Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

Konu: Hadis Kavramları

  1. #1
    Moderator
    Sponsorlu Bağlantı

    Yeni Hadis Kavramları

    Sponsorlu Bağlantı

    Hadis Kavramları

    Talha Hakan Alp.
    Bazı Hadis Kavramları ve Hadislere Yaklaşımda Güncel Problemler
    (Mütevâtir, Âhâd, Sahîh, Hasen ve Zayıf Hadisler)
    İslamî ilimlerin oluşum ve gelişimi gözden geçirildiğinde, Hz. Peygamber Efendimiz’in sünnetiyle ilgili çalışmaların başlıca iki alanda temerküz ettiğini söylemek mümkündür. Bunlar sünneti tespit ve muhafaza çalışmaları ile mevcut sünnet birikimini anlama, yorumlama ve hayatın muhtelif alanlarına tatbik çalışmalarıdır.
    Sünneti tespit ve muhafaza çalışmaları, muhaddislerin öncülüğünde İslam’ın ilk yıllarından itibaren yürütülmüş, kendi içinde sistemli biçimde muhtelif dallara ayrılarak geniş bir alana yayılmıştır. Sünnetin tespiti açısından bakıldığında, bu alanda yapılan çalışmalar her ne kadar ilk yüzyıllarda tamamlanmış olsa bile, sonraki yüzyıllarda doğan ihtiyaçlara paralel olarak, özel alanlara (tahricü’l-hadis alanı gibi) kaymak suretiyle olsa da, günümüze kadar varlığını korumuştur.
    İkinci alanda icra edilen çalışmalar, kendi içinde tutarlı ve sağlam bir anlam projesi üzerinden Tefsir, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf gibi hemen bütün İslamî ilimleri kapsamaktadır. Mevcut hadis birikimi, ayetleri tefsir eden müfessir için ne ifade ediyorsa, bir fakîh, bir mütekellim ve bir sûfî için de aynı değeri ifade etmiş, anılan ilimlerin sistem ve teferruatının oluşumunda hadisler daima etkin bir mevkie sahip olmuştur.
    Hadisleri tespit ve muhafaza çalışmaları ilk yıllarda yoğun olarak hadisleri zapt (zapt-ı sadr ve zapt-ı kitap) faaliyeti olarak tezahür etse de, sonraki dönemlerde hadislerin belli kıstaslara göre tasnifi de ilgili çalışmalar içinde önemli bir yer işgal etmiştir. Özellikle hicrî üçüncü (ve kısmen dördüncü) yüzyılda bu nevi tasnif çalışmalarında bir artış görülmüştür.
    Bu dönemde hadisler, sübût mertebesine göre Sahih, Hasen ve Zayıf olmak üzere başlıca üç kısma ayrılmıştır. Nitekim dönemin bazı hadis imamları sadece sahih hadislerden oluşan kitaplar telif etmişlerdir. Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim bunlar arasından ilk akla gelen örneklerdir. Yine bu dönemde sahih, hasen ve zayıf hadislerin hepsini içeren ve daha çok fıkhın temelini oluşturan hadisleri toplama gayesiyle kaleme alınan “Sünen” tarzı kitaplar telif edilmiştir. Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin sünenleri bunların ilk akla gelen örnekleri sayılabilir.
    Aynı dönemde özellikle usul ve kelam tartışmaları bağlamında hadislerin Mütevatir ve Âhâd olmak üzere ikili bir taksime tabi tutulduğuna şahit olunmaktadır.
    Bu yazıda hadis tarihinde geliştirilen bu tasniflerden, belirtilen bu iki tasnif ele alınacaktır. Bu meyanda önce Mütevatir ve Âhâd, sonra Sahih, Hasen ve Zayıf hadisler ana hatlarıyla ele alınacaktır. Yine bu yazıda söz konusu hadislerin gerek tariflerine gerekse hükümlerine ağırlıklı olarak muhaddislerin perspektifi esas alınarak temas edilecektir.[1]
    Hadislerin Mütevatir ve Âhâd diye ikiye taksimi temelde rivayetlerin tarik/varyant adedi ile alakalıdır. Sahih, Hasen ve Zayıf diye üçe taksimi ise hadislerin metin ve senet durumuna bağlı olarak güvenilirliğiyle alakalı bir taksimdir. Bu bakımdan söz konusu iki taksim aslında birbirinden ayrı ve bağımsız taksimlerdir. Bu taksimlerde zikredilen kısımlar da aynı maksime/küllîye ait kısımlar değildir.
    Ancak konuya başka açıdan bakarak bu taksimleri birbirlerine eklemek de mümkündür. Şöyle ki, önce hadisleri tarîk adedine göre Mütevatir ve Âhâd diye ikiye taksim edip daha sonra Âhâd hadisleri de metin ve sened durumuna bakarak Sahih, Hasen ve Zayıf diye üçe taksim etmek mümkündür. Bu son taksim şeklini esas alarak konuya ilgili hadis kavramlarının tarifleriyle girelim.
    Mütevatir Hadis: Sözlükte bu kelime, peş peşe gelmek, ard arda olmak anlamına gelen “tevatür” kelimesinden türemiş bir sıfat ismidir. Kelime “arka arkaya gelen” anlamında kullanılır.[2] Araplar yağmur sağanağını ifade için “tevâtera’l-mataru” ifadesini kullanırlar.
