçilik" adıyla edebiyata uyguladılar. Bu dönemde Batıdan gelen varoluşculuk ve gerçeküstücülük akımları da hayata bakış tarzıyla beraber eserlerinin kompozisyon ve üslubunu da değiştirdi. Son kırk yıllık Türk Edebiyatı Batıdan gelen akımlar, sosyalist dünya görüşü, milli ve dini yaklaşımlar ve çok partili dönemde çeşitlenen politik tercihler doğrultusunda fevkalade çeşitlilik göstermekte, edebiyat çok kere vasıta gibi kullanılmakta ve yeni arayışlar içinde görünmektedir. Kısa zaman içinde büyük şöhret kazanan veya adını pek az duyurabilen yazar ve şairlerin Cumhuriyet terkibi paralelinde kurulmakta olan yeni edebiyat geleneklerine katkıda bulunmakla beraber, bunlar hakkında içinde yaşarken objektif tenkitler yapmak ve edebiyat tarihindeki yerlerinin belirlenmesi mümkün olamamaktadır. Özellikle 1960'lı yıllardan sonra gelişen kadın yazar ve şairlerin sayılarının artmış olması feminist akımın da diğer pek çok akım gibi Türk Edebiyatı içinde yer almasını sağlamıştır. 1850-1986 yılları arasında isimleri en çok duyulan ve okunan roman ve hikayeciler şöyle sıralanabilir : Halide Nusret Zorlutuna, Nihal Atsız, Safiye Erol, Tarık Dursun K., Atila İlhan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Firuzan, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Selim İleri, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Bekir Büyükarkın, Necati Cumalı, Haldun taner, Mustafa Kutlu, Muhtar Tevfikoğlu, Bahaettin Özkişi, Durali Yılmaz, Rasim Özdenören, Şevket Bulut.
    Bu dönemin şairleri: Behçet Kemal Çağlar, Necati Cumalı, Ümit yaşar Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Atila İlhan, Yavuz Bülent Bakiler, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, İlhan Geçer, İlhan Geçer, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç'tur. 2. PLASTİK SANATLAR Türklerin islamiyetten önceki tarihi dönemlerinden günümüze ulaşan plastik sanatlarla ilgili eser sayısı sınırlıdır. İslamiyetten sonra Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde plastik sanatlar, Osmanlı medeniyet ve kültürüne has ihtiyaç ve şekillerde çeşitlilik ve gelişmeler gösterdi. Tarihi dönemlerin grafik işlerini çeşitli mimari eserlerde düzenler, oyma yazılar, nakışlar, çiniler, semboller şeklinde izlemek mümkündür. Türkiye'de Batılı manada plastik sanatların sistemli olarak oluşum ve gelişimi 1883 yılında kurulan Sanayii Nefise Mektebi'nden kaynaklanan öğretim kadrosuyla başlamış, Cumhuriyetten sonra Eğitim Enstitüleri ve Güzel sanatlar Fakülteleri, programlı ve tutarlı Türk plastik sanatının oluşumuna katkıda bulunmuş ve bulunmaktadır. Resim, heykel, tekstil, fotoğraf, seramik ve grafik sanatlarının geçmişi ve bugünü şuurlu bir yaklaşımın izlerini taşımaktadır. Türk sanatçıları dünyayı ve çevrelerini ulusal-evrensel verilerle yoğurup anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktadırlar. Özellikle son 15 yıl içinde grafik sanatlarında büyük terakki göze çarpmaktadır. Reklam grafiğinden afişe, orijinal baskıya kadar bir çok alanda uluslararası başarılar kazanılmıştır. Resim İslamiyetten önce resim sanatı, savaşçı Türk kavimleri arasında kumaş dokuması, halı, kilim, maden kakmalar, deri işleri, ok ve kılıç üzerine ağaç ve demir süslemeleri biçiminde gelişmiştir. Uygur Türkleri diğer Türk gruplarından önce yerleşik hayata geçtiklerinden IX. asra ve daha sonraki asırlara ait Turfan, Karahocu, Bişbalığ gibi şehirlerde yapılan kazılarda bazı duvar resimleri, din ve ticaretle ilgili kitaplarda resimler tespit edilmiştir. Türklerde biçim, çizgi ve rengin temel örnekleri ve figürlü sanatın ilk eserleri minyatür sanatı şeklinde gelişti. Türk minyatürcülüğü, Orta Asya'dan Selçuklu'lara, Osmanlı Devletinin kuruluşundan İstanbul'un fethine ve Lale Devrine uzayan asırlar içinde değişik akım ve anlatım şekilleri kazanmıştır. XV. asırda Fatih Sultan Mehmed, tanınmış İtalyan ressamlarını saraya davet ederek, bir anlamda batı resminin Türkiye'ye girmesini sağlamıştır.
