Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Atatürk Hakkında Gazetelerde Çıkan Makale, Yazı ve Haberler

  1. #1
    ModeratoR
    Sponsorlu Bağlantı

    Standart Atatürk Hakkında Gazetelerde Çıkan Makale, Yazı ve Haberler

    Sponsorlu Bağlantı

    Atatürk Hakkında Gazetelerde Çıkan Makale, Yazı ve Haberler

    ATATÜRK'ÜN GÜZEL AHLAK VASIFLARI

    DÜRÜST BİR DEVLET ADAMIYDI
    "İftira ve yalan en büyük yalanlardır. Kuran 'iftiraya cüret edenler, yalan söyleyenler mümin değillerdir' diyor."
    Atatürk, dünyanın, ahiretteki ebedi mükafata ulaşmak için bir imtihan yeri olduğunu bilirdi. "Cihan bir imtihan meydanıdır, imtihanda muvaffak olmadan lütufkarahane muameleler beklemek boşunadır"şeklindeki sözü bu konudaki inancının bir ifadesidir. Bu ve benzeri sözleriyle insanları Allah'ın rızasına göre davranmaya teşvik etmiştir. Bu sebeple özel yaşamında olduğu gibi devlet yönetiminde de ahlaki değerlerden taviz vermeden vicdanı ile hareket etmiştir.

    29 Ekim 1933'deki 10. yıl kutlamaları sırasında görülen Atatürk'ün başarısının ardındaki sırlardan biri de, kayıtsız şartsız dürüstlüğüdür.

    "Hedefe ulaşmak için her yol mübahtır" şeklindeki Makyevelist mantığın her zaman karşısında olan ve ahlaki değerlerden asla taviz verilmemesi gerektiğine inanan Atatürk, kendisi gibi çevresindeki insanların da dürüst olmasını ister, dürüst olmayan insanları tasvip etmezdi. Son derece hoşgörülü olmasına rağmen asla sevmediği ve affedemeyeceği iki şey vardı. Bir yakınına sevmediği bu iki konu sorulmuş, karşılığında şu cevap alınmıştır:
    "Yalan ve emrivaki, bu iki hatadan başka affedemeyeceği kabahat yoktu."
    Dürüst olmamak Allah'ın çirkin gördüğü ve İslam ahlakına aykırı bir davranıştır. Allah, Kuran'da, "Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline" (Casiye Suresi, 7) hükmüyle insanları uyarmıştır. Başka bir ayetinde de "Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler'; (Zariyat Suresi, 10) diyerek dürüst olmamanın Allah katında büyük bir cezası olduğuna dikkat çekmiştir. Bu
    sebeple Allah'tan korkan insanlar, hayatlarının her anında yalan söylemekten kaçınırlar.
    İşte, Atatürk'ün başarısının ardındaki sır, özel hayatında olduğu gibi devlet yönetiminde de dürüst davranmasıdır. İleri görüşlülüğü ile kimi hangi göreve yerleştiriciğini iyi bilen Atatürk, devlet yönetiminde ehil olanlara sorumluluk vererek Allah'ın emrettiği gibi "emaneti ehline" teslim etmiştir. Söz konusu kişiler, yakın arkadaşları da olsa devletin güvenliğini düşünerek asla iltimas geçmemiştir. İslam Dininin bir emri olan emaneti ehline verme işi ile Atatürk böylece Türk halkını da dürüstlüğe ve işlerinde ehil olmaya teşvik etmiştir. Atatürk'ün bu konudaki bir sözü şöyledir:
    "Arkadaşlar benden iltimas beklememelidir. Hepiniz benim gözümde değerli, önemli kardeşlerimsiniz. Ama hepinize gösterdiğim hedef yüce kutsal bir hedeftir. Hanginiz daha güzel yöntemle, başarıyla oraya ulaşırsanız, onu ellerim çatlayıncaya kadar çırparak alkışlayacak, takdir edeceğim. Benden iltimas ve taraf tutma beklemeyiniz arkadaşlar, adam olanlar, insan olanlar, yüksek ideali olanlar değerlerini göstersinler. Benim size kardeşçe söyleyeceğim budur, tüm arkadaşlarımıza söylemek zorundayım ki ben o milli hedefe tüm millet kitlesini yürütmek için, doğal olarak ahlaki bir durum, bunu isterim."
    TEVAZULU BİR LİDERDİ
    "Bir adam ki büyük olmaktan bahseder bu benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketi kurtarmak için evvela büyük adam olmak lazım der. Ve bunun için numune irtihap eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam değildir."
    Önemli bir mümin vasfı olan tevazu için Allah, Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

    "O Rahman olan Allah'ın kulları yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürürler..." (Furkan Suresi, 63)
    Atamız da, bu ahlakı göstermiş, bütün dünyaya nam salan zaferlerini ve üstün başarılarını hiçbir zaman şahsına mal etmemiş, daima halkının başarısını ve güzel özelliklerini ön plana çıkarmıştır. Ulusunun içinde erimiş bir kahraman olarak makamın, ünvanın hiçbir ehemmiyeti olmadığını sık sık vurgulamıştır:
    "Gerçekleri bilen, kalp ve vicdanında manevi kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur."
    "Benim şan ve şerefimden söz etmek de hatadır. İyi dinleyiniz, öğüdüm budur ki içinizden herhangi bir adam çıkar, şan şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başının belasıdır. Bulunduğu Türk Ulusu'nun şan ve şerefi varsa, benim de bir bireyi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır. Asla başka değilim."
    Onun gözünde büyük olmak ne parayla ne malla ne de baskıya dayalı bir otoriteyle oluşmaktadır. Halkın gözünde büyük adam olmanın yollarını samimi bir şekilde ifade ederken Atamızın tevazusu bir kez daha ortaya çıkmaktadır:
    "Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için hakiki mefkure ne ise onu görecek, hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır; fakat sen buna mütehammil olacaksın; önüne nihayetsiz manialar yığacaklardır. Kendini büyük değil, zayıf, kimsesiz, vasıtasız telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine kani olarak bu maniaları aşacaksın."