    Bir terim olarak mütevâtir kelimesi, örfen, yalan üzerinde söz birliği etmiş olmalarına ihtimal verilemeyecek sayı ve keyfiyeti haiz kimselerin/topluluğun rivayet ettiği haber manasındadır. Biraz daha tafsilata inecek olursak şöyle diyebiliriz. Mütevâtir haber, kaynağından itibaren her tabakasında kalabalık gruplar tarafından rivayet edilen ve rivayet edenlerin söz konusu haberi uydurduklarına âdeten/normal şartlarda imkan verilemeyen haberlerdir. Burada şunu da ifade edelim ki, bir haberin mütevatir olabilmesi onun muhtevasıyla da alakalı bir husustur. Haberin muhtevası hissî/duyusal olmalı, bir iş ya da oluş bildirmelidir.[3] Bu bakımdan Allah’ın varlığı, birliği, kemal sıfatları, âlemin sonradanlığı gibi insan his ve müşahedelerinin ötesinde olan aklî önermelerde tevatürden bahsedilemez. Nitekim Kelam kitaplarımızın bu konulara hasredilen ilk bahislerinde hadislerle ihticac edilemeyip yoğun aklî istidlallere yer verilmesi de bununla alakalıdır.
    Usulcüler bir haberin mütevatir olabilmesi için genelde dört şart ararlar:[4]
    · Haberi nakleden râviler çok olacak
    · Bu çokluk senedin bütün tabakalarında bulunacak
    · Genel tecrübe (âdet) bu çokluktaki râvîlerin ilgili haberi uydurmuş olabileceklerine ihtimal veremeyecek
    · Her bir râvî haberi kaynağından bizzat kendisi duymuş olacak
    Mütevâtir Hadisin Kısımları: Mütevatir hadisin lafzî ve manevî olmak üzere iki kısımda mütalaa edildiği bilinen bir husustur. Şöyle ki, bir hadisin lafzı üzerinde tevatür oluşursa buna “Mütevatir-i Lafzî” denir. Muhaddisler, Hz. Peygamber Efendimiz’den –aynı lafızla[5]- yetmiş küsur sahabî aracılığıyla nakledilen “Her kim kasıtlı olarak benim söylemediğim sözü bana isnat ederse cehennemde oturacağı yeri hazırlasın.” hadisini bu kısma dâhil görür[6].
    Bazen hadisin lafzı âhâd olmakla beraber manası mütevatir olabilir. Yani bir konu hakkında muhtelif münasebetlerle birçok sahabî tarafından çeşitli hadisler rivayet edilir. Bazen lafız itibarıyla birbirlerinden farklı olan bu rivayetlerin ortak bir noktası bulunur. Mesela Allah Resulü’nün dua sırasında ellerini kaldırdığına dair bu yönde mütevatir haberler bulunmaktadır. Her biri farklı hadiseleri anlatsa da, sonuçta Allah Resulü’nün dua sırasında ellerini kaldırdığını haber veren yaklaşık yüz civarında hadis bulunmaktadır.[7] İşte her ne kadar lafızları farklı olsa da ortak noktaya temas itibarıyla bu rivayetler tevatür derecesine varabilir. Bu nevi rivayetlere “Mütavatir-i Manevî” denir. Büyük muhaddis İbn-i Hacer, şefaat, havz-ı kevser ve ru’yetüllah gibi konularda farklı bağlamlarda ve muhtelif lafızlarla nakledilen hadislerin tevatür derecesine vardığını ifade etmektedir[8]. Ne var ki, lafızlarında ittifak olmadığı için bu tür mütevatir hadislerin sadece mana itibarıyla mütevatir olduğu bildirilmiştir.
    Son dönem muhaddis ve fakihlerinden Enver Şâh el-Keşmîrî’nin bu konuyla ilgili taksimi hem daha geniş hem daha derinliklidir. el-Keşmîrî mütevatir haberleri anlatırken önce “Mütevatiru’l-İsnad”dan bahseder. Bu, muhaddislerin senedlerini sayarak tespit ettiği mütevatir haberlerdir. Yukarıda Allah Resulü’ne asılsız söz isnad etmeyle ilgili hadis buna misal olabilir. Daha sonra “Mütevatiru’t-Tabaka”dan bahseder. Kuran-ı Kerim’in rivayeti bu yolla tevatür etmiştir. Yani ümmet-i Muhammed Kuran-ı Kerim’i, Allah Resulü’nden itibaren sayı ve senede gelmeyecek kalabalıkta tabakadan tabakaya/kuşaktan kuşağa nakledegelmiştir. El-Keşmîrî bu ikisinin yanında bir de “Mütevatirü’l-Amel ve‘t-Tevarus”tan söz eder. Namaz, oruç gibi başlıca ibadetler ve bunların başlıca rukünleri yine Allah Resulü’nden itibaren kalabalık kitleler tarafından amel/uygulama olarak tevarüs edilmiştir.[9] El-Keşmîrî’nin talebeleri ve eserlerinden faydalanan birçok Hind muhaddisi bu üç kısmın yanında –yine el-Keşmîrî’nin beyanlarına dayanarak- bir de “Mütevatir-i Kadr-i Müşterek” kısmını zikrederler[10]. Bu kısım yukarıda “Mütevatir-i Manevî” adıyla zikrettiğimiz kısmın aynısıdır.