    Batı ülkeleri ile münasebet kurulduktan sonra sosyal ve siyasi hareketlere paralel olarak güzel sanatlarda da gelişmeler oldu. Tanzimat Fermanından sonra II.Mahmut, portresini (Tasviri Hümayun) yağlı boya olarak yaptırıp resmi daire duvarlarına astırdı. Sultan Abdülaziz, Avrupa gezisinden sonra güzel sanatlara daha çok önem verdi. Abdülaziz de resim yapıyordu, sarayına davet ettiği Batılı ressamların eserlerinden bir kolleksiyon meydana getirmesi, Türkiye'de resim sanatının gelişmesinde tesirli oldu. Osmanlı döneminde ilk defa, 1793 yılında kurulan Berii Hümayunda, resim dersi verildi. XIX. asrın ortalarına doğru askeri ve sivil bütün okullara resim dersi konuldu. Avrupa'ya resim öğrenimi yapmak üzere öğrenciler gönderildi ve bu öğrencilerin yurda dönüşünden sonra resim sanatı çağdaş akımlara paralel gelişmeler gösterdi. Bu hazırlık dönemi sonunda 1883 yılında bugün Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi adını alan Sanayii Nefise Mektebi kurulmuş ve müdürlüğüne Osman Hamdi bey getirilmiştir. Bu okulun öğretim üye kadrosunu yabancılar teşkil etmiş, ilk yirmi öğrenci resim, heykel ve mimari alanlarında öğrenim görmüştür. "Türk primitifleri" veya "Türk fotoyorumcuları" olarak adlandırılan ilk dönem Türk ressamlarının eserleri bugün İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde bulunmaktadır. Bu dönemin başlıca eğilimleri manzara ve natürmort gibi iki temel türde toplanır. İlk dönem ressamları, Osman Nuri, Giritli Hüseyin, Ahmed Bedri, Ferid İbrahim Paşa, Hüsnü Yusuf, Tevfik Paşa, Nuri paşa, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid Bey, Osman Hamdi bey, Servili Ahmet Emin, Hüseyin Zekai Paşa ve Hoca Ali Rıza'dır. Türk primitifleri genellikle gerçekçi bir sanat anlayışına bağlı kaldılar. Bu ressamlar Yıldız Sarayı, Yıldız Camii, Kağıthane ve Anadolu yörelerine kadar uzanan görüntüleri daha önce çekilen fotoğraflardan hareketle yağlıboya ile işlemişlerdir. Fotoğrafı temel aldıkları için objektife bağlı bir perspektif düzeni ve ışık-gölge biçimleyiciliği geliştirmişlerdir. İnsan figürüne pek nadir yer verdiler. Bazılarının, tarihi bina görüntüleri ve manzara ile ortak üsluplaşmaya yöneldikleri görülür.İstanbul ve çevresini geleneksel bir üslupla işleyen Şeker Ahmet Paşa ve çağdaşları Çallı kuşağının öncüleri sayılırlar. Bu ressamlardan sonra Halife Abdülmecid, Perspektifçi Ahmet Ziya Akbulut, Ömer Adil, Şevket Dağ eserler verdiler. Bu ressamları savaş sonrası ressamları takip etti. Türkiye'ye izlenimciliği getiren bu ressamların en başarılısı akademiklerin sonuncusu, izlenimcilerin ilki olan Halik Paşa'dır. Cumhuriyet dönemi resim sanatı, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin değişik adlar altında 1930'lara kadar sürdürdüğü sanat etkinlikleri ile başlar. 1908'de kurulan cemiyetin ilk üyeleri Ruhi Arel, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Asaf, Agah, Kazım, Hüseyin, Haşim, Ahmet Ziya Akbulut, Hoca Ali Rıza, Muazzez, Mahmut, Mesrur ve İzzet'tir. Cemiyetin başkanı Sami Yetik oldu. Halil Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Nazmi Ziya, Avni Lifij, Feyhaman Duran gibi tanınmış Türk ressamları da bu guruba katıldılar. Bu gurubun öncüsü kabul edilen ve