    Atatürk üstün ahlakından ötürüdür ki, her zaman mütevazi bir yaşam istemiştir. Şahsi hırs, mal ve mülk gibi dünyevi arzulardan kendini uzak tutmuş, gerçek zenginliğin maneviyatta aranması gerektiğini savunmuştur:
    "Mal ve para bana ağırlık veriyor. Bunları soylu ulusuma geri vermekle büyük rahatlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar? İnsan, zenginliği kendi manevi kişiliğinde aramalıdır."
    Atatürk'ün tevazusunu, karşısındaki kişilerin fikirlerine verdiği değeri, Türkiye'de bulunduğu dönemde Atatürk'le çok yakın dost olan, Türkiye Cumhuriyeti nezdinde ilk Amerikan Büyük Elçisi General Charles H. Sherrill, kendi kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştır. Sherrill'in anlattıklarından, Atatürk'ün yalnızca karşısındaki kişilerin fikrine değer vermekle kalmadığı, kendi hatalarını da büyük bir tevazuyla düzelttiği anlaşılmaktadır. Atatürk'ten dinlediklerini, şahsi tespitlerini, ülkesinde ve dünyada çok büyük yankılar uyandıran Gazi Ülkesinde Elçilik adlı kitabında toplayan Sherrill şöyle diyor:
    "Öyle zamanlar oldu ki, anıları içinde benim eşsiz nitelikte gördüklerimi düzeltti. "Hayır!.. Ben bunda yanılmışım. Eğer şöyle düşünseydim ve yapsaydım sonuç daha mükemmel olacaktı" dediği az değildi. Gerçekçilik onun korkmadığı şeydi. Bu gerçekleri anlatırken yaşıyordu, esas mesleği askerliğe, çok farklı bilgileri o yaşta nasıl sığdırabilmiş, nasıl mutlak armoniyi sentez yaratabilmiş olmasına şaşmamak, hayranlık duymamak mümkün değildi..."
    ZOR ANLARDA DA GÜZEL AHLAKINI MUHAFAZA EDERDİ
    "Felaketler insanları ve akılları başında milletleri daima azimkar, dinç hamlelere sevk eder."
    Bir ferdin insani kalitesi, yüksek şahsiyeti, dirayeti, zorlu anlarda ortaya çıkar. Müslüman ahlakına sahip Atatürk de şartlar ne olursa olsun, her zaman azim ve kararlılığını Türk halkına göstermiş, vazifelerini yerine getirirken şüphesiz çok çetin engellerle karşılaşmış, asla ödün vermediği İslam ahlakı sayesinde de büyük başarılar elde etmiştir. İşte bu özellikleri ona "çağın büyük devlet adamı" olma vasfını kazandırmıştır. Çünkü çok az lider tarihin akışını bu denli değiştirebilmiş ve "tarihi lider" ünvanını alabilmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkabilmesi için uğraş veren Mustafa Kemal Atatürk'ün en dikkat çekici özelliklerinden biri, zorluklar karşısında direnmesi, karar verdiği bir şeye azmetmesi idi. Karşılaştığı zorluklar ve olumsuzluklardan asla yılgınlığa kapılmazdı. İnandığı değerler uğruna kararlı bir şekilde mücadele ederdi. Hızlı ve seri kararlar verir, "Tatbik eden icra eden, karar verenden daima daha kuvvvetlidir." diyerek lüzumuna kani olduğu işin derhal yapılmasını isterdi.
    Nitekim Kuran'da da örnek bir ahlaka sahip olan insanların, zorluk zamanında da güzel ahlaklarından taviz vermedikleri, karşılaştıkları güçlüklerden dolayı hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmadıkları haber verilir. Al-i İmran Suresi'nde samimi bir Müslümanın bu üstün özellikleri şu şekilde belirtilmektedir:
    "Onlar, kendilerine insanlar: 'Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun' dedikleri halde, buna rağmen imanları artanlar ve: 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' diyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 173)
    Üzerinde Müslüman kararlılığı bulunan Mustafa Kemal de halkına zorluklar karşısında yılmamayı, aleyhte faaliyetlerden etkilenmemeyi öğretmiştir. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle tarif etmiştir:
    "... Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır, kendini büyük değil küçük, zayıf, vasıtasız hiç telakki ederek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın..."
    Atatürk, zorluklara göğüs germiş, milletinin ve devletinin bekası için ölümü bile göze almıştı. Halkının ona duyduğu büyük güvenin özünde de, onun zorluklar karşısında gösterdiği cesareti ve yılmadan, usanmadan mukaddes amacı uğruna mücadelesini devam ettirmesi yatmaktadır. Kuran ahlakını tavırlarıyla gösteren Atatürk'ü kendi sözlerinden tanıyalım:

    Her zaman halkın içinde olan Atatürk, Türk Milleti'nin göğüs germek zorunda kaldığı zorlukları da paylaşıyordu. Zorluklar karşısında gösterdiği cesaret ve mücadele azmi, milletinin ona duyduğu güvenin özünü oluşturuyordu.