    Mevcut hadis mecmuaları içinde mütevatir sayılabilecek mahiyette hadisin bulunup bulunamayacağı konusu gerek geçmişte gerekse günümüzde tartışma konusu olmuştur. Eskilerden İbnü’s-Salah, bu mahiyette bir hadisi bulmanın çok zor olduğunu ifade eder ve buna ancak Hz. Peygamber Efendimiz’e asılsız söz isnad etmeyle ilgili yukarıda da zikrettiğimiz hadisin misal olabileceğini söyler. İbn-i Hacer el-Askalânî, İbnü’s-Salâh’ın bu görüşünü tenkit etmiş ve bunun hadis sened ve ricaline dair inceleme ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. İbn-i Hacer, ilim ehlinin ellerinde tedavül eden ve müelliflerine nispeti sahih olan meşhur hadis mecmualarının ittifakla rivayet ettiği ve yukarıda belirtilen ölçülerde çokça tarîki/varyantı bulunan hadislerin bulunabileceğini ve hatta bunun meşhur hadis mecmualarında çok denebilecek kemmiyette olduğunu ifade etmiştir. Nitekim birçok muhaddis mütevatir hadisleri toplamak üzere hususi telif çalışmalarına girişmiş ve en son el-Kettânî örneğinde olduğu gibi bu alanda ortalama üç yüz civarında hadis tespit etmişlerdir.[11]
    Ancak daha sonraki dönemlerde birçok muhakkık alim[12] İbnü’s-Salah’la İbn-i Hacer arasındaki bu görüş farkını lafzî bulmaktadır. Onlara göre İbnü’s-Salah’ın bulunması zor dediği mütevatir hadisler lafzî mütevatirlerdir. İbn-i Hacer’in çokça bulunabileceğini ifade ettiği hadisler ise manevî mütevatirlerdir. Şu halde maksatları farklı olduğundan aradaki görüş ayrılığı manada değil sadece ifade biçimindedir. Zaten el-Kettânî’nin zikri geçen kitabında yer alan hadislerin çoğu bizzat müellifinin beyanıyla ma’nen mütevatirdir.
    Yalnız konuya dair günümüzdeki tartışmalar maksadı ve keyfiyeti itibarıyla önceki tartışmalardan hayli farklıdır. Bir defa bu konuyla alakalı günümüz tartışmaları, biraz sonra anlatacağımız üzere kat’îlik bildiren rivayetler olarak mütevatir haberlerin bulunamayacağını ispata yöneliktir. Mütevatir haber bulunamayacağını savunanlar, ağırlıklı olarak Fıkıh ve Akaid gibi İslamî ilimlerde yer alan hükümlerle ilgili şüphe uyandırmak amacıyla bu fikri savunmakta ve modern dönem insanı için bağlayıcı dinî hükümleri azaltmak adına ellerinden geldiğince mütevatir haberin şartlarını zorlaştırmaktadırlar. Ayrıca keyfiyet ve üslup olarak da günümüz tartışmaları eskilerinden ayrılmaktadır. Günümüzde bu tartışmalar kafa karışıklığına yol açacak biçimde, ekseriya spekülasyonlar üzerine kurulu ve İslam dışı bir bakışla yapılmaktadır.
    Ayrıca kadim muhaddisler Mütevatir-i Lafzî ile Mütevatir-i Manevî arasında sadece tevatürün vuku ciheti haysiyetinden ayrıma gitmişlerdir. Yoksa hüküm olarak bu iki kısım arasında bir fark bulunmadığı çok açıktır. Onlara göre ister lafzî olsun ister manevî olsun bütün mütevatir haberler katîdir ve yakîn ifade ederler. Şu halde kadim muhaddislerin, lafzî mütevatirin bulunmadığı ya da çok az bulunduğu yönündeki görüşleri, mütevatirin hükmü ve buna bağlı olarak tevatürle sabit birçok dinî hüküm açısından genel çerçeveye ters düşmemektedir. Oysa günümüzde mütevatir hadisin bulunamayacağını savunanlar aslında katîlik bildiren hadislerin bulunamayacağını savunmakta ve bunun üzerinden tevatürle sabit birçok konu üzerinde şüphe uyandırmaktadırlar. Bu bakımdan onların İbnü’s-Salah ve benzerlerini referans olarak kullanması, ilmî usullerle de ilim ahlakıyla da örtüşmeyen bayağı bir çarpıtmadan başka bir şey değildir.
    Mütevâtir Hadisin Hükmü: Râvîlerinin yalan üzerinde sözbirliği yapmış olma ihtimali bulunmadığından mütevatir hadislerin gerçekliğinden şüphe duyulamaz. Bu bakımdan mütevatir haberler muhtevalarına dair kat’î bilgi ifade etmekte, ifade ettikleri hükme tereddütsüz iman etmek gerekmektedir. Bu hadislerin muhtevasını inkar etmek, bunları bizzat Allah Resülü’nün ağzından duyup da inkar etmek anlamına gelir. Bu Hz. Peygamber Efendimiz’i yalanlamaktır, küfürdür.[13] Bu konuda Lafzî Mütevatir ile Manevî Mütevâtir arasında bir fark bulunmamaktadır[14]. Zira mütevatirin bu her iki kısmında da yalan söylemiş olma ihtimali bulunmayan kalabalık bir kitle yer almaktadır.