    yaygın üne kavuşan İbrahim Çallı'dan dolayı bu ressamlar "Çallı Kuşağı" olarak da isimlendirildiler. Çoğunluğu Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu olan Çallı kuşağı ressamları, Avrupada sanat eğitimi görerek yetiştiler. Bu ressamlar, batı resminde etkisini tamamlamış izlenimci görüşe bağlandılar. Fakat bu akım içinde Batı resminde olduğu gibi , renklerle ilgili problemin çözülmesi ihtiyacı ile hareket etmediler. Umumiyetle optik görünüşleri , az çok renkçi anlayışla dile getirdiler. Bu sanatçılardan Çallı İbrahim, akademikleşmiş izlenimciliğe bağlandı. Zeybek ve Mevleviler, adlarını taşıyan eserlerinde olduğu gibi bazı eserlerinde yerli motifleri işledi. Natürmortlarında ve açık hava resimlerinde anlatım ustalığı gösterdi. Fırça tuşlarına önem verdi. Feyhaman Duran, izlenimci anlayışı yansıtan eserlerinde titiz bir işçilikle, renk ve desen uzlaşmasını birleştirdi. Hikmet Onat, genellikle eski İstanbul görüntülerini canlandıran peyzajlar yaptı. Nazmi Ziya, izlenimci anlayışı renk problemlerine özel bir dikkat göstererek İstanbul görüntülerini güneş ışığı ve sis gibi unsurlarla birlikte verdi. Çallı kuşağı ne tam anlamıyla Batı sanatının izleyicisi durumundadır, ne de bütünüyle yerel nitelikte bir sanat anlayışını temsil eder. Bu ressamlar batı resim sanatından etkilenmekle birlikte, bu etkileri kendilerine özgü bir doğaya yaklaşım biçimi içinde özümseyebilmişlerdir. Kendi aralarında gösterdikleri ortak üslup özelliklerinin yanı sıra sezgi ve içgüdünün yönlendirildiği bir arayışla biçimsel sorunları sınırlamada bir gerilimi yaşarlar. Böylece kendi kişisel üsluplarını yaratmada da başarılı olmuşlardır. Bütün bu özellikleriyle Çallı kuşağı Türk resminde kesin bir dönüm noktasıdır. Gerçekte Türk resminin gelişimi çoğunlukla tam bir kesinlik içermeyen ve bütünüyle tek bir görüş çerçevesinde toplanmayan gurup hareketlerinin birbirini izleyen sürekliliği içinde kurulmuş değildir. Çünkü Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve uzantıları ile onları izleyen müstakiller, D Gurubu, Yeniler ve benzeri guruplaşmalar arasında süreklilikle sonuçlanan bir etki-tepki diyaloğu yoktur. Müstakillerin baştaki kurucuları Refik Epikman, Hamit Görele, Şeref Akdik, Nurullah Berk, Hale Asaf, Muhittin Sebati, Zeki Kocamemi, Avni Çelebi, Mahmut Cuda ve heykeltraş Ratip Aşir'dir. Müstakiller tek bir bakış açısı çevresinde birleşen bir gurup değildir. Bu ressamlar herbiri aralarındaki üslup ortaklığı kadar üslup ayrılıklarında da birleşmiş bir görünüm sergiler. Buna karşılık amaçlarının Cezanne biçimciliğinin uzantısı olan bir tuş düzeni ile kübizm ve konstrüktivizm gibi akımların biçimsel kuruluşa tanıdığı önceliği bütünleştirmek olduğu söylenebilir. D gurubu 1933 yılında Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Abidin Dino ve heykeltraş Zühtü Müridoğlu tarafından kurulmuştur. Çoğunluğu Sanayi-i Nefisede Çallı ve arkadaşlarının öğrencileri olan D gurubunun kurucuları, kendilerinden öncekiler gibi Avrupa'da resim öğretimi görmüşlerdir. D Gurubu, Çallı kuşağının renkçiliğine desenin sağlamlığını katarak, düzen ve kuruluşa ağırlık veren bir biçim anlayışı ile hareket etmiştir.
    Gerçi müstakiller de Çallı kuşağının izlenimciliğine karşı çıkarak kübizm ve konstrüktivizmde sağlam düzen kuruluşları aramışlardır, ancak D gurubu ise müstakillerin yeni anlayışlarını daha aşırı bir boyut içinde vermişlerdir. Gurup üyeleri kendi aralarında farklı anlayışa sahip olmakla birlikte, Türk resmine yeni bir entelektüel yaklaşım getirmek, resimde tekniği düşünce ile birleştirmek gibi ortak bir amaçta birleşmiş görünürler. Gerek düşüncede, gerekse uygulamada "akademizme ve körükörüne doğa kopyacılığına" aynı oranda karşıdırlar. Ancak sözcülüğünü ettikleri "Lhote" biçimciliği, etkinlikleri doruk noktasına ulaştığı sıralarda, Avrupa'da çoktan akademik sayılan bir boyut kazanmıştır. D Gurubunun, Türkiye'de resim kültürünün yaygınlaştırılmasında katkıları çok büyüktür. 