    "Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim. Kurşun ve gülle yağmuru altında, birçok muharebelere iştirak ettim. Hatta ölüm, bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin üzerinde bir saat vardı ve bu saat mermi parçasının şiddetini kırdı. Büyük bir şarapnel parçası kalbimin tam üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı yarbay Servet Beyden başka hiç kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün bütün cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde cebimde bulunan saat paramparça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olarak çarpıştım."
    Atatürk, ölümden asla korkmayan, son derece cesur bir liderdi. Düşmanın sayısı, gücü ve büyüklüğü onun kararlılığını etkilemez, hiçbir zorluk onu hedeflerinden döndüremezdi. Mahmut Yesari, Atatürk'ün cesaretini açıklarken, onun göz açtırmayan ateşe gözlerini kırpmadan bakabilecek bir cesarete
    sahip olduğunu söylemiştir:
    "Ben ona yol gösterirken, günlerden değil, aylardan beri siper hayatına alışmış olduğum halde titriyordum, fakat o boyunun uzunluğuna rağmen, ayaklarının ucuna basarak doğrulur, siperlerin üzerinden düşman siperine bakardı. Düşman siperine bakmak hiç kolay değildi. Düşman ateşten göz açtırmazdı. O bu göz açtırmayan ateşe gözlerini kırpmadan bakardı. Onu ilk defa "korku bilmeyen adam" olarak tanıdım."
    Ülkesi ve milleti için daima büyük hayaller peşinde koşan Ulu Önder, Türkiye'yi idealindeki başarıya ulaştırmak için gerekirse canını feda etmeye hazır bir dava adamı idi. Mücadelesi sırasında birçok kez ölümün eşiğinden döndüğü halde, bir an olsun metanetini ve cesaretini kaybetmemiş, halkına da cesaret aşılamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, mütevazi yaşamı, dürüstlüğü ve güzel ahlakıyla olduğu kadar, cesareti, güçlükler karşısında baş eğmemesi, sabretmesi ve sebat etmesiyle de örnek bir Müslüman olarak milletine şevk kaynağı oldu.
    MÜSTAĞNİYET VEYA ÖVÜNMENİN KARŞISINDAYDI
    "Hayır; gerçekten insan, azar, kendini müstağni gördüğünden." (Alak Suresi, 6-7)

    Milli ve manevi değerlerimizin muhafazası için büyük çaba sarf eden Atatürk, insanın kendini müstağni görmesi ve övünmesinin güzel bir ahlak özelliği olmadığını, övünmenin insana yarardan çok zarar getireceğini her fırsatta dile getirmiştir. Gerçekten de başarılı bir iş yapıldığı takdirde kişinin onunla övünmesi, kendini yeterli görmesine sebep olarak ileri vadede onu atalete sürükler ve daha fazla başarı elde etmesine engel olur. Atatürk, bu konuda şunları söylemiştir:
    "Bir insan hayatında başarılı bir iş yapmışsa o iş tarihe mal olmuştur. O şahıs sadece onunla övünerek kalmak isterse, bu insanı tembelliğe götürür ve yeni başarılardan yoksun kılar. Onun için çalışmak ve daima başarı aramak herkes için esas olmalıdır."
    İnsanın nefsi övünmeye ve her türlü eksiklikten kendini müstağni görmeye eğilimli olarak yaratılmıştır, zenginlik, başarı, şan, şöhret gibi şeyler insanın dünyada denenmesi için nefsine çekici kılınmıştır. Allah bu gerçeği insanlara şu şekilde bildirir:

    "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir." (Hadid Suresi, 20)
    ATATÜRK ADALETLİ BİR İNSANDI
    "Hiç kimsenin hakkına tecavüz etmek istemediğimiz gibi, diğerleri tarafından da hayat ve istiklalimize riayet olunmasından başka bir davamız yoktur."
    Sadece nefsinin istek ve tutkularını amaç haline getirip, basit ve şahsi çıkarlar peşinde koşup, vicdanlarını köreltmiş olan insanların adaletli olmaları mümkün değildir. Adaletli olmak, ancak kişisel tutkularını terk eden insanların gösterebileceği bir vasıftır.
    Kuran'da Allah insanlara adil davranmalarını, adaletten taviz vermemelerini emretmiş ve bunu bir mümin özelliği olarak belirtmiştir:
    "... Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel ögüt veriyor!..." (Nisa Suresi, 58)
    Adalet anlayışının temelini İslam Dininden alan Atatürk de, getirmiş olduğu çağdaş Türk hukuk sistemi ile herkesin insanca, adaletle yaşamasına ortam hazırlamıştır. Herkesin hakkını koruyan, haksızlığı önleyen, suçlu suçsuz ayrımını en titiz biçimde yapan bir sistem oluşturmuştur. Atatürk kişiye değer veren, ülkeyi kaostan çıkarıp, gerçek selamete kavuşturmayı amaçlayan bu hukuk sisteminin gerekliliğini şöyle dile getirmiştir:
    "Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin devlet halinde varlığı kabul olunamaz. Vatandaş ancak mahkeme kararı ile cezalandırılır. Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülemez."
    Adaleti sağlayabilen devlet güçlüdür, vatandaşları da o oranda huzurlu ve güven içindedirler. Çünkü devletten yana beklediği adaletin eksiksizce yerine geldiğini gören bireylerin hem devletine olan saygısı ve itimadı artar, hem de endişeye kapılarak kendi hakkını kendisi aramaya kalkışıp suç işleme gibi bir eğilim göstermez. Aynı zamanda bu sistemin en hassas şekilde işlediğini görürse hem kendi adalet anlayışı güçlenir, hem de çevresini adil olmaya teşvik eder. Atatürk'ün adalet anlayışı sayesinde de, Türk Milleti'nin hem ferdi hem de toplumsal hakları güvence altına alınmıştır. Bu da Atatürk'ün millet çıkarlarını önde tutan eşsiz lider karakterinden ve güzel ahlakından kaynaklanmaktadır.
    ÇALIŞKANLIĞI İLE TÜM DÜNYAYA ÖRNEKTİ
    "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslamların kafirlere esir olmasını istemek değil de nedir?"
    Dinine ve manevi değerlerine bağlı bir insan olan Mustafa Kemal çalışkanlık konusunda halkına bizzat örnek olmuş, sorumluluk sahibi bir insandı. "Mesuliyet yükü herşeyden, ölümden de ağırdır" diyen Atatürk Türkiye'yi "örnek ülke" konumuna getirme sorumluluğunu üstlenmişti.
    Atamız, sadece modern bir sistem kurmanın yeterli olmayacağına, Türk Milleti'nin kaybetmiş olduğu zamanı, çok çalışmakla kapatacağına inanıyordu. Bu sistemin sürekli çalışılarak iyileştirilmesi gerektiğini de her fırsatta vurguluyordu. Atatürk, Türk Milleti'ni ilerletecek fikirlerin uygulanmasının çok gecikmiş olduğunu, bunun telafisinin ancak daha fazla çalışmakla mümkün olacağını düşünüyordu.
    Yeni bir devlet kurulurken, sosyal, siyasal ve iktisadi olmak üzere birçok alanda yapılması gereken çok fazla iş varken o, "Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak. Servet ve onun tabii neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır" diyerek halkını şevklendiriyor ve milleti hizmete yöneltiyordu. Atatürk şu sözüyle de toplumu hizmete teşvik etmişti:

    "Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur."