    Bu iki kısım arasındaki farkı günlük hayatımızdan bir misalle şöyle anlatabiliriz. İstanbul’un bir muhitinde büyük bir yangın olduğuna dair bize toplamda kalabalık bir kitle oluşturacak sayıda ayrı ayrı kimselerden haber ulaştığını iki şekilde düşünebiliriz.
    Birincisi, söz konusu kimseler ayrı ayrı bize gelirler ve sadece ilgili muhitte yangın olduğunu bildirirler. Bunlarla olan diyalogumuz münhasıran ilgili yangın üzerinedir.
    İkincisi, söz konusu kimseler yine bize ayrı ayrı gelirler ve bu defa kimi mesela ilgili muhitte bir arkadaşının yanına uğradığını o sırada yangın olduğunu söyler, kimi ilgili muhitten geçmekte iken yangına şahit olduğunu söyler, kimi zaten ilgili muhitte oturmaktadır ve söz konusu yangından bahseder. Ama sonuçta her birisi birbirlerinden bağımsız olarak o gün yaşadıklarını anlatırken bir vesileyle aynı yangından söz ederler.
    İşte burada da kalabalık bir kitlenin ortak bir noktada kesiştiğini görüyoruz; o da söz konusu muhitte olan yangındır. Bizim olaydan haberdar olmamızla alakalı veya haberin bize ulaştırılmasıyla alakalı bu iki tarzın birincisi Mütevatir-i Lafzî’yi, diğeri Mütevatir-i Manevî’yi temsil etmektedir. Şimdi gerek birinci suretle gerekse ikinci suretle bize bu yönde bir haber ulaştığında ilgili muhitte yangın olduğuna dair kafamızda nasıl bir şüphe ve tereddüt olmazsa, aynı şekilde ama lafzî olsun ama manevî olsun Allah Resûlü’nden bize nakledilen mütevatir haberlerde de, acaba Allah Resulü böyle bir şey demiş midir, dememiş midir; ya da böyle bir şey yapmış mıdır, yapmamış mıdır, şeklinde en ufak bir şüphe ve tereddüd olmaz.
    Âhâd Hadis: Âhâd kelimesi “bir” anlamına gelen “ehad” kelimesinin cemisidir. Istılahta bu kelime, haber-i vâhid manasında kullanılır. Haber-i vâhid, tevatür mertebesine varmayan hadisler demektir. Tevatürde aranan şartlar kendisinde bulunmayan hadislere genel olarak Haber-i Vahid, Haber-i Âhâd ve Âhâd Haberler gibi isimler verilir. Buna göre râvî sayısı, ilk tabakadan itibaren, yalan söyleme ihtimallerini ortadan kaldıracak kesrete ulaşmayan haberler her ne olursa olsun Haber-i Vahid’dir. Çoğunluk hadis mecmualarında bir veya birkaç senetle nakledilen hadisler hep Haber-i Vâhid’dir.
    Âhâd Hadisin Hükmü: Âhâd hadisler, senetleri makbul olmak şartıyla zann-ı gâlip ifade ederler, yakîn bildirmezler. Sahih senetle naklolunsa bile, senetteki râvîlerin yüzde bir de olsa yalan söylemiş ya da sözü yanlış anlamış olma ihtimali vardır. Bu sebeple teorik olarak âhâd hadislerin yakîn bildirmediği görüşü Ehl-i Sünnet âlimlerinden kabul görmüştür. Bu bakımdan genelde âhâd hadislerin, sahih olsalar bile kelam alanında huccet olarak kullanılamayacağı hususu da hemen bütün kelamcılar tarafından kabul edilmiştir.
    Burada şunu da ifade etmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Âhâd hadislerin Kelam kitaplarında huccet olarak kullanılmaması, muarızları ilzamla alakalı bir durumdur ve bu tutum kelamcıların tamamıyla münazara ve cedel şartlarına riayet etme hassasiyetini göstermektedir. Tartışmada, yüzde bir dahi olsa içine şüphe karışan bir delille muarızı ilzam edemezsiniz, o kimse görüşünüzü kabullenmemek ya da kendi fikrine sahip çıkmak adına söz konusu şüpheyi bir fırsat olarak kullanmak isteyecektir. Bu sebeple itikat esaslarının ağırlıklı olarak aklî ve cedelî/diyalektik yöntemlerle ele alındığı Kelam ilminde haber-i vahidler de haliyle huccet olarak kullanılamazlar. Ancak normal şartlarda bir müminin Allah Resulü’nün hadisleri karşısındaki tavrı bu olmamalıdır. Her bir mümin, usul-i hadis ve usûl-i fıkıh ilimlerinde ortaya konan sened ve metinleri değerlendirme yöntemlerine bağlı olarak âlimler tarafından tenkid edilmemiş âhâd hadisleri kabul etmek, muktezasınca hareket etmek mecburiyetindedir. Aksi bir tavrı Müslüman sağduyusu zaten kaldıramaz.