1940'larda etkili olan Yeniler Gurubunda ise Nuri İyem, Agop Arad, Selim turan, Avni Arbaş, Nejat melih Devrim, Kemal Sönmezler, heykeltraş Faruk Morel ve afişçi Yusuf Karatay bulunmaktadır. Yeniler, kendilerinden önceki D Gurubunun aşırı Avrupa sanatı taraftarlığına ve biçimciliğine karşı toplumsal içeriğin önemini vurgulamak amacında birleşmişlerdir. Onlara göre sanat ve resim toplumun sorunlarına dönük olmalı, gerçek yaşamı yansıtmalı, insanların güncel uğraşlarını konu almanın yanı sıra onların sevinç ve üzüntülerini de belirtmeliydi. Ancak, yenilerin tutumları kendi içinde kavranabilir bütünlüğü olan bir resim dili yaratmaya yetmemiştir. Çünkü, Yeniler, toplumsal konuların resimsel anlatımının gerektirdiği biçimlere yönelmek yerine, geleneksel ve Cezanne kökenli biçim modellerinin birleşimi bir anlayışla hareket etmişlerdir. II. Dünya Savaşından sonra Batıda genel olarak soyut sanat, özel olarak da soyut dışavurumculuk geniş çapta gelişmeler sağlamıştır. Batıdaki benzerleri gibi Türk resim sanatında da soyut eğilimler teknik ve biçim açısından iki temel davranış biçimi içinde sınıflandırılabilirler. Bunlardan ilki düzenli bir fırça işçiliğine ve yüzeysel geometrik bir biçim anlayışına dayanan akılcı, kuralcı ve katı yaklaşımdır. Diğeri ise dağınık bir tutuş ve serbest fırça işçiliği üstüne temellenen lirik, kendiliğinden, disiplinsiz ve bir yere değin de ifadeci olabilen duyarlı organik yaklaşımdır. Sabri Berkel, Halil Dikmen, Cemal Bingöl, Şemsettin Arel, Arif Kaptan ve Hamit Görele daha çok geometrik kuruluşlara düz yüzeylere, sert ve açısal biçimlerle çalışan soyutçular arasında yer alırlar. Öte yandan Şemsettin Arel, Abidin Elderoğlu ve bir yere değin de Sabri Berkel'in hat sanatı ve kaligrafiden esinlenen yapıtları soyut biçime geleneksel bir bağlam kazandırma arayışlarının ürünüdür. 1970'ler, Türk resminde evrensel ve yerel, soyut ve somut gibi karşıt eğilimlerin berraklaşmaya dönüştüğü ve bazı sentezlere ulaştığı bir başlangıcı yaşar. Yaşlı kuşak sanatçıların bir kısmı giderek ağırlık kazanan yeni gelişmelere ayak uydurmaya çalışırken bir kısmı da kendi bireysel üsluplarını derinleştirmeye yönelirler. Genç kuşak içindeki tutarlı kişilikler ise, geçmişe oranla daha belirgin bir biçim-içerik bütünlüğü ile yeni arayışlara girişirler.
    1970'lerde resim sanatı beş temel anlayış doğrultusunda biçimlenmektedir. 1. Soyutçular 2. Soyut ya da figüratif biçimci yaklaşımlar 3. Soyutlanmış figüratif biçimde lirik arayışlar 4. Yerelci ve toplumcu eğilimler 5. İfadeci ve eleştirel figüratif yaklaşımlar Soyutçular : Sabri Berkel, Adnan Çoker, Ömer Uluç, Burhan Doğançay, Erol Eti, Eral Alantar, Adnan Turani, Güngör Taner, Hali Akdeniz, Tomur Atagök. Soyut ya da figüratif biçimciler : Gürel Yontan, Şükrü Aysan, İsmail Saray, Ahmet Öktem, Serhat Kiraz Soyutlanmış figüratif biçimde lirik arayışlar : Özdemir Altan, Turan Erol, Orhan Peker son yıllarında Bedri Rahmi, Şadan Bezeyiş, Mustafa Esirkuş, Nuri Abaç, Erol Akyavaş, Dinçer Erimez, Burhan Uygun, Zahit Büyükişleyen. Yerelci ve Toplumcular : Osman Oral, İsmail Altınok, Hüseyin Bilişik, Duran Karaca, Kayıhan Keskinok, Mehmet Güler, Yalçın Gökçebağ, Veysel Günay, Mehmet Başbuğ. İfadeci ve Eleştirel Yaklaşımlar : Alaettin Aksoy, Mustafa Ata, Neşe Erdok, Mehmet Güleryüz, Ergin İnan, Kemal İskender, Balkan Naci islimyeli, Özer Kabaş, Erol Kınalı, Hüsamettin Koçan, İbrahim Örs, Kadri Özayten, Gürkan Çoşkun, Utku Varlık. 1970'lerle birlikte İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Türkiye'nin büyük kentlerindeki sanat etkinlikleri geçmişe oranla eşi görülmedik boyutlarda bir gelişme göstermiştir ve hala da göstermektedir. Galerilerin sayıları çok büyük bür artış göstermiş ve bu olgunun etkisiyle resme olan ilgi büyük ölçüde artmış, kolleksiyoncu çevreler ve resme meraklı aydınlar daha çok resim toplamaya yönelmişlerdir. Heykel Cumhuriyet dönemi heykelciliği, plastik ve estetik veriler açısından zengin bir geçmişin henüz çok genç mirasçısıdır. Anadolu'ya bakıldığında bu toprakların, birbirinin üzerine kurulmuş çeşitli