    Çalışkanlığı ile örnek bir lider olan Atatürk, Orgeneral Ali Fuat Eren ve yanında Halis Bıyıktay ile birlikte harekat planını takip ederken.

    Atatürk Türk Milleti için "efendilik yoktur, hizmet vardır" derken aslında halka, Kuran ahlakı doğrultusunda direktifler veriyordu. Zira Kuran'da da çalışmak, durmaksızın hizmetle meşgul olmak üstün bir meziyet olarak gösterilmektedir. Allah yolunda hak bir vazife için çalışmak, bir iş bittiği zaman başka bir işe geçerek durmaksızın yorulmak inananlar için bir ibadettir. Önemli bir Müslüman özelliği olan çalışkanlık ayetlerde şöyle emredilmektedir:
    "Boş kaldığın zaman, durmaksızın yorulmaya devam et." (İnşirah Suresi, 6-7)
    Atatürk ayette emredildiği gibi halkı çalışmaya, bir işi bitirip başka bir işe yönelerek "durmaksızın yorulmaya" davet etmiş, yukarıda bahsedildiği gibi Türk Milleti'nin Batılı ülkeler karşısındaki eksikliklerini ancak çok çalışmakla kapatacağına inanmıştır. Atatürk, davetine icabet eden ve kendisini yorulmadan takip edeceklerini söyleyen kişilere şunları söylemiştir:
    "Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahluk için tabi bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi kudret vardır ki işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulursanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmek için yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği bu gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan yorulmadan yürüyeceklerdir."
    Yüce Türk Milleti'nin ilerleyebilmesi, çağdaş milletler arasında hak ettiği yeri alabilmesi için bireylerinin çalışkanlıkta Ulu Önder'i örnek alması gerekir. Peygamberimiz Hz. Muhammed de, "İki günü eşit olan mümin zarardadır" demiştir. Peygamberimiz (sav), değil asırlar ya da aylar boyunca beklemeyi, her gün ilerlemeyi tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeyi en iyi yerine getiren kişilerden biri de şüphesiz Mustafa Kemal'dir. Başarılı bir asker, başarılı bir komutan olan Atatürk, milletimize çalışkanlıkta bizzat kendi örnek olmuştur.
    Atatürk'ü tanıyanlar onun için çalışma saati diye bir şey olmadığını, yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalıştığını söylerler. Özellikle mücadele yıllarında normal uyku nedir bilmediğini, geceleri uyumaktan hoşlanmadığı için odasına çekilip uyumak yerine okuduğu için, Mahmut Esat Bozkurt tarafından ona "Türk Milleti'nin gece bekçisi" adı takıldığı söylenir. Yakın mücadele arkadaşlarından biri onun bu yönünü şöyle anlatmaktadır:
    "Çankaya Köşkünde Büyük Nutuk hazırlanırken 48 saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulanlar değişiyor, fakat o binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserlerini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu."
    AZMİ İLE "CESUR" BİR LİDERDİ
    "Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
    Büyük liderlerin ana vasıflarından biri "cesur" olmak, yani inandığı bir şeyi hayata geçirmek için önündeki engellerle başa çıkabilmektir. Atatürk'ün en dikkat çekici vasıflarından biri bu anlamda "cesur" olmasıdır; davasındaki samimiyeti, kararlı ve sabırlı olması, tüm zamanını hedeflerini hayata geçirmek için adaması ve inandığı değerlerden asla ödün vermemesi, onun bu vasfından kaynaklanmaktadır.
    Kuran'da Allah, Müslümanların en önemli özelliklerinden biri olarak kararlılıklarına ve sebatlarına dikkat çekmekte, "Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi" (Ahkaf Suresi, 35) şeklinde buyurarak, azmetmenin bir güzel ahlak özelliği olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple Mustafa Kemal Atatürk'ün aziminden ve inancından hiçbir şekilde taviz vermemesi, Müslüman Türk gençlerinin örnek alması gereken özelliğidir.
    Mustafa Kemal doğru bildiği yolda yalnız kalacağını bilse dahi tek başına yürüyebilecek bir insandır.
    Atatürk'ün yıllarca yanında bulunmuş olan dava arkadaşı Celal Bayar, onun bu yapısını şu şekilde anlatmaktadır:
    "Atatürk prensip sahibi bir insandı. Üzerinde kesin inanca vardığı düşüncelerini ne kadar güç ve tehlikeli olursa olsun tereddütsüz kanunlaştırır ve başarıya ulaşıncaya kadar peşini bırakmazdı."
    Büyük Önder'in manevi kızı Afet İnan Hanımefendi ise, onun bu sarsılmaz yönünü şöyle ifade etmektedir:
    "Mustafa Kemal cesurdu ve çok azimliydi. Yapacağı işlerde muvaffak olmak için bütün şartların hazırlığını yapar ve karşısındakinin neler yapabileceğini hesap ederek onlara karşı tedbirli hareket etmeyi önceden kararlaştırırdı. En kötü ihtimali bile önceden düşünüp tedbirini alırdı."
    Atatürk'ü tanıyan bir başka kişi de onun azmini şu şekilde tarif etmiştir:
    "Mustafa Kemal her yapacağı işi günlerce bazen aylarca, inceden inceye düşünerek fikren hazırlardı. Bir defa karar verdi mi onu hiçbir güçlük yolundan çeviremezdi. Yaptığı her işte onun azmi ve karakteri açıkça okunurdu. Bugün, Türkiye'de elle tutulacak ne varsa, onun kudret ve kabiliyetinin, yılmak bilmeyen çalışmasının, gece gündüz ara vermeden didinmesinin meyvesidir."
    Devlet ve milletin refahı ve geleceği için çalışanlar, Türkiye'yi dünyaya yön veren güçlü bir ülke yapabilmek için, onun gösterdiği azim ve kararlılığı aynen tatbik etmek zorundadır. Ancak bu şekilde Büyük Önder'in izinden yürüyebilir, ülkemizi ve milletimizi hak ettiği seviyeye çıkarabiliriz.
    BAŞKALARININ FİKRİNE HER ZAMAN ÖNEM VERİRDİ
    "Dünyada hükümet için meşru olan tek bir prensip vardır ki, o da istişareden ibarettir. Hükümet için ilk ve temel şart yalnız ve yalnız istişare etmektir."
    Allah Kuran'da Müslümanlara işlerinde 'şura' (istişare) içinde olmalarını tavsiye etmiş, her bilenden daha iyi bilen olduğunu haber vererek karşılıklı fikir alış verişinin bereketli olacağına dikkat çekmiştir. Örneğin, Al-i İmran Suresi'nin, 59. ayetinde Allah Peygamber Efendimize, "... İş konusunda onlarla müşavere et..." (Al-i İmran Suresi, 159) şeklinde buyurarak istişarenin önemli olduğunu bildirmiştir.