    Bugün kelamcıların tutumunun günümüz modernist İslamcıları tarafından istismar edildiğini görüyoruz. Bunlar, âhâd hadisler itikatta huccet değildir, söyleminin arkasına sığınarak birçok dinî mesele üzerine şüphe uyandırmakta, ilgili söylemin ne manada ve hangi sâikle söylendiği yönündeki hakikatleri gözden kaçırarak Müslümanlarda kafa karışıklığına yol açmaktadırlar.
    Modernist kesime yönelttiğimiz bu tenkitlerle kesinlikle önümüze gelen senedi sahih her âhâd rivayeti itikadımızı belirleyeceğimiz yegane delil olarak görmemiz gerektiğini savunmuyoruz. Bunu savunmadığımızın ve savunmaya da ihtiyacımızın bulunmadığının en büyük teminatı da Usul-i fıkıh ve Kelam tarihinde muhakkık âlimlerin rivayetlerin kabul ve red ölçülerine dair ortaya koydukları sübût, delalet ve istinbat sistemidir. Nitekim bu sistem dahilinde senedi sahih bile olsa bazı rivayetler ne itikad ne de fıkıh alanında delil kabul edilmemiş, makul sebeplerle tenkit edilmiştir.
    Burada şunu da ifade edelim. Birçok muhakkık âlim, karinelerle desteklenmesi durumunda haber-i vâhidlerin de (haber-i vâhid muhteff bil-karâin) yakîn ifade edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu bakımdan ümmetin/âlimlerin ihtilafsız kabul ettiği bazı âhâd hadisler yakîn ifade ederler. Âlimlerin bu gibi hadisleri ihtilafsız kabul etmeleri onların gerçekte sabit olduğunu gösteren önemli bir karinedir. Nitekim “Vârise vasıyyet yoktur.” hadisi -mütevatir olduğunu düşünen âlimler bir yana- seleften halefe bütün müctehidlerin kabul ettiği ve gereğince hükmettiği bir rivayet olması bakımından kat’î bilgi ifade etmektedir.[15]
    Hadislerin metin ve sened durumu itibarıyla başka bir taksime tabi tutulduğunu daha önce belirtmiştik. Bazı hadislerin senedleri külliyen sika râvilerden oluştuğu halde, bazı hadislerin senedlerinde sika olmayan kimseler bulunabilir. Bu durumu göz önünde bulunduran muhaddisler hadisleri Sahih, Hasen ve Zayıf olmak üzere üç kısma ayırmışlardır. Aşağıda bu hadislerin her birinin tarifi verilecektir.
    Sahih Hadis: Şaz ve illetli olmamakla beraber, senedi kesintisiz ve râvîleri âdil ve zâbıt olan hadislerdir. Tarif dikkatlice incelenirse bir hadisin sahih olabilmesi için beş şey aranır:
    1. Râvîleri âdil olacak
    2. Râvîleri zâbıt olacak
    3. Senedi kesintisiz olacak
    4. Şaz olmayacak
    5. İlletli olmayacak
    Râvînin âdil olması; Müslüman olmak, akıllı olmak, buluğa ermiş olmak, fâsık olmamak ve mürüvvete muhalif işlerden uzak olmak gibi hadis ilminde adalet için gerekli görülen şartları haiz olmasıdır. Zâbıt olması, eğer hadisleri ezberinden rivayet ediyorsa, rivayetleri orijinal haliyle nakledebilecek hıfz kabiliyetini haiz olmasıdır. Eğer rivayetlerini, zamanında hadislerini kaydetmek için kullandığı defterlerinden naklediyorsa bu defterlerin aynıyla muhafaza edilmiş olması ve içindeki hadisleri dikkatlice nakletmesi gerekir. Bir râvînin pratik olarak zâbıt oluşunu tespit için muhaddislerin formülü, onun rivayetlerini sika ravilerin rivayetleriyle karşılaştırmaktır. Eğer rivayetleri çoğunluk sika râvîlerin rivayetleriyle örtüşen biri ise o kişi zâbıt, değilse zâbıt değildir. Bir hadisin sahih olabilmesi için mutlaka senedinin baştan sona kadar kesintisiz olması gerekir. Senedinde kopukluk bulunan hadis sahih olamaz.
    Hadisin şaz olmaması, kendisinden daha makbul/güvenilir bir rivayetle çelişmemesi demektir. Makbul bir râvinin kendinden daha makbul bir râviye muhalif olarak rivayet ettiği hadise ıstılahta şaz denir. Bir hadisin sahih olabilmesi için bu durumda olmaması gerekir.
