Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

Konu: Sömürgecilik - Sömürgecilik Nedir? Sömürgecilik Hakkında - Sömürgecilik Tanımı

  1. #1
    LaDy
    Sponsorlu Bağlantı

    Yeni Sömürgecilik - Sömürgecilik Nedir? Sömürgecilik Hakkında - Sömürgecilik Tanımı

    Sponsorlu Bağlantı

    Sömürgecilik - Sömürgecilik Nedir? Sömürgecilik Hakkında - Sömürgecilik Tanımı


    SÖMÜRGECİLİĞİN TANIMI

    Sömürgecilik ansiklopedilerlerde; daha çok ekonomik, ticarî,
    siyasi ve dinî amaçlarla güçlü bir devletin diğer devlet veya toplumlar üzerinde
    maddî, manevî bir kontrol ve nüfuz kurmasi veya üstünlük sağlaması
    hareketi; olarak geçiyor. Osmanlıca da müstemlekecilik, Bati dillerinde ise
    koloniyalizm terimi ile karsilanmistir. Bir ülke vatandaşlarının başka bir
    ülkede kurdukları yerleşme birimlerine de koloni denmiştir. İnsan
    topluluklarının devlet seklinde de örgütlendikleri eski çağdan bu yana
    çesitli sömürgecilik uygulamalarina rastlamamiza ragmen, sömürgecilik
    haraketinin baslangiç tarihini belirlemede bir hayli zorlanıyoruz.
    Ihsan Süreyya Sirma; ya göre, kelime olarak olmasa bile vakıa olarak
    sömürü sistemi Adem (as.) oğlu Habil’in kardeşi Kabil tarafından
    öldürülmesinden buyana mevcuttur. Sirma’ya göre Kabil, kendisine ait
    olmayan bir hakki (kendi kız kardeşini), gasbetmek için kardeşi Habil’i
    sömürmek istedi, Habil de karşı durunca onu öldürdü. İşte bu katl
    olayından beri, sömürü, yada sömürü düzenleri varolagelmiş ve de rakip
    tanımadıkları için rakip olabilecekleri ihtimal dahilinde olanlarda hemen
    elimine edilerek bu tehlike bertaraf edilmiştir.
    Fenikeliler, Persler, Roma İmparatorluğu gibi devletler, yaşadıkları
    dönemde Akdeniz bölgesine ve Avrupa’ya koloniler kurarak sömürmüşler.
    Bunlardan en kapsamlı faaliyeti Roma İmparatorluğu yapmış ve gerek
    Avrupa’da gerekse Avrupa dışında egemenlikler kurmaya çalışmışlar. Nitekim
    Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Avrupa’da değişik prenslikler
    ortaya çıkmış ve sömürgecilik hareketi başlatılmış.

    15. yy sonlarına doğru Asya’dan Avrupa’ya ulaşan kara yollarına
    müslümanlar, Akdeniz’de ise Cenevizler hakim olmuşlar. Avrupa’daki
    İmparatorluklar bundan rahatsızlık duyunca, Afrika ve Asya’ya ulaşmak
    isteyen maceraperest denizcilere büyük destekler vermeye başlamışlar.
    Keşifler çağı olarak adlandırılan bu dönem sömürgecilik hareketinde yeni
    bir asama ortaya koymuş. Portekiz ve İspanya kraliyetinin desteğiyle
    denizlerde ve karalarda terör estiren bu seyyahlar, bir yandan Afrika
    kıyılarına, oradan güney Asya’ya ve kısa zaman sonra da Amerika’ya
    ulaşarak, deniz kıyılarında koloniler kurdular.
    Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, belaların, acıların, katliamların,
    sefaletin, büyük yıkımlar getiren savaş ve çatışmaların yüzyılıydı. Milyon-
    larca insan bir hiç uğruna, sapkın ideolojilere hizmet adına öldürüldü, kat-
    ledildi, açlığa ve ölüme terk edildi, bakımsız, evsiz barksız, korumasız
    bırakıldı. Milyonlarcası, hayvanlara bile reva görülmeyecek,insanlık
    dışı muamelelere maruz kaldı. Tüm bu acıların ve belaların altında ise
    hemen her zaman despotların ve diktatörlerin imzası oldu: Stalin, Lenin,
    Trotsky, Mao, Pol Pot, Hitler, Mussolini, Franco… Bu isimlerden kimi aynı
    ideolojiyi paylaşırken, kimi de birbirine ölümüne düşmandı.İdeolojilerinin
    birbirlerine karşı olması nedeniyle kitleleri çatışmaya sürüklediler,
    kardeşi kardeşe düşman ettiler, savaşlar çıkarttılar, bombalar attırdılar,
    arabaları, evleri,dükkanları yakıp yıktırdılar, mitingler düzenlettiler,
    ellerine silah vererek hiç acımadan gençleri, yaşlıları, kadınları, ço-
    cukları, erkekleri öldüresiye dövdürttüler,kurşuna dizdirdiler…,

    Sırf başka bir fikri savunuyor diye bir insanın yüzüne silah doğrultup,
    gözlerinin içine bakarak öldürebildiler, başını ayakları ile ezebilecek kadar,
    acımasızlaşabildiler, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları evlerinden,
    yurtlarından sürdüler....
    Geçtiğimiz yüzyılın belalar tablosu özetle böyledir. Karşıt fikirleri
    savunan birkaç ideoloji ve bu ideolojilerini savunmak uğruna insanlığı
    acıya ve kana boğan insanlar…. İnsanlığa karanlık günler yaşatan bu ide-
    olojilerin başında faşizm ve komünizm gelir. Bunlar birbirine düşman ve
    birbirini yok etmeye çalışan fikirler olarak görülür. Ne var ki, ortada son
    derece ilginç bir gerçek bulunmaktadır: Bu ideolojilerin hepsi tek bir
    fikri kaynaktan beslenmekte, o kaynaktan güç ve destek almakta ve o
    kaynak sayesinde kitleleri ikna ederek ,kendi saflarına çekebilmektedirler.
    Bu kaynak, ilk bakışta kesinlikle dikkat çekmemiş, bugüne kadar hep perde-
    nin arkasında kalmış, insanlara hep masum görünen yüzünü göstermiştir. İşte
    bu kaynak materyalist felsefe ve onun tabiata uyarlanmış hali olan DARWINİZM'dir


    AVRUPAÎ VAHŞETİN ADI: SÖMÜRGECİLİK
    Batının sömürü faaliyeti iki ana gruba ayrılarak incelenebilir. Bunlardan
    birincisini iç sömürü ikincisini ise dış sömürü olarak ifade edebiliriz. İç
    sömürü, Avrupa’nın bizatihi kendi insanına yönelik olarak gerçekleştirdiği
    sefaletleştirme ve ölüme terketme faaliyetidir. Genellikle dış dünyaya yönelik
    sömürü faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği dönemlerde yoğunlukla
    uygulanmıştır. Kendilerinden başka yerlerin sömürgeleştirildiği dönemlerde ise
    bu tür sömürü azalmış yerini dış sömürüye bırakmıştır. Dış sömürü ise ya daimî
    sömürgeleştirme şeklinde tecelli etmiş ya da geçici, fırsatlara bağlı olarak
    uygulanmıştır. Zamanımızda ise bu tür doğrudan sömürgecilik faaliyetinin yerini,
    kültürel emperyalizm aracılığıyla gerçekleştirilen ve adına küreselleşme denilen
    yapılanma ile, dolaylı olarak gerçekleştirilen sömürgecilik almıştır.
    KENDİNİ YİYEN BATILI YA DA “HOMO HOMİNU LİPUS” ÇAĞI
    Batı tarihinde iç sömürünün yaygın olarak gözlendiği ve daha çok ön plâna çıkan
    dönem kölelik çağı olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu çağda dünyanın bir çok
    bölgesinde köleliğin görülmesine rağmen, batılı kendi tarihini aklaştırma ve
    şirin gösterme çabası içerisinde, köleliğin en yoğun olarak yaşandığı, birer
    şehir devletleri olan “Polis”leri demokrasinin beşiği olarak göstermiştir. Antik
    Yunan demokrasisi olarak ifade edilen bu dönem öylesine idealize edilmiş ve
    anlatılmıştır ki, ütopik devletlerdeki ilişkiler sistemini bile geride
    bırakmıştır. Halbuki söz konusu dönemde tam bir kölecilik uygulama ve zihniyeti
    hâkimdir. Dönemin filozofları da böyle bir ilişkiler sisteminin çerçevesini
    sunmakta ve fikrî temellerini ortaya koymaktadırlar. Nitekim efsaneleştirilmiş
    olanı bir tarafa bırakıp Antik Yunan demokrasisine baktığımızda, demokrasinin
    yaşandığı yer olarak kabul edilen Atina sitesinde, Platon ve Aristo gibi
    düşünürler, her insanı “insan” olarak kabul etmeyen kölelik rejimini korumakta,
    aristokrasiye doğru yönelmektedirler. Karl Popper’ın deyimiyle Platon “açık
    toplumun düşmanı” olarak ortaya çıkmaktadır. Düşüncede karşı olunan demokrasi
    uygulamada da kelime mânâsına dahi ters düşen bir biçimde azınlığın çoğunluk
    üzerindeki tahakkümü şeklindedir. Azınlık ki bunların dışında kalanların bir
    çoğu (köleler) insandan dahi sayılmamaktadır.