    Atatürk de, milletine hizmet yolunda tüm varlığını ortaya koymuş dindar bir önder olarak ulusal menfaatleri daima ilk planda tutmuş ve her işinde istişareye başvurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'ni ileriye götürecek kararları almadan önce, daima bilgisine ve ahlakına güvendiği kişilerle fikir alış verişinde bulunmayı prensip edinmiştir.
    Atatürk'ün otuz yıllık dostu olması sebebiyle özel yaşamını çok yakından tanıyan Sayın Süreyya Yiğit, bu konuda şunları söylemektedir:
    "... Atatürk, herhangi bir meseleye karar vermeden önce herkesin ayrı ayrı fikrini dinlerdi."
    Atatürk'ün fikir alış verişine verdiği değeri Hasan Rıza Soyak da şu sözleriyle anlatıyor:
    "Atatürk, her görevlinin üzerinde aldığı işleri, aklını, zekasını ve kanuni yetkilerini son hadidine kadar kullanarak, zamanında çözmeye çalışmasını ve sorumluluk almaktan çekinmemesini isterdi. İlgililerin ve görevlilerin görüşlerini dinlemeden, hatta kendileriyle müzakere etmeden bir konu hakkındaki görüşünü bildirmezdi. Ben, maiyetindeki bütün çalışma hayatım esnasında konuşmadan ve fikir alış verişinde bulunmadan bir emir aldığımı hatırlamıyorum. Aynı zamanda, birçok konuşmalarında kendisine aklına gelen herhangi bir görüşü arzetmekten çekinmek hissine kapıldığımı hatırlamıyorum."
    Kendisini yakından tanıyanların sözlerinde de açıkça ifade edilen örnek tevazusunu Atatürk'ün kendi ifadelerinde de görmek mümkündür. Örneğin bir gün Atatürk'e gücünün ve iktidarının sırrı sorulduğunda, "durur dinlerim" demiştir. Karar mekanizması kendisi olduğu halde niçin herkesi dinlediği sorulduğunda ise, herkesten öğreneceği bir şeyin olduğunu söylemiştir.
    ATATÜRK'ÜN MİLLETİNİ "GİZLİ İYİLİĞE" DAVETİ
    "Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne dememeliyiz. Tıpkı kendi aramızda oluşmuş gibi, onunla alakadar olmalıyız."
    Kuran'da, her zaman kendinden önce bir başkasının isteğini ön planda tutma, onun nefsini, kendi nefsine tercih etme, mala olan sevgiye rağmen malı ihtiyacı olana verme, aç olanı doyurma gibi güzel ahlak özellikleri anlatılmaktadır. Atatürk kendi güzel ahlakıyla tüm Müslümanlara bu konuda da örnek olmuştur. Milletin selameti, huzur ve güvenliği için tüm hayatını Türk halkına vakfetmiş, milletinin saadeti ve rahatı için kendi rahatlığını feda etmiştir. Atatürk kendi sözleriyle bu konuyu şöyle açıklamaktadır:
    "Hayatımın bütün safhalarında olduğu gibi son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da, bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsi duygularımı, milletimin selameti ve saadeti namına feda etmekten zevk duymayayım."
    Allah'ı razı etmek için yapılan iyiliklerin gizli olması, Allah katında makbuldür. Bu ahlakı yaşayan insanlar, fıtratlarına uygun hareket ettikleri için aynı zamanda yaptıklarından büyük bir haz alırlar. Mustafa Kemal Atatürk de milletimizi gelecek nesiller için çalışmaya davet ederken ihlaslarının zedelenmemesi için halkı 'gizli iyiliğe' davet etmiştir:
    "Bütün varlığını kendi şahsında gören adamlar bedbahtırlar. Belli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun mesut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı ve saadeti için çalışmakta bulunabilir. Bir insan böyle hareket ederken 'benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi' diye düşünmemelidir. Hatta en mesut olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce gizli kalmasını tercih edecek karakterde bulunanlardır."
    BARIŞÇI OLMASI: YURTTA SULH CİHANDA SULH
    "Bizim için barış demek, gerçek hayatımızın temiminine yarayan elbiseyi üretmek demektir."
    Dindar bir kişiği olan Mustafa Kemal barışı, milleti refah ve saadete ulaştıran en iyi yol olarak benimsemiş, iç ve dış işlerindeki bağlantılarında hep barış yanlısı bir politika gütmüştür.
    Mustafa Kemal "Biz cenkçi değiliz, sulh perveriz. Ve bir an evvel barışın etkisini görmek ve ona yardım ve hizmet etmek isteriz." diyerek barışseverliğini özetlemişti. 'Yurtta sulh cihanda sulh' adeta onun parolasıydı. Her zaman, "biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız" diyerek harbin ancak savaş açıldığı zaman nefsi müdafaa olarak gerekli olduğunu belirtirdi. Aksi bir durumda, milletin hayatı tehlikede olmadan yapılan savaşın "cinayet" olduğunu söylerdi.