    Hadisin illetli olmaması, senedin zahirinde dikkati çekmeyen ama hadisin sıhhatine mani teşkil eden gizli bir kusurun/hatanın bulunmamasıdır. Genelde, aslen mürsel bir hadisin mevsûl olarak, mevkûf bir hadisin merfû’ olarak rivayet edilmesi nev’inden illetlere rastlanmaktadır. İlk bakışta hadisin senedinde veya metninde bir problem görülmemekle beraber, hadisin diğer tarikleri cemedilip ehli tarafından dikkatle incelendiğinde bazı hadislerde râvînin ince bir hataya/vehme düştüğü tespit edilebilmektedir. Bunun gibi bazen râvînin gizli hatası hadisin metninde de olabilir. Hadisin senedi sağlam olmakla beraber metninde bir problem olabilir. Bunu da özellikle fıkıh birikim ve kabiliyeti yetkin olan muhaddisler tespit edebilmektedir. Gerek senedde gerekse metinde olsun, bu tür hatalara hadis dilinde İllet denir, böyle hadislere de Muallel adı verilir. Bir hadisin sahih olabilmesi için bu durumda da olmaması gerekmektedir.
    Buharî ve Müslim gibi munhasıran sahih hadislerden teşekkül eden kitaplarda misallerine sıkça rastlanabileceği için sahih hadise örnek vermeye lüzum görmüyoruz.
    Sahih Hadisin Hükmü: Genelde sahih hadisle amel etmek vaciptir. Ancak itikadiyyât alanında huccet olarak kullanılabilmesi için hadisin sadece sahih olması yetmez. Bunun yanında ma’nen de olsa tevatür derecesine ulaşmış olması gerekir.[16]
    Fıkıh alanında bir hadisin senedinin sahih olduğu tespit edildiğinde, eğer metninde bir problem bulunmazsa bu hadisle amel etmek gerekir. Ancak, hadisin neshedilmiş olması, bir başka sahih hadisle metninin taâruz edip tercih edilmemiş olması gibi daha çok metinle alakalı teknik tafsilat sebebiyle söz konusu hadisle amel edilmemiş de olabilir. Şu halde Buharî veya Müslim gibi sahih hadisleri câmî kitaplarda fakihlerin fetvalarına muhalif hadislerle karşılaşıldığında acele karar vermeyip bu konuda fakihlerin anılan konudaki istihracını iyi tespit etmek gerekir. İlgili konuda mezhep imamlarının mezkûr hadisle niçin amel etmediklerinin usûlî gerekçelerini özel olarak araştırmak gerekir.
    Hasen Hadis: Şaz ve illetli olmamak kaydıyla, senedi kesintisiz ve râvileri âdil ve sahihten biraz az derecede zâbıt olan hadistir. Dikkat edilirse hasen hadisle sahih hadis arasındaki tek fark ravinin zaptı konusundadır. Sahih hadiste râvinin tam anlamıyla zâbıt olması gerekirken hasen hadiste râvinin, temelde zapt ehli olmakla beraber sahih hadisin râvisine göre zaptı daha zayıf olan biri olması yeterli görülmüştür. Zaptla ilgili bu farkın dışındaki konularda sahih hadisle hasen hadis arasında bir fark yoktur. Ancak bu tarif hasen lizatihi içindir. Bir de aslen zayıf olup da –ravilerinde fısk ve yalancılık bulunmamak kaydıyla- diğer tariklerle takviye edilip hasen mertebesine çıkan ve hasen li-gayrihî diye anılan hadisler de vardır. Bunlar tarifin dışındadır.
    Hasen hadise bir örnek olarak Tirmizî’nin Ebu Musa el-Eş’arî kanalıyla rivayet ettiği “Cennetin kapıları kılıçların gölgesi altındadır…” hadisini gösterebiliriz. Tirmizî, senedindeki bütün râvîler sika olmakla beraber, Cafer bin Süleyman adında nispeten zaptı zayıf bir râvî bulunduğu için hadisin hasen olduğunu bildirmiştir.
    Hasen Hadisin Hükmü: Arada derece farkı olmakla beraber gereğiyle amel konusunda sahih hadisle hasen hadis arasında hiçbir fark yoktur. Hasen hadisler de ahkâm konusunda bağlayıcıdır.
    Zayıf Hadis: Ne sahih hadis için ne de hasen hadis için aranan şartlar kendisinde bulunan hadislerdir. Buna göre zayıf hadisin tarifi sahih ve hasen hadislerin tariflerine bağlıdır. Bu iki hadis için aranan beş şarttan biri kendisinde bulunmayan hadis zayıf kabul edilmektedir. Bir hadisin zayıf olabilme sebebi birden fazla olduğundan zayıf hadis çeşitleri de çoktur.
    Genelde muhaddisler hadisin zayıf olmasını iki şeye bağlarlar: Senette kesinti, râvide kusur. Hadisin senedinde kesinti bulunursa bu hadis munkatı kabul edilerek zayıf kısmına girer. Kesintinin senetteki yerine ve adedine göre, Muallak ve Mu’dal gibi Munkatı hadislerin de muhtelif kısımları vardır. Râvinin kusuru adaletle ilgili olursa hadis yine zayıf olur. Bu durumda hadis Münker, Metrûk veya Mevzu’ gibi farklı isimler alabilir. Râvinin kusuru zapt sahibi olmayışından kaynaklanıyorsa hadis yine zayıf olur. Bu durumda söz konusu hadis, Münker, Muallel, Muzdarip gibi farklı kısımlara ayrılır.