medeniyetlerden kalan farklı sanat anlayışıyla yapılmış heykellerle dolu olduğu görülür. Atatürk önceleri Arap ve Acem Kültürlerinin izlerini taşıyan, daha sonra da Tanzimat'la birlikte Batıya yönelen Türk sanatının, doğuya ya da batıya özenen değil de, kendine özgü biçimini yaratan ve uygulayan bir şekle gelmesi için sanata ve kültüre, inkilapların en başında yer vermiştir. Milleti yaşatmak, çağdaş kültür düzeyine eriştirmek, ona katkıda bulunmak için sanatın büyük düşünsel-itici gücüne inanan Atatürk, güzel sanatlara öncelik tanımıştır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra heykel sanatının geliştirilmesi için alınan önlemler şöyledir :
    a.Türk tarih Kurumunun önderliğinde arkeolojik çalışmaların genişletilmesi. Bu çalışmalar örneklemeyi çoğaltması ve ufku geliştirmesi açısından heykel sanatı için önemli birer kaynaktırlar. Anadolu topraklarında yapılan kazılarda M.Ö. 8 bin yılına ait pek çok taş ocağı bulunmuştur. Özellikle Yesemek bölgesi taş ocakları bugün dahi dünyada eşine az rastlanır heykel üretim yerleridir. Heykellerin stillerinde ekolleşme, uzmanlaşma görülür. M.Ö. 2 bin yılından kalan Alaca Höyük, Kalın Kaya, Boğaz Köy ve Tilmen Atölyeleri Von der Osten tarafından 1926'da gün ışığına çıkarılabilmiştir. b. Dışarıdan öğrenci gönderme, heykelci çağırma. 1924'ten itibaren sanatçıların gelişmesi ve eğitilmesi için, bu konuda merkez olan Paris, Münih gibi şehirlere burslu öğrenciler gönderilir. Ratip Aşir, A. Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman ilk giden heykelcilerimizdendir. Aynı zamanda heykel eğitiminde yabancı sanatçılardan yararlanılır. 1937'de Hitler Almanya'sından kaçan R. Belling Türkiye'ye gelir. Kendisi "Kasım Gurubu" nun kurucularından ve dünya sanat tarihine çığır açan "DREIKLANG" adlı eserin sahibidir. Resim ve heykel arasındaki farkın üçüncü boyutta düğümlendiğine inanan bir sanatçıdır. Belling, plastik değerler, yöntem, entelektüel gelişim açısından Türk heykel sanatında çok önemli bir yer tutan bir öğretici olmuştur. Hüseyin Özkan, Hakkı Atamulu, Yavuz Görey, Rahmi Artemiz, İlhan Koman, Zerrin Bölükbaşı, Hüseyin gezer, Turgut Pura, Şadi Çalık Belling'in öğrencilerinin başlıcalarıdır. Ancak belirtilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Türk heykelcileri bu yıllarda ülkemizde çalışmış yabancı heykelcilerin idealize ya da abartılı anatomik yapılı heykellerini -bir kaç örnek dışında- benimsememişlerdir. c.Sanat ortamı yaratılması . Çeşitli gazetelerde yayımlanan makaleler, çıkarılan dergiler, basılan eserler iletişimi sağlarken, sanatın gelenekselleşmesini sağlayacak, onu benimseyerek, destekleyecek izleyici topluluğunun gelişmesine yardımcı olmuştur. Heykel sanatını sevdirmek, yurdumuzda yaygınlaştırmak amacıyla çeşitli ödüller konulmuş, yeni okullar, eğitim enstitüleri, müzeler, devlet sergileri, galeriler açılmıştır. Atatürk'ün emriyle 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesinin, Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmesi,1939 yılından başlayarak her yıl düzenli Devlet Resim ve Heykel Sergilerinin açılması, bu alanda Cumhuriyetten sonra sağlanan gelişmeyi göstermektedir. Güzel sanatları ülke düzeyine yaymak amacıyla Devlet eliyle 23 güzel sanat galerisi ve resim-heykel müzesi açılmıştır. Ayrıca son yıllarda büyük şehirlerde özel resim galerilerinde resim heykel çalışmaları ve sergileri çok yaygınlaşmıştır. 1986 yılı Mayıs ayında düzenlenen I. Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali, Türk sanatının geniş manada dünyaya açılışını sağlayan faaliyetlerden biridir. İstanbul ve Ankara'daki Üniversitelerin güzel sanatlarla ilgili fakültelerinde modern anlamda plastik sanatlar eğitimi yapılmakta ve geleceğe umut vadeden sanatçılar yetişmektedir.