    Barış yanlısı bir politika izleyen Atatürk savaşın nefsi müdafa için gerekli olduğunu her zaman dile getirirdi. Atatürk, Cumhuriyetin 14. yıldönümünde hipodromda yapılan törende, Romanya, Yunan ve Yugoslav Genel Kurmay başkanlarıyla birlikte.

    "Milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı 'ölmeyeceğim" diye harbe girebiliriz. Lakin savaş zaruri olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş cinayettir."
    Atatürk'ün bu yaklaşımı da İslam Dinine tamamen uygundur. Barışın kelime anlamı olarak karşılıklarından biri de İslam'dır. Kuran'ın birçok ayetinde barıştan söz edilmekte, tüm insanlar, dostluğa ve kardeşliğe davet edilmektedirler. Örneğin Allah insanlara, "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin" (Bakara Suresi, 208) şeklinde emretmiştir. Başka bir ayette de, "Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir." (Enfal Suresi, 61) şeklinde buyrulmaktadır.
    Mustafa Kemal de binlerce şehidin kanlarıyla belirlenmiş topraklarımızı kazandıktan sonra artık barışın hakim olmasını istemiş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan "Yurtta sulh, cihanda sulh" prensibine uygun hareket etmiştir.

    Atatürk, Balkan Paktı'na üye ülkelerin başbakanları ile birlikte (sağdan sola Yugoslavya, Yunanistan, Romanya ve Türkiye Başbakanları)

    Atatürk'ün tüm dış politikası barış fikrine dayalıdır. Milletlerarası herhangi bir meseleyi barış yoluyla halletmenin, Türk Milleti'nin menfaatine uyan bir yol olduğunu ısrarla belirtmiştir. Eğer uzun süreli barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek, insanlığın refahı ve açlık gibi sorunların bitmesi için uluslararası alanda iyileştirici tedbirler alınması gerektiğini, tüm insanların, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmesi gerektiğini savunmuştur.
    "Türkiye'nin emniyetini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir sulh istikameti bizim daima düsturumuz olacaktır" diyen Atatürk 1937'de Romanya Dış İşleri Bakanı ile yaptığı konuşmada, insana verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır. Atatürk'ün sözleri şöyledir:
    "İnsan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hadim (hizmet edici) olmağa elinden geldiği kadar çalışılmalıdır. Çünkü dünya milletleri arasında sükun, vuzuh ve iyi geçim olmazsa bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur. En uzakta zannettiğiniz hadisenin bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsi bir vücud ve bir millet bunun bir uzvu addetmek icap eder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan bir bütün aza müteessir olur."


    Harun Yahya


    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ



  2. #2
    ModeratoR

    Standart Cevap: Atatürk Hakkında Gazetelerde Çıkan Makale, Yazı ve Haberler

    ATATÜRK NASIL BİR TOPLUM İÇİN MÜCADELE VERDİ?

    Atatürk, Türkiye'nin yalnızca Türklerin olmasını, Türklerin "son müstakil Müslüman-Türk Milleti" olarak kalmasını istiyordu. Kendinden sonra gelecek nesillere iyi bir ortam sağlamak için tüm hayatını vakfetmiş olan Atamız, Müslüman Türk Milleti'nin esaret yaşamaması ve başka milletlerin içinde asimile olmaması için mücadele ediyordu. Bu mücadelenin mukaddes bir dava olduğunu belirten Atatürk bakış açısını şöyle açıklamıştı:
    "Türkiye Türkler içindir; ve Türkiye bağımsız olmalıdır. Mütareke imza edildiği zamanki sınırları esas sayılmaktadır. Ve anlaşma şartlarının bu bakış açısıyla uygunsuz olan kısımlarına karşı mücadele edilecektir. Bu bir hak harekatıdır. Ve İslam aleminin yardımına da dayanıyoruz. Türkler son müstakil Müslüman milleti olduğu gibi müstakil kalacaktır."
    Ulu Önder Atatürk'ün amacı halkı bir çatı altında toplayarak, Türkiye'yi dünyanın en mamur ve medeni memleketleri seviyesinin üstüne çıkarmaktı. Böylelikle Atatürk tüm Müslüman milletlerin birlik içinde hareket etmesini ve tüm Şark milletlerinin örnek alacağı bir "lider Türkiye" kurulmasını istiyordu:
    "Türkiye, azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü, müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şark davasıdır. Ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir."
    Ulu Önder Atatürk, güzel ahlakın, özgürlük ve demokrasinin yaşandığı, Türk-İslam birlik ve beraberliğinin olduğu, ırk ve sınıf ayrıcalığının yapılmadığı, çağdaş ve ilerici bir Türkiye hayal ediyordu. Bu ülke fertlerinin yüksek bir ruha özenen, ailenin ve devletin kutsiyetine inanan, kadına değer veren, üretken ve çalışkan bireylerden oluşmasını istiyordu. Dine saygılı bir laiklik anlayışının egemen olduğu, zor ve baskının olmadığı, hoşgörülü uzlaşmacı bir toplum düşünüyordu. Atamızın hayalindeki Türkiye için ilk şart bu hak dava içinde birarada yürümekti. Şimdi bu konuları sırası ile inceleyelim.

    "Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar bu vazife bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir. Ben seve seve, sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal vazifeye vereceğim."