    Zayıf hadise bir misal olarak Tirmizî’nin Ebu Hureyre kanalıyla rivayet ettiği “Her kim (hayızlı veya değil) bir kadına arkadan yaklaşırsa veya kahine giderse Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur” hadisini gösterebiliriz. Tirmizî, senedinde bulunan Hakim el-Esrem adlı râvîden dolayı hadisin zayıf olduğunu bildirir. Nitekim anılan şahsı cerh-tadil uleması taz’ıf etmiş, onun zapt ehli olmadığını belirtmiştir.
    Zayıf hadisin hükmü: Zayıf hadisler zann-ı mercuh bildirirler. Zahirde bu gibi rivayetlerin Peygamber Efendimiz’e nispeti mercuhtur/düşük ihtimale dayanır. Bu bakımdan haram-helal/ahkâm konusunda zayıf hadisle amel edilmez. Ancak menâkıb ve fedâil-i amâl konusunda şu üç şartla birlikte zayıf hadisle amel etmeyi bir çok âlim tecviz etmiştir. Bu şartlar şunlardır: Hadisin (mevzu, metrûk ve münker gibi) za’fı şiddetli olmayacak, hadisin muhtevası şeriatın genel ilkeleriyle örtüşecek ve kendisiyle amel edilirken Hz. Peygamberimiz’den kesin olarak sabit olduğu kanaati taşınmayıp ihtiyat payı bırakılacak.
    Âlimler zayıf hadisle amelin dışında bu gibi hadislerin rivayetinin ancak belli şartlar dâhilinde gerçekleştirilebileceğini belirtmişlerdir. Bu şartlara göre, ilgili hadisin akâide ve haram-helal gibi ahkâma taalluk etmemesi gerekir. Eğer bir zayıf hadis akâid veya haram-helal gibi ahkâma müteallik ise onu rivayet etmek doğru değildir. Bunun dışında vaaz, terğîb-terhîb ve kıssalara müteallik hadisleri, Hz. Peygamberimiz’e ait olduğunu gösteren kesin ifadeler kullanmaksızın rivayet etmek caizdir. Ancak bütün bunlar mevzu/asılsız hadislerin dışındadır. Eğer rivayet mevzu olursa bunu ancak mevzu olduğunu bildirmek için rivayet etmek caizdir, bunun dışında rivayet etmek caiz değildir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz “yalan olduğu bilinen bir şeyi rivayet eden de yalancılardan biridir” buyurmuştur[17].
    Sonuç olarak Allah Resulü’nün hadisleri kitaplarda gelişi güzel derlenmiş ve üzerine bir yığın hurafe eklenerek günümüze kadar gelmiş değildir. Özellikle muhaddislerin hadis tespitinde geliştirdikleri sistemle Allah Resulü’nün hadisleri günümüze kadar asli kimliğiyle muhafaza edilebilmiştir. Bu sistem içinde çeşitli amaçlarla hadisler belli tasniflere tabi tutulmuştur. Râvilerinin kemmiyyeti açısından yapılan tasnife göre ortaya çıkan mütevatir ve âhâd gibi hadis kısımları/kavramları hadis rivayetlerinin kat’îlik ve zannîlik zemininde ifade ettiği değeri birinci dereceden tespit imkanı sağlamaktadır. Bu bapta mütevatir kategorisine giren hadisler doğrudan kat’î bilgi ifade ederler. Bu yönüyle her türlü sened incelemesi ya da ilmî kritiğin üstünde bir mevkii haizdirler. Bunun yanında sahih, hasen ve zayıf şeklinde karşımıza çıkan hadis kavramları da, bu kesinlikte kabul imkanı bulunmayan diğer rivayetlerin sened ve metin incelemesi sonrasında güvenilir olup olmadığı konusunda önümüzü aydınlatmaktadır.
    Bunlardan sahih ve hasen olanlar haram-helal gibi fıkhî konularda delil olarak kullanılabilmektedir. Zayıf rivayetlere gelince rivayete olan güveni kökten sarsacak bir kusur olmadıkça haram-helal konularının dışında bir yere kadar delil olarak kullanılabilmektedir. Bu bakımdan bir hadisin zayıf olması, senedinde bulunan teknik bir sorundan kaynaklanan ve âlimlerin çekinceyle yaklaşmasına sebep olan bir yapı arzetmesi demektir. Yoksa bunlar, kökten reddedilmesi gereken asılsız rivayetler değildir. Ancak, makalenin ilgili bölümünde açıklandığı üzere rivayette bulunması muhtemel bazı kusurlar vardır ki bunlar söz konusu rivayete hiçbir surette güvenilemeyeceğini göstermektedir.[18]
    Son olarak günümüzde zayıf hadisler karşısında biri ifrat diğeri tefrit olmak üzere iki zıt uçtan aşırılık örneği sergilenmektedir. Bir kesim, zayıf hadisleri herhangi bir hudut tanımadan olduğu gibi kabullenmektedir. Bu kimseler, bu hadisler üzerine gerek hükümler bina ederek gerekse bunları bir kısım bidat uygulamalara mesnet tutarak adeta zayıf hadisler üzerine yeni bir İslamî hayat inşasına kalkışmaktadırlar. Bir diğer kesim de, bu nevi hadisler karşısında son derece laubali bir tavırla kökten red yolunu seçmiş, onca hadisin, İslamî hayata sağlayacağı faydadan mahrum kalmıştır.
    Selamet, ifrat ve tefrit gibi uç noktalardan uzakta itidal yolundadır.