    Tarihi heykel sanatı, şematik kütle plastiği ile üsluplaşmış kabartma örneklerden oluşur. Osmanlılarda figürlü ve anıt-heykel yoktur. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte bu sanat dalının geliştirilmesi önem kazanmıştır. Türkiye'de heykel sanatı Cumhuriyet devrinde Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerden başlayarak Anadolu şehir ve kasabalarının meydanlarına kadar yayılan Kurtuluş Savaşı ve Atatürk anıtlarıyla gelişmiştir. İlk anıt 1925 yılında İstanbul'da Gülhane Parkına dikilmiş, bunu 1928 yılında Taksim'de yapılan Cumhuriyet Anıtı izlemiştir. İlk örnekler yabancı sanatçılar tarafından yapılmış, 1930'lardan itibaren Ratip Aşir Acudoğlu, Zühtü Müridoğlu, Kenan Yontuç gibi heykeltraşlar yetişmiş ve anıt heykelciliğinde kendilerine has üslupla eserler vermişlerdir. Bu dönemde çok sayıda büst çalışmaları da yapılmıştır. 1950'li yıllardan itibaren Şadi Çalık, Turgut Pura, Kuzgun Acar gibi sanatçılar, soyut form anlayışını zorladılar ve değişik eserler vücuda getirdiler. Ali Teoman Germaner, Hakkı Baha Çavuşgil, Sebahat Acuner, Gürdal Duyar, Tamer Başoğlu, Namık Denizhan, Saim Bugay, Koray Ariş gibi orta kuşak sanatçıların yakın yıllardaki çalışmalarından kurallar yapılmış, heykele çağdaş görünüm kazandırma çabaları farklı anlayıştaki sanatçılar tarafından paylaşılmıştır. Süsleme Sanatları Türklerde süsleme sanatları M.Ö. I. asırdan başlayarak günümüze gelmiştir. Çini, minyatür, telkari, ebru, vitray, hüsn-ü hat, teship, oymacılık, cam, kakma gibi dallarda gelişen süsleme sanatlarının en güzel örneklerini Selçuklular ve Osmanlılar zamanında görmek mümkündür. Bütünüyle uygulamalı sanatlar olan bu tür çalışmalar sanattan çok zenaat olarak kabul görmüştür. Bu sebeple, çok farklı üslupları olmasına rağmen sanatçılar, eserlerinde imza kullanmamışlardır. Günümüzde bu sanatlardan büyük bir kısmı devlet desteği ile okullarda ve meraklı amatör sanatçılarla varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. a. Çinicilik Türk süsleme sanatları içinde önemli yeri bulunan dallardan biri de çini sanatıdır. Anadolu Türklerinde seramik sanatının çok eski bir geleneğe sahip olduğu bilinmektedir. Büyük Selçuklu, Gazneliler ve Karahanlılar İslam dünyasında çini sanatının lideri durumundaydılar. Selçuklu döneminde iç ve dış mimaride kullanılan çiniler daha çok turkuvaz, kobalt, mor ve siyah renkliydi. Bu dönemde sade renkli çiniler yanında bitki desenli, hayvan ve insan figürlü ve mitolojik karakterli olanları da vardı. Bu çiniler mozaik tekniğinde veya tek renkli levhalar halinde idi. Tarihte bilinen en eski Selçuklu çinileri Konya'da kullanılmıştır. Konya'daki Alaaddin Cami ve Beyşehir Gölü civarında bulunan Kubadabat Sarayı bu çinilerin en güzel örnekleri ile kaplıdır. Çini sanatı XIV-XVII asırlar arasında Osmanlı sanat ve mimarisinin en önemli unsurudur. Bu asırlarda çiniler, medrese, cami, tekke, imarathane, hamam,
    köşk, saray. Konak, şadırvan, sebil, çeşme, kütüphane, kilise gibi binalarda geniş kullanma alanına sahiptir. Çini üretiminin en önemli iki merkezi İznik ve Kütahya'ydı. Osmanlılardan günümüze kadar gelen en eski çiniler İznik'te Yeşil Cami Minaresinde görülmektedir. Bu cami 1391-1392 yıllarında yapılmıştır. Osmanlı çinicilik sanatının başlangıç devrinde, duvar çinilerinde renk ve teknik Selçuklu geleneğinin devamıdır. XV. asırdan itibaren Osmanlı çiniciliği kendine has tarzda gelişme gösterdi. 1420'de yapılan Bursa Yeşil Cami ve Türbesi'nde Selçuklu çinilerden farklı olarak sarı ve yeşil renkte çiniler kullanılmış, bitki ve çiçek motifleri yeni bir zevk ve anlayışla daha zengin bir şekilde yapılmıştır. Bursa Muradiye Camii, Osmanlı sanatında ilk defa olarak firuze ve beyaz duvar çinilerinin kullanıldığı en eski örnektir. Mozaik, sıraltı ve renkli sır teknikleriyle imal edilen ilk devir çinileri Osmanlıların en önemli çini merkezi olan İznik'de yapıldı. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan (1472) Çinili Köşk'de genellikle sarı renk hakimdir ve Selçuklu geleneğinin devamı olan mozaik çiniler kullanılmıştır. XVI. asrın ortalarına doğru İstanbul'da mozaik çiniler ve altın yaldızlı tek renkli çiniler tamamen kayboldu. Bunların yerini renkli sır tekniğinde yapılmış dört köşe levhalar halinde çiniler aldı. Rumiler ve Hatayiler arasında palmet ve rotüs motifleri olan çiçek ve üsluplaştırılmış yapraklardan meydana gelen süsleme, bu devir çiniciliğinin özelliğidir. 1522'de yaptırılan Sultan Selim Türbesi ve 1548'de yaptırılan Şehzade Mehmet Türbesi bu özelliği gösteren örneklerdir. Yeşil, sarı ve laciverthakim olmak üzere yer yer firuze ve uçuk kırmızının kullanıldığı bu çinilerde klasik rumi, palmet motifleri arasında büyük nar çiçekleri, güller, yapraklar ve rozetler görülür. XVI. asrın yarısından itibaren çiniler, sıraltı tekniği ile yapılmaya başlandı. Firuze, mavi, koyu yeşil, açık lacivert ve beyaz bu dönemin hakim renkleri oldu. Mercan kırmızısı da bu dönemin özel renkleri arasındaydı. Üsluplaştırılmış motifler, palmet ve rumilerin yerine çiçek ve yapraklarla şakayık, narçiçeği, gül, lale ve sümbül motifleri aldı. Bu yeni üsluptaki çinilerin en güzel örneği İstanbul'da Süleymaniye Camii Mihrabının iki yanında görülür. Sultan Ahmet'teki Sokullu Mehmet Paşa Camii, Kasımpaşa'da Piyale Paşa Camilerinde mercan kırmızısı çiniler hakimdir. Mercan kırmızısı çiniler Topkapı Sarayında geniş ölçüde kullanılmıştır. Hırkai Şerif Dairesinde, tavus kuşlu çiniler, Harem Dairesinin Altın Yol adı verilen koridorunda bulunan üç pano, Üsküdar'da Valide Camii çinileri ve Edirne Selimiye Camii mihrabının iki tarafında ve Hünkar Mahfilinde görülen zengin çini dekorları bu devrin en güzel örnekleridir. XVII asrın başlarında çini sanatında bir duraklama görülür. Şehzade Camii avlusundaki Damat İbrahim Paşa Türbesinde uzun zamandır görülmeyen geometrik yıldız motifleri tekrar ortaya çıktı. Lale ve karanfillerle mercan
    kırmızısı kayboldu, yerini soluk kırmızı aldı. Yine aynı yıllarda yapılmış III. Mehmet Türbesi (1603) ile Topkapı Sarayında I. Ahmet Kütüphanesi çinilerinde yeşil renk hakimdir. Topkapı Sarayından sonra çini bakımından en zengin eser olan Sultan Ahmed Camii'nde 20.143 parça çini vardır. Bu çinilerde yeşilve mavi renkler hakimdir. İrigül, lale, sümbül, karanfil ve uzun yapraklı motifler görülür. Bu motifler arasında yalnız karanfil ve lalede kırmızı renk kullanılmıştır. Bu devrin öteki örnekleri Topkapı Sarayında, Sultan İbrahim tarafından yaptırılan Sünnet odasının duvarlarında, IV. Sultan Murad'ın yaptırdığı Bağdat Köşkü'nde görülür. Batılılaşma hareketleri XVII. Asırdan itibaren bu sanat dalının bir süre duraklamasına sebep olmuş, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında bu sanatı yeniden canlandırmak için Beykoz ve Yıldız'da sert fayans ve porselen fabrikaları kurulmuştur. Bu fabrikalar Batı tekniğini Türkiye'ye aktarmıştır. 1919 yılında Sanayi-i Nefise mektebinde açılan seramik atölyesi eski ile yeni arasında bağ kuran yeni sanatçıların yetişmesine yardımcı olmuş daha sonra güzel sanatlar akademisi bu sanat dalının çağdaş örnekler vermesine yardım etmiştir. 1960 yılından itibaren seramik sanatı gerek yurt içinde gerekse yurt dışında orijinal eserlerle varlığını hissettirmektedir. Osmanlıların ilk devrinden itibaren İznik'ten sonra ikinci çini merkezi olan Kütahya, bugüne kadar bu sanatı devam ettiren tek merkez haline geldi. Kütahya'da eski renk ve desenleri taklit eden çini sanatı, vazo, duvar tabağı, kül tablası gibi dekoratif eşyaya ağırlık vererek devam etmektedir. b. Minyatür Türklerde biçim, çizgi ve rengin temel örnekleri ve figürlü sanatın ilk eserleri minyatür sanatı şeklinde gelişti. Türk minyatürcülüğü Orta Asya'dan Selçuklulara, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan İstanbul'un fethine ve Lale Devrine uzayan asırlar içinde değişik akım ve anlatım şekilleri kazanmıştır. Türk minyatür sanatı, islamiyetten sonra kitap süsleme sanatı olarak değiştirilen kitap çapına uyacak özellikler göstermektedir. Işık ve gölge yerine düz veya kuyruklu çizgileri örten saf veya parlak renkler kullanılır. Minyatür, milli sanat niteliğini Selçuklular