    YÜKSEK RUHA ÖZENEN BİR MİLLET
    "Büyük davamız, en medeni, en müreffeh olarak varlığımızı yükseltmektir."
    Müslüman Türk Milleti'nin İslam'dan gelen haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksektir. Milliyetçi-mukaddessatçı bir kültürü benimsemiş Türkler, tüm dünyanın tanıdığı tarihi bir misyona sahip, yüksek bir ruh taşırlar.
    Mustafa Kemal Atatürk kendisinde taşıdığı yüksek ruha Müslüman Türk Milleti'nin de layık olduğunu biliyor, bu nedenle, "Yüksel Türk, senin için yükselmenin sınırı yoktur, işte parola budur" diyerek herkesin daima büyük hedeflere doğru yürümesini arzu ediyordu.
    Atatürk'e göre Türk Milleti, tarihini övünçle doldurmuş bir ulustur. Tarihin en eski devirlerinde beşeriyete karşı yerine getirdiği kültürel vazifelerini yeniden, bu sefer daha mükemmel bir şekilde gerçekleştirmeye hazırlanan bir millettir. Mustafa Kemal bu konuda şunları söyler:
    "İnsanlar daima yüksek necip ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu hareket tarzıdır ki, insan olanın vicdanını, dimağını bütün insanlık mefhumunu tatmin eder. Bu tarzda yürüyenler ne kadar büyük fedakarlık yaparlarsa o kadar yükselirler."

    İşte Müslüman Türk Milleti'nin bu yüksek ruha ulaşması için Mustafa Kemal'in yukarıdaki paragrafta dediği gibi mukaddes değerlere yürünmesi ve "dört elle' sarılması" gerekir. Atatürk yürünecek bu yolu, "milli ahlak"olarak isimlendirmiştir.
    MİLLİ AHLAKIN HAKİM OLDUĞU BİR TOPLUM
    "Mükemmel bir millete 'milli ahlak'ın icapları, o milletin fertleri tarafından, hiç tereddüt etmeksizin vicdani ve hissi bir zevkle yapılır. En büyük milli heyecan işte budur."
    Atatürk, Türk Milleti'nin, başka bir milletin boyunduruğu altında yaşayan bir millet olmasını asla istemiyordu. Bunun için yeni kurulan ülkeyi, güçlü bir çizgiye oturtacak maddi-manevi birçok tedbirler almıştı.
    Atatürk, güçlü bir millet için ilk şartın milli ahlak ilkelerine riayet etmek olduğunu ifade ederdi. İşte bu sebeple milliyetçi ve muhafazakar bir kimlik belirlemiş olan Atatürk, milletin milli ahlakla ahlaklanmasının ancak mukaddes değerlere sadık kalması ile mümkün olacağını anlamış, milletin sahip olduğu onuru korumak için şu sözleri söylemiştir:
    "Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da Hz. Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor."
    Atatürk, milli ahlak anlayışını 'mukaddes bir değer' olarak kabul etmiş, bu inancını birçok defa ifade etmiştir. 1930 yılında kendi el yazısı ile yazarak teslim ettiği notlar arasında da, "Ahlak mukaddestir: Çünkü aynı kıymette eşi yoktur. Ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez" şeklinde bir sözü yer almaktadır.
    DAYANIŞMANIN, BİRLİK VE BERABERLİĞİN OLDUĞU BİR ÜLKE
    "Bütün insanlar bir toplumsal vücudun organlarıdır ve bu sebeple birbirine bağlıdır."
    Bir milleti, millet yapan, fertlerin birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalarıdır. Zira bireyler münferit olarak her ne kadar üstün özelliklere sahip olsalar da dayanışma içinde olmadan tek başlarına bir şey yapamazlar. Bunu çok iyi bilen ve milli ve manevi bir ittifak olduğu takdirde 'kuvvet doğacağını' görebilen Atatürk bu konuda şunları söylemiştir:
    "Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalade iyi işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir, lakin öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar, meğer ki bir hissi umumin amili ifadesi mümessili olsunlar."
    Atatürk'ün fikri ve siyasi politikasına baktığımızda Türk Milleti'nin birlik ve beraberliği için milliyetçi-muhafazakar bir politikayı benimsediğini görürüz. Hatta Atatürk, Türk Birliği derken yurt içinde ve yurt dışında yaşayan tüm Türkleri kastetmiş, aynı zamanda etnik olarak Türk olmadığı halde Müslüman olan ve kendini Türklere yakın gören azınlıkları da Türk olarak addetmiştir.
    Halkın birlik içinde olmasında dinin rolü çok büyüktür. Gerçekten de Müslüman Türk Milleti'nin Kurtuluş Savaşı'yla vermiş olduğu büyük mücadelenin başarıyla sonuçlanmasında en büyük etken, milletin inançlarıdır. Nitekim tarihte de Atatürk gibi birçok lider savaş, kıtlık, açlık gibi zor anlarda halkı manevi değerlere yönlendirmiş, ancak bu şekilde dayanışma sağlayarak zorlukları yenmişlerdir.
    Kuran'da Allah, 'Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın' (Al-i İmran Suresi, 103) şeklinde buyurarak Müslümanlara işbirliği içinde hareket etmelerini emretmiştir. Bir saldırı karşısındaki örnek Müslüman davranışını ise, '... (onlar) haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır' (Şura Suresi, 39) ayetinde açıklamıştır.
    Bir başka ayette Allah, "Şüphesiz Allah Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever" (Saff Suresi, 4) şeklinde buyurmaktadır. Allah yolunda, vatan ve millet için bir bina gibi kenetlenmiş olarak verilen mücadelenin başarılı olacağına inanan Atatürk de, Kurtuluş Savaşı boyunca ve sonraki dönemde ısrarla milli birlik üzerinde durmuştur.. "Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz" diyerek milli birliği güçlü olan ulusların her zaman kuvvetli olacağını belirtmiştir:
    "Bir insan, kendini milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli olur bilir misiniz. Bunu tarif müşküldür. Eğer ben, izahata izhar-ı acz edersem, beni mazur görünüz."
    KADINLARA DEĞER VEREN BİR MİLLET
    "Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, herşeyin üstünde yüksek mevkide, herşeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır."

    Atatürk'ün kadınlara verdiği değeri, toplumun bekasında kadının yerini ve önemini vurgulayan konuşmalarında açıkça görmek mümkündür.