    [1] Bu yazıda özellikle kaynak belirtilmeyen yerlerde eski kaynaklardan, hadis ilimlerine ait birikimi en sıhhatli biçimde ele aldığını düşündüğümüz Şerhu Nuhbetü’l-fiker, Tedrîbü’r-râvî, Zaferu’l-emânî gibi eserlerden faydalanılmıştır. Yeni kaynaklardan üslûb ve derlemedeki üstün mahareti sebebiyle Mahmut et-Tahhan’ın Teysîru Mustalahi’l-Hadis isimli eseri ağırlıklı kaynak olarak kullanılmıştır. Makalede yer alan meselelerle ilgili daha geniş malumat isteyenler zikredilen eserlere müracaat edebilirler.
    [2] Kelimenin, bir zaman aralığıyla birbiri ardına gelmek anlamına geldiği de lügatçiler tarafından ifade edilmiştir. Anılan lügatçilere göre söz konusu şeylerin tek tek gelmesi kadar gelişleri arasında bir fetret, zaman aralığı olması da gerekmektedir. Bkz., el-Kettânî, Nazmu’l-mütenâsir s. 11; el-Cezâirî, Tevcîhü’n-nazar, c. 1, s. 108.
    [3] el-Askalânî, Şerhu nuhbetü’l-fiker, s. 169.
    [4] el-Leknevî, Zaferu’l-emânî, s. 36-38. el-Leknevî belirtilen yerde bunlara ilaveten, bazı muhaddis ve usulcülerin ileri sürdüğü iki şarttan daha bahsetse de bu şartlar muhaddislerin geneli tarafından kabul görmediğinden burada onları zikretme ihtiyacı duymuyoruz.
    [5] el-Irâkî zikredilen hadisin aynı lafızla yetmiş küsûr sahabi tarafından rivayet edildiğini bildiriyor. Fakat Allah Resulü’ne asılsız söz isnad etmeyle ilgili genel anlamıyla yüz civarında sahabînin rivayeti bulunduğu da ayrıca bildirilmiştir. Bkz., es-Suyûtî, Tedrîbü’r-râvî, c. 2, s. 104. el-Leknevî’nin ifadeleri de aynı istikamettedir. Bkz., Zaferu’l-emânî, s. 54. Biz mütevatir-i lafzîye misal verdiğimiz için burada yetmiş küsur sahabi tespitini esas aldık.
    [6] Nazmu’l-mütenâsir, s. 40-50.
    [7] es-Suyûtî, Tedrübü’r-râvî, c. 2, s. 106.
    [8] Zaferu’l-emânî, s. 49.
    [9] el-Keşmîrî, İkfâru’l-mülhıdîn, s. 5.
    [10] Şebbîr Ahmed el-Osmânî, Fethu’l-mülhim bi şerhi Sahihi’l-İmam Müslim, c. 1, s. 25.
    [11] el-Kettânî mezkur hadisleri “Nazmü’l-mütenâsir fi’l-hadisi’l-mütevatir” adını verdiği müstakil bir kitapta toplamıştır.
    [12] Molla Ali el-Kârî ve Abdulhayy el-Leknevî bunlardandır.
    [13] Burada şunu da ifade etmeliyiz. Mütevatir rivayetlerle bize ulaşan bilgilerin muhtevası kapalı olur da lügavî şartlara göre tevile ihtimali bulunursa burada bir tafsil bulunmaktadır. Eğer bir kimse bu rivayetleri kökten inkar ederse bu küfürdür. Ancak bu rivayetlerin sübutuna kail olduğu halde sadece makul teville mana ve muradının başka olduğunu iddia ile zahir manayı reddederse bu küfür olamaz. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., el-Keşmîrî, İkfâru’l-mülhıdîn, s. 9.
    [14] Şerhu Nuhbeti’l-fiker, s. 179, 180; Zaferu’l-emânî, s. 39; Muhammed Hasan Can, Ahsenü’l-haber fî mebâdî ilmi’l-eser, s. 22.
    [15] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., el-Kevserî, Makâlâtü’l-Kevserî, s. 62.
    [16] Ancak Kelam kitaplarında yer alan bazı konular, İslamî fırkalar arasında tartışma konusu olmuş sünnet-bidat ayrımına medar olan konulardır. Bu gibi konular iman-küfür ayrımına medar olmadığı için tevatüre varmamış meşhur haberlerle de ihticac edilebilmektedir. Ayrıca zaman zaman aklî delillerle sabit bir itikad meselesine, sırf takviye için haber-i vahid düzeyinde rivayetlerle delil getirilebilmektedir.
    [17] Sahih-i Müslim, Mukaddime, s. 14.
    [18] Bunlara Hadis ıstılahlarında “Zaifun Cidden” denmektedir.



  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Hadis Kavramları


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Hadis İlminin Temel Kavramları
    By Noяa in forum Hadisler & Ayetler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.13, 23:32
  2. Temel Hadis Kavramları
    By Noяa in forum Hadisler & Ayetler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.13, 23:20
  3. Sünnet ve Hadis Kavramları
    By Noяa in forum Hadisler & Ayetler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.13, 23:05
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.02.11, 22:07
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.04.10, 16:47

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.