    Avrupa’da insana bağlı köleliğin sona ermesiyle birlikte bunun yerini toprağa
    bağlı kölelik (serflik) almıştır. Artık köle ancak toprakla birlikte alınıp
    satılabilen bir varlıktır ve her şeyiyle birlikte toprak sahibine bağlıdır.
    Feodal dönem olarak adlandırılan bu çağda, Avrupa defalarca kitleler halinde
    ölümlere sahne olmuştur. Böyle bir sömürü sisteminde artan nüfusu besleyemeyen
    sistem, nüfusun önemli bir kısmını ölüme terk etmek suretiyle üzerindeki
    ağırlığı atmıştır.
    Nitekim nüfus artarsa veya azalırsa, her şey değişmektedir. Eğer insanlar daha
    kalabalık hale gelirlerse, üretim ve mübadelede artış meydana gelmekte;
    işlenmeden duran ormanlık, bataklık veya tepelik toprakların sınırında ekim
    alanlarının ilerlemesi; imalâtın ilerlemesi, köylerin ve bundan da sık olarak
    şehirlerin büyümesi gerçekleşmektedir. Ancak bunun yanında olumsuz etkileri de
    olmaktadır ki en önemlisi, artan miktarda bir aşırı insan yükü, toplumların
    beslenme imkânlarını aşmaktadır. Dolayısıyla salgınlar ve kıtlıklar (önce
    birincisi belirmekte, sonra da ikincisine refakat etmektedir), beslenecek
    boğazlarla, zor sağlanan iaşeler arasındaki iş gücü ile istihdam imkânları
    arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadırlar. Çok büyük kalabalıktaki bu
    ayarlamalar, eski rejim yüzyıllarının güçlü hattını meydana getirmektedirler. Bu
    dalgalanmalar, Batıda; 1100-1350 arasında uzun bir nüfus artışı, 1450-1650
    arasında bir başkası ve 1750’den itibaren artık gerileme içermeyen bir diğer
    yenisi olarak görülmektedir.2
    Her nüfus gerilemesi belli sayıda meseleleri çözmekte, basınçları yok etmekte,
    hayatta kalanları ayrıcalıklı hale getirmektedir. Bu, ayağı kırılan atın
    öldürülmesi gibi bir ilâçtır, ama gene de bir ilâçtır. XIV. yüzyılın ortasındaki
    Kara Veba’dan ve onu izleyen ve onun darbelerini daha da ağırlaştıran
    salgınlardan sonra, miraslar birkaç kişinin ellerinde yoğunlaşmıştır. Yalnızca
    iyi topraklar işlenmiş (daha az zahmetle, daha çok verim), hayatta kalanların,
    hayat standardı ve gerçek ücretleri yükselmiştir. Böylece Batıda 1350-1450
    arasında, köylünün ataerkil ailesiyle birlikte, boş bir ülkenin efendisi olacağı
    bir yüzyıl başlamıştır; vahşi ağaç ve hayvanlar, eskinin müreffeh kırlarını
    işgal etmiş durumdadırlar. Fakat insanlar kısa bir süre sonra yeniden çoğalacak,
    vahşi hayvan ve bitkilerin ondan aldıklarını yeniden fethedecek, tarlaları
    taşlardan temizleyecek, ağaç ve makilerin köklerini sökeceklerdir ve bizzat bu
    ilerleme onların omuzlarına çökecek, sefaletini yeniden yaratacaktır. 1560 veya
    1580’den itibaren İspanya, İtalya ve muhtemelen tüm Batı’da olduğu gibi,
    Fransa’da da nüfus yeniden çok fazla hale gelmiştir. Monoton tarih yeniden
    başlamış ve kum saati tersine dönmüştür.3
    Ancak ayağı kırılan atın öldürülmesi gibi bir çare olarak ifade edilen,
    insanların ölüme terk edilmeleri son derece acı ve vahşet dolu sahnelerle
    gerçekleştiği gibi ayak kendiliğinden kırılmamış, sömürenler tarafından bu
    insanlar böyle bir akıbete sürüklenmişlerdir. Nitekim bu sahnelerden biri, bu
    hususta bize vahşetin boyutlarını yeterince göstermektedir:
    “Şiddetli yağışlardan ötürü ve tarlalardaki ürünlerin güçlükle kaldırılabilmesi,
    çoğu yerde de yok olup gitmesi yüzünden, buğday ve tuz kıtlığı yaşandı.
    İnsanların sağlığı bozulmaya başladı ve sakatlıklar oluştu. Her gün o kadar çok
    insan ölüyordu ki, ortalık kokudan geçilmez oldu...
    İrlanda’da acı günler 1318’e değin sürdü ve alabildiğine şiddetlendi, çünkü halk
    kilise avlularındaki mezarlardan ölüleri çıkarıp yediler... Polonya ve Sibirya
    gibi Slav ülkelerinde kıtlık ve ölümler 1319 yılında bile kol geziyor ve
    yamyamlığın hâlâ gündemde olduğu söyleniyor. Anne-babalar çocuklarını, çocuklar
    anne-babalarını öldürdüler ve idam edilmiş suçluların cesetleri sehpalardan
    kapışıldı”4 Bu sahneleri göz önünde bulundurduğumuzda Thomas Hobbes’un “homa
    hominu lipus” yani “insan insanın kurdudur” sözünün niçin söylendiği
    anlaşılmakta -her ne kadar kurt leş yemese de- bu ifadenin Avrupalı için ne
    kadar doğru olduğu görülmektedir.
    Yine bu dönemde kıtlığın boyutlarını ve aç kalanların nasıl ölüme terk
    edildiklerini göstermesi bakımından şu hadise zikredilmeye değerdir.
    “..... Kıtlık durumunda, onun için kente göç etmekten, orada olabildiğince
    yığılmaktan, sokaklarda dilenmekten, tıpkı Venedik veya Amiens’de XVI. yüzyılda
    bile olduğu gibi orada ölmekten başka bir çözüm yoktur. Kentler bir süre sonra,
    yalnızca yakın çevrelerinin ihtiyaç içindeki insanlarının olayı olmayıp, aynı
    zamanda da bazen çok uzaklardan gelen gerçek fakir ordularını harekete geçiren
    bu istilâlara karşı kendilerini korumak zorunda kalmışlardır. Troyes kenti
    1573’te, kırsal alanında ve kendi sokaklarında, paçavralar içinde, bit ve
    pireyle kaplı, aç “estrangers”, yabancıların zuhur ettiğini görmüştür. Bunlara
    buralarda ancak 24 saat ikamet izni verilmiştir. Fakat burjuvalar kısa bir süre
    sonra, bizzat kentteki ve yakınlardaki kırsal alanlardaki sefiller arasında bir
    halk ayaklanması tehlikesinden kaygılanmışlar, adı geçen Troyes kentinin
    zenginleri ve yöneticileri bu durumdan kurtulmak için toplantı yapmışlardır. Bu
    toplantının kararı, bunları kent dışına atmak yönünde olmuştur. Bunu yapabilmek
    için, oldukça bol miktarda ekmek pişirtmek, bunları dağıtmak üzere fakirleri
    kapılardan birinin önüne toplamak gerekecektir. Onlara sır vermeden, herbirine
    ekmeğini ve bir miktar parayı dağıtırken, bunlar bu kapıdan dışarı
    çıkarılacaklardır, sonra en sonuncusu da çıkınca, kapı kapatılacak ve surların
    üstünden onlara hayatlarını kazanmak üzere Allah’a başka bir yerde gitmeleri ve
    Troyes’a gelecek hasattan önce dönmemeleri söylenecektir. Yapılan iş de bu
    olmuştur. Dağıtımdan sonra Troyes kentinden kovulan fakirler iyice korkuya
    kapılmışlardır...
    Burjuva vahşeti XVI. yüzyılın sonuyla birlikte, ondan da fazlası XVII. yüzyılda
    ölçüsüz bir şekilde ağırlaşacaktır. Sorun: fakirleri zarar veremez duruma
    getirmek. Paris’te ezelden beri hasta ve sakatlar hastanelere sevkedilmekte,
    sağlamlar ise, ikişer ikişer zincire vurulmuş olarak ağır ve iğrenç bir iş olan,
    kentin çukurlarının temizlenmesine yollanmaktadırlar. İngiltere’de kraliçe
    Elizabeth’in saltanatının sonundan itibaren poor laws ortaya çıkmaktadır, bunlar
    fiilî olarak fakirlere karşı yasalardır....”5
    Bütün bu süreç içerisinde Hıristiyan Avrupa önce kendi kendini sömürgeleştirme
    işini tamamlamıştır. Dinî sınırlarını gelecek beş yüzyıl için saptamıştır.
    Yakalamış olduğu ilk fırsatta kendi içindeki “öteki”lere kefen giydirmeyi
    seçmiştir. Nitekim Müslümanların durumu 1494’ten itibaren bozulmaya başlamıştır.
    1499 yazında Granada nüfusunun ezici çoğunluğunun hâlâ Müslüman olduğunu ve
    “elches”in -1491 anlaşmalarının güvenceler verdiği, Müslüman olmuş
    Hıristiyanlar- burada hâlâ serbestçe yaşadıklarını fark eden katolik krallar,
    sadık dostları Talevera’yı görevden almışlar ve yerine Cisneros’u
    geçirmişlerdir, o da Müslüman çocukları vaftiz ettirmiştir.6 Bununla da
    kalınmamış büyük bir çoğunluğu katledilmiştir. Nitekim, X. yüzyılda
    İspanyolların büyük bir çoğunluğu Müslümanken, 1600’de, İspanya nüfusunun sekiz
    milyon olduğu tarihte, Hıristiyanlaştırmaya karşı direnişi sürdüren
    Müslümanların yalnızca sekiz yüz bin dolayında olduğu sanılmaktadır. Bunlardan
    yaklaşık altı yüz bini Kuzey Afrika’ya gönderilmek üzere yurtlarından kovulmuş,
    dört yüz elli bin kadarı kötü yolculuk şartlarında hayatını kaybetmiş ve
    bunların servetlerine el konulmuştur.7 Bu süreç içerisinde yapılan katliamlar
    sadece Müslümanlar üzerine olmamıştır. Benzeri vahşete Yahudiler de maruz
    kalmıştır. Şu satırlar mevcut durumu çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir:
    “İsrail oğullarının İspanya’daki sayıları, ihtişamlarının yağmalandığı yılda üç
    yüz bindi; ve malları ile gayrimenkul ve menkul servetlerinin ve yaptıkları bol
    miktardaki hayrın değeri binlerce kere bin saf altından daha fazlaydı, bu
    zenginlikleri felâket günleri için saklıyorlardı ve bugün, sürgüne
    gönderilmemizden ve harap edilmemizden dört yıl sonra her şey acı bir şekilde
    sona erdi, çünkü onlardan yaklaşık on bin erkek, kadın ve çocuk kaldı; ve
    zenginliklerini ve doğdukları ülkeden kendi elleriyle getirdikleri her şeyi
    sürgün yerlerinde bitirdiler.”8
    Bu dönemde Yahudilere dünyanın hiçbir yerinde yaşama imkânı tanınmazken, onlara
    sadece Türklerin kucak açmaları oldukça dikkate değerdir. Zira Osmanlı ıstırap
    içerisindeki bu insanlara şefkat elini bir an bile tereddüt etmeden uzatmıştır.
    Böyle bir yardımın önemini kavramak bakımından, bu insanların başka yerlerde
    nasıl bir karşılama merasimine tabi kaldıklarını bilmek gerekir. İşte bunlardan
    sadece birisini zikretmek, sanırız yeterli olacaktır:
    Provence yakınlarında, yanında açlıktan ölen yaşlı babasının bulunduğu bir
    Yahudi var, bu kişi lokma ekmek dileniyor, bu yabancı toprakta kimse bunu ona
    vermeyi istemiyordu. Bunun üzerine bu adam yaşlıyı yeniden canlandırmak üzere en
    büyük oğlunu ekmek karşılığında satmaya gitti, ama babasının yanına döndüğünde
    onun cesedinden başkasını bulamadı. Üstünü başını parçaladı ve oğlunu geri almak
    için fırıncıya gitti, ama fırıncı çocuğu ona geri vermek istemedi. İç parçalayan
    çığlıklar attı ve acı gözyaşları döktü, yardımına kimse gelmedi”9
    Yaşanan ıstırap dolu sahneler, sadece bu yüzyıllara ait değildir. Oldukça yakın
    sayılabilecek tarihlerde bile bu ve benzeri sahneleri görmek mümkündür. Nitekim
    1780’lı yıllardaki Paris, hiç de geçmişi aratmamaktadır:
    “Paris’te 1780’lı yılların ötesinde, her yıl ortalama 20.000 kişi ölmektedir.
    Bunların 4000’i hayatlarını hastahanede bitirmektedir; “kaba bezlerin içine
    dikilen” bu ölüler Clamart’ta sönmemiş kireçle sulanan ortak bir çukurun içine
    karmakarışık bir şekilde gömülmektedirler. Gerçekte, her gece sürüklenen ve
    Hotel-Diev’den ölüleri güneye doğru taşıyan el arabasından daha ürpertici ne
    vardır?” “Çamura bulanmış bir papaz, bir çan, bir haç”, fakirlerin gerçek
    konvoyu budur. Hastane “Tanrının Evi? Burada her şey sert ve kötüdür”; 5000 ve
    6000 hasta için 1.200 yatak: Yeni gelen, ölen birinin veya bir cesedin yanında
    yanyana yatırılacaktır.
    Ve hayat, henüz başlangıcında daha cömert değildir. Zira Paris 1780’e doğru
    30.000 kadar doğumdan 7-8.000 kadar terkedilmiş çocuk kaydetmektedir. Bu
    çocukları hastaneye bırakmak bir meslekti, adam bunları sırtında “içine üç tane
    alabilecek örtülü bir kutuda” taşımaktadır. Çocuklar kutunun içinde kundaklanmış
    olarak ayaktadırlar, yukarıdan nefes almaktadırlar. Taşıyıcı kutusunu açtığında
    çoğunlukla bunlardan birini ölü bulmaktadır; yolculuğunu diğer ikisiyle
    tamamlamaktadır ve elindekilerden kurtulmak için sabırsızlanmaktadır ve hemen
    ekmek parası olan işine yeniden başlamak üzere geri dönmektedir.”10
    Bu ve benzeri sahnelerin daha nicelerini tarihin sayfaları arasında hiç de
    zorluk çekmeden bulabilmek mümkündür. Ancak Avrupalı sadece kendi
    içerisindekileri değil, dış dünyadaki “öteki”leri de katletmekten bir lahza
    olsun çekinmemiştir.

    DIŞARIDA ARANAN SÖMÜRGE YA DA “KATLİAM ÇAĞI”
    Evvelâ, Haçlı seferleri yoluyla Doğunun gizemli hazinelerine ulaşmak isteyen
    Avrupalıya kapıyı Türkler kapatınca, kendilerine aksi istikamette, çok daha
    uzaklarda, âdeta Türklerden kaçarcasına sömürülecek yerler araştırdılar. Başka
    bir ifadeyle, Avrupa’nın içerisine hapsolmuş bulunan Batılı’nın yeni bir çıkış
    bulması gerekiyordu. Zira, Osmanlı’nın Akdeniz’e olan hâkimiyeti ve
    karayollarını tutmuş oması, tutulan çıkışlar dışında bir yol bulmayı
    gerektirmiştir ki, bu sebeple Ümit Burnu dolaşıldı ve ekmek kadar ihtiyaçları
    olduğu Amerika yeniden keşfedildi. İşte denizaşırı bu yerler sömürünün en
    dehşetli boyutu ile yaşandığı yerlerdi.
    Yeni yerlerin keşfi, kapitalist gelişme doğrultusunda siyasî ortamı hazırladı.
    16. yüzyıla gelindiğinde, feodalizm ve malikane sisteminin egemenliği sona
    ermiştir. Merkezî monarşiler yeni yeni ortaya çıkıyordu. Dahası, denizaşırı
    pazarlar tek bir hükümdarın denetiminde değildi ve Papalık’ın denizaşırı
    pazarlara el koyma çabaları Protestan Reformasyonu’nu körüklemekten başka bir
    işe yaramadı. Kısacası, bir yetki boşluğu vardı ve yükselen tüccar sınıfı bu
    boşluğu enerjik bir biçimde değerlendirerek denizaşırı pazarlarda kapitalist bir
    gelişim süreci başlattı. Hattâ, bu gözü açık ve para canlısı tüccar sınıfının
    can çekişen Avrupa Feodalizminin içine sızmasının, eski düzene vurulan son darbe
    olduğu da söylenebilir. Artık “burjuva”nın egemenliğini sürdüreceği devrin
    temelleri atılmaktaydı.11 İşte bu egemenliğin sağlanması sürecinde yaşanan
    vahşetler ve soykırımlar bugünkü “medeniyet!”in neler pahasına sağlandığını bize
    göstermektedir.
    Avrupa’nın 15. yüzyılda başlayan dünyayı sömürgeleştirme süreci, Portekizli
    Prens Gemici Henrique ile başlar. Kısa bir askerî sefer dışında gemiye hiç ayak
    basmamış olan bu adam, soylu bir prens olarak otoritesi, İsa Mezhebinin Ulu
    Efendisi olarak da gelirini, bilinmeyen karanlık okyanusu Atlantik’i ve
    Afrika’nın batı kıyılarının keşfini yönetmek için kullandı. Portekiz’in güney
    ucundaki tek liman kenti Sapres’te bulunan karargâhından sayısız sefer başlattı.
    Bu seferler sırasında, geçmişte astronom Ptolemais’un yaydığı bir efsaneyi, batı
    yönünde çok uzaklara yelken açan gemilerin dünyanın kenarından aşağı düşeceği,
    güney yönünde iyice uzaklara seyir etmeyi göze alanların ise güneşin dik
    ışınlarıyla kızaracağı efsanesini yıktı.12
    Batılıların Amerika kıtasını tamamıyla sömürgeleştirmeye çabaları, bütünüyle
    neredeyse boş bir toprağı işgal etme meselesi değildi, çünkü bu hadiseyle
    oldukça gelişmiş durumdaki Meksika ve Peru’nun Aztek ve İnka kültürleri de yok
    oldu. Kızılderili ırkının katliamı ise, Batılıların tarihin sayfalarına
    attıkları yeni kara lekelerdi. Elbette bu onların yapmış oldukları ne ilk ne de
    son katliamdı. Zira, bu katliamların arkasında kendisinden başkasını insan
    olarak görmemek yatmaktadır. Bu zihniyetlerini, coğrafî bilgilerini içeren ve
    aslında zihniyetlerinin bir haritası olan, çizmiş oldukları coğrafî haritada
    görmek mümkündür.
    “Yeryüzü burada suyla çevrelenmiş, merkezinde Kudüs ve Avrupa’nın yan yana
    oldukları, yassı bir tepsi gibi gösterilmektedir. Daha uzakta, halkı köpek başlı
    maymunlar, tekerlek ayaklılar ve tekayaklar olan kavurucu ve canavarca bir ülke
    vardır. Son olarak da bütün bunların çevresinde sudan bir halka vardır. Kıta
    tarih’in ne olacağını haber veren simgesel görüş: Avrupa Yeni Kudüs’tür.
    Avrupalılar insan, diğerleri canavardır.”13
    İşte bu çerçevede modern anlamdaki sömürgeleştirme 1492’de başlamıştır.
    Hıristiyan Avrupa geri kalanını belirleyip, ardından adlandırdıktan sonra ele
    geçirmektedir. Bu çerçevede Amerika’ya akın akın gidişte önemli rolü olan şey
    ”altın”dır. Nitekim, Colombus, 1492’de şöyle haykırıyordu: “Altın harika bir
    şey! Ona sahip olan istediği her şeyin efendisidir! Altın sayesinde ruhlara
    Cennetin kapıları bile açılabilir...” Ancak Kolomb’un hayatı yaptıklarının
    diyetini ödeyerek son bulmuştur: “Kolomb hayatının sonlarına doğru Yeni dünyanın
    kıyılarında her gün biraz daha çıldırarak dolaşıp durdu. Gemisinin küpeştesi
    üzerinde asileri astığı bir darağacı bulunuyordu. Onu o kadar sık kullandı ki
    bir ara kendisini zincirleyip Cadiz’e geri götürmek zorunda kaldılar. Son
    seferinde tayfaları uçsuz bucaksız kıyılarda Ganj nehrininin ağzını arayan
    kaptanlarının eklem iltihahından iki büklüm olmuş bir bedenle ve darma dağınık
    saçlarının perdesi altından bakan çılgın gözlerle güvertede toplayarak
    dolaşmasını korkuyla seyrettiler Hindistan’da olduklarını yadsıyanları asmakla
    tehdit etti. Gemiler dolusu köle ve altın eşya gönderdi. “Ey muhteşem altın”
    diye yazdı Kolomb. “Altını alan, her istediğini satın almasını sağlayan bir
    hazineye sahip olur. Onunla dünyaya istediklerini kabul ettirir, hattâ ruhunun
    cennete girmesini bile sağlar” diyordu. Sonunda yoksulluk içinde öldü.”14
    Gerçekten de baharat olmadığı için, altın bu yeni toprakların keşfedilmesini
    meşru kılan yegâne şeydir. 1492’den itibaren Kızılderililerin üzerinde fark
    edilen ve onlardan çalınan altın, izleyen yolculukların masraflarının
    karşılanmasına, baharat satın alınmasına, hükümetlerin denetlenmesine,
    bakanların ve piskoposların istenildiği gibi çalıştırılmasına tek başına imkân
    sağlayacaktır. Ondan giderek daha fazla gerekmektedir. Bir yüzyıldan fazla bir
    süre boyunca, gümüşle birlikte Amerika’nın yegâne ihraç kalemi olacaktır. Yeni
    bir tipten insanların bu kıtaya hücum etmelerini tahrik edecektir; bunlar artık
    denizciler ya da hayâlperestler değil de, servet avcılarıdır. Artık tüccarlar
    değil de çok basit olarak hırsızlardır. 1950’de tapınaklardan çalınan ve
    madenlerden veya nehirlerden çıkartılan toplam altın miktarı otuz ile otuz beş
    ton arasındadır; bu toplama işlemi adalardaki on binlerce Kızılderili’nin
    hayatına mal olmuştur.Öyle ki meselâ Guaxaca madeninde çalışma şartları
    öylesine öldürücüdür ki, madenin çevresinde, çapı iki kilometrelik bir alanda,
    iskeletlerin ve cesetlerin üzerinde yürümek gerekmektedir.16 İşte Koca Akif’in
    “Tek dişi kalmış canavar” şeklinde ifade ettiği medeniyet, bunun gibi
    milyonlarca insanların kemiklerinin üzerine bina edilmiştir. Bu öyle bir yok
    ediş tufanıdır ki, bu tufandan bütün canlılar etkilenmiştir. Katliamın boyutları
    hakikaten korkunç seviyelerde görülmektedir. Zira, insan, hayvan, ağaç vs. canlı
    namına ne varsa, hepsi yok edilmişti. Bu yok edilişin ıstırabını derinden
    hisseden “Kara Geyik” adlı Kızılderili’nin yürek yangınının alevi dudak
    arasından şöyle çıkmaktadır:
    “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek
    tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran
    boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve
    orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına
    gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü
    evet... sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi
    yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”
    Bütün bu katliamlarda din de bir araç olarak kullanılmıştır. 1511 yılında Hatuey
    adlı bir Kızılderili reisi Küba’da küçük çaplı bir direnme hareketi oluşturma
    suçuyla tutuklanmış ve yakılarak idama mahkûm edilmişti. Hıristiyan
    hayırseverliğinin bir örneği olarak da, kendisine sonunda cennete gidebilmek
    için Hıristiyanlığı kabul etmesi salık verilmişti. Hatuey beyaz adamların halen
    cennette olup olmadıklarını sordu ve kendisine bu olasılık konusunda garanti
    verilince de şöyle dedi: “Öyleyse ben Hıristiyan olmayacağım; çünkü insanların
    bu denli zalim oldukları bir yere, bir daha ayak basmaya hiç niyetim yok.”18
    Avrupalı bütün bu katliamları yaparken bir başka şekilde, yaptıklarını
    meşrulaştırma yoluna gitmiştir. Vahşetlerini üzerlerine saldıkları bu insanları,
    aynadaki kendi görüntülerine bakıp “vahşi” olarak nitelendirerek haklı
    olduklarını düşündüler. Bu hususta Duwarmish Kızılderililerinin reisi Seattle
    tarafından Amerikan Başkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılan mektupta, “vahşi”
    olarak nitelendirilen bu insanların vahşetten ne kadar uzak oldukları ve kimin
    böyle bir nitelendirmeyi bihakkın temsil ettiği açık bir şekilde
    anlaşılmaktadır:
    “Sizin şehirlerinizi anlamıyorum. oralarda sessizlik yok ki... Yaprakların
    seslerini, böceklerin vızıltılarını, kuşların ötüşünü ve kurbağaların
    şarkılarını dinleyebileceğiniz yerler