    Toplumsal yaşamın başlangıcı olan aile hayatının, toplumun psikolojik ve sosyal yapısının şekillenmesinde önemi çok büyüktür. İslam Dininin aileye verdiği değeri ve bir milletin sürekliliği için din, aile, ahlak gibi kavramlara sahip olmasının gerekliliğini bilen Atatürk de ailenin kutsiyetine inanır, toplumun bekası için aileye ve manevi değerlere sahip çıkılmasının gerekliliğini bilirdi.
    Din, ahlak ve aile müesseselerine sahip çıkan Atatürk, ailenin temeli sayılması gereken Türk kadını ile toplum arasında bir köprü kurmak istemiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, erkekle eşitlik ve kadınların medeni ve siyasi haklarına kavuşması gibi haklar tanınmasını sağlamıştır.
    Atatürk'ün kadınlara verdiği değer, İslam ahlakının bir yansımasıdır. Zira İslam, kadına büyük değer veren bir dindir. Kuran indirilmeden önceki dönem, kadına değer verilmeyen, onu ikinci sınıf gören bir zihniyetin hakim olduğu dönemdi. Ancak İslam Dininde kadına pek çok hak verilmiş ve kadınlar üzerindeki baskılar kaldırılmıştır. Kuran'da insanların birbiri arasında hiçbir üstünlüğün olmadığına, üstünlüğün ancak Allah katında ve takva ile olduğuna dikkat çekilmiştir.

    Kadının ahlaki durumunun toplum için ne derece önemli olduğunu bilen Mustafa Kemal, bu bilinci Türk Milleti'ne de aşılamak için çalışmıştır.

    Atatürk, kadının değer görmediği, ikinci plana atıldığı bir dönemde, kadınların haklarını korurken İslam Dininden ilham aldığını ima ederek şöyle demiştir:

    "Bizim dinimiz hiçbir zaman kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir. Allah'ın emrettiği şey, Müslüman kadının ve Müslüman erkeğin beraberce bilim ve kültürü aramak, nerede bulursa oraya gitmek ve onu edinmek mecburiyetidir... Türklerin sosyal yaşamında kadınlar bilimde kültürde ve başka alanlarda asla erkeklerden geri kalmamışlardır. Belki daha da ileri gitmişlerdir."
    İyi bir aile terbiyesi almış olan Mustafa Kemal, kadının ahlaki durumunun toplum için son derece önemli olduğunu bilerek, kadının ahlakı bozulduğunda toplum yapısının da yara alacağına dikkat çekmiş, "sefil olursa kadın, alçalır beşer" sözünü hatırlatarak bu tehlikeye karşı halkı uyarmıştır.
    AHLAKİ DEĞERLERİN KORUNMASI İÇİN BAĞIMSIZ BİR TOPLUM
    Türkler tarih boyunca, hürriyet ve istiklale sembol olmuş bir millettir. 'Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir' diyen Atatürk de Müslüman Türk Milleti'nin özgürlüğünden asla ödün vermemeyi kendine şiar edinmiştir.
    Nitekim insanın fıtratı da bunu gerektirir. Allah, insanları Kendine kulluk edecek şekilde yaratmış, bunun dışında herkesin özgür olacağı bir düzen var etmiştir. Bu nedenle Atatürk, Türk Milleti'nin bağımsızlığını tehdit eden unsurlara karşı büyük bir mücadele vermiştir. Ülkemizin yabancı ülkelerin sömürgesi, mandası veya doğrudan bir parçası haline getirilmesinin konuşulduğu bir dönemde, büyük bir kararlılıkla bunlara karşı koymuş ve Milli Mücadele'yi başlatmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek bir milletin bekası için mutlaka o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olabilmesinin gerektiğini belirtmiştir.
    IRK VE SINIF AYRIMCILIĞININ YAPILMADIĞI BİR TOPLUM
    "İslam hayatı topluluğunda hiç kimsenin bir sınıfı ayırarak (özel davranarak) korumasını sürdürmeye (koruyup-gözetmeye) hakkı yoktur."
    Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar, birbirlerini ırk, soy, dil, din, cinsiyet gibi özelliklerle değerlendirir, kendi oluşturdukları yapay kavramlarla çeşitli sınıf ayrıcalıkları yaratırlar. Oysa Allah tüm insanları eşit olarak yaratmıştır. Hiç kimse ırk, renk ve soyca birbirinden üstün olamaz.

    Atatürk'ün herkese eşit davranan bir önder olması birlik ve beraberliği sağlamış ve Türk Milleti'nin mücadelesinde başarılı olmasında etken olmuştur.

    Allah Kuran-ı Kerim'in Hucurat Suresi'nde üstünlüğün ancak takva ile olacağını şöyle bildirmiştir:
    "Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)
    İmtiyazsız, sınıfsız halktan oluşan bir millet inşa etmeyi düşünen Mustafa Kemal, herkesin eşit olduğuna inanır, her zaman ayrımcılığa karşı çıkardı. Atatürk'ün milliyet anlayışı da insan şahsiyetine ve hürriyetine değer üzerine kuruludur. Bu anlayış Türk Milleti'nin savaşlarda ve verdiği diğer mücadelelerdeki başarısında önemli rol oynamış, haksızlık ve esarete karşı milletçe başlatılan bir harekete neden olmuştur.
    Bir dergide Atatürk'ün bu üstün özelliği ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:
    "Atatürk millet kavramını izah ederken fiziki anlamda bir ırk anlayışından asla söz etmemişti. Onun gözünde millet, bir kan, bir ırk, bir biyolojik olgu değil, tarihi sosyolojik ve özellikle de kültürel bir realitedir."





    Harun Yahya


    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ

  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Atatürk Hakkında Gazetelerde Çıkan Makale, Yazı ve Haberler


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02.05.12, 19:51
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.03.12, 22:03
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.03.12, 22:00
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 30.12.11, 01:43
  5. Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 30.10.10, 17:34

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.