döneminde kazanmış, bu dönemde Nakışhane ve Nigarhane denilen resim okulları kurulmuştur. Bu dönemde İran ile minyatür sanatçısı değişimi yapıldığından Türk-İran minyatürleri birbirlerini etkilemiştir. Ancak, Türk minyatürleri başlangıçtan itibareb daha gerçekçi bir anlatıma sahipti ve günlük hayatı aksettiriyordu. Minyatürde, Osmanlı üslubu XV. asırda belirginleşmiş, klasik örneklerini XVI. asırda vermiştir. XV. asırda Fatih Sultan Mehmed , şairlere ve nakkaşlara rahat çalışma imkanları hazırlatmış, tanınmış İtalyan ressamları saraya davet ederek bir anlamda batı resminin Türkiye'ye girmesini sağlamıştır. İtalyan ressamlardan Matteo di Pasti ile Constanzio di Ferrara, Fatih'in tasvirini taşıyan madalyalar yapmışlardır. Ünlü ressam Bellini de Fatih Sultan Mehmed'in portresi
    yanında İstanbul'un çeşitli görünümlerini resmetmiştir. XVI. asırda klasik eserlerini veren minyatür sanatına Fatih Sultan Mehmed devrinde sarayda çalışan yabancı ressamların da tesiri oldu. Kanuni Sultan Süleyman devrinde imparatorluğun çeşitli bölgelerinden, özellikle doğudan gelen sanatçılar, sarayda Türk nakkaşlarıyla birlikte çalıştılar. Bu dönemde edebiyatı konu edinen yazmaların yanında tarihi konular da resimlendirilmeye başladı. Bu durum sanatçıların değişik kompozisyon denemelerine yardım etti ve klasik üslubun doğmasına yol açtı. Klasik üslubda en değerli minyatürler II. Mahmud'un zamanında yapıldı. Bu dönemde padişahların savaşlarını,seferlerini, başarılarını, hünerlerini, düğünlerini anlatan yazmaların resimlendirilmesiyle gerçekçi bir üslup ortaya çıktı. Türklerde XVIII. asırdan önceki tasvir sanatının temel özelliği iki boyutlu oluşudur. Minyatür yaşanan çevreden etkilenmekle beraber nesneye bütünüyle bağlı kalmamış , süslemeye çok önem verilmiş, düz ve parlak renkler tercih edilmiştir. Osmanlı minyatüründe, İran minyatürünün romantik peyzaj anlayışı sadeleştirildi ve peyzaj bütünüyle fon olarak kullanıldı. İnsan figürleri, mimari yapılar, konunun esas unsurları minyatürde ön plana çıktı. Klasik Türk minyatüründe çizgiler düz, renkler canlı, üslup hikayecidir. Bu gerçekçi ve hikayeci üslup XVIII asra kadar devam etti. Osmanlı minyatür sanatının en belirgin özelliği sağlam yapılı kahramanları, sa****ği, konuların gerçek hayattan seçilişi ve renk anlayışıdır. Önemli niteliklerden biri de Osmanlı minyatürlerinin birer tarihi belge oluşur. XV asırda Nigari, XVI asırda Nakkaş Osman, XVII asırda Nakkaş Hasan, XVII asırda Levni minyatür sanatının en belli başlı temsilcileridir. Cumhuriyet sonrasında minyatürcülük konusunda en önemli çalışmaları Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver gerçekleştirmiştir. Araştırmalarının yanısıra kendi de minyatürler yapmıştır. Günümüzde minyatür konusunda bazı bireysel çalışmalar haricinde, üretime yönelik bir çaba söz konusu değildir.Mimar Sinan Üniversitesi, Türk Süsleme Sanatları bölümünden Mihriban Sözen ve Neşe Duyar minyatür çalışması yapan sanatçılardır. c. Telkari Orijinal Türk Maden sanatlarından olan Telkari işçiliği büyük bir sabır, titizlik, hayal gücü ve incelik gerektirir. Bu ince Türk sanatı ile Tespih, Köstek, Küpe, Yüzük, Bilezik, Broş, Kemer, Tütün tabakaları, Mücevher kutuları gibi süs eşyası yapılmaktadır. Bugün Diyarbakır'da gümüşle, Trabzon'da altınla yapılan telkari işleri bulunmaktadır.
    Eğer bir gün
    dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa,
    Rabb'ine dönüp "benim büyük bir derdim var" deme!

    Derdine dönüp "BENİM ÇOK BÜYÜK BİR RABB'İM VAR!" de!

  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Türk Edebiyati Tarihi Türk Edebiyati Tarihi Nedir? Türk Edebiyati Tarihi Kaça Ayrılır


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.04.11, 14:43
  2. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 29.12.10, 22:24
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.11.10, 03:46
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.10.10, 21:46
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.11.09, 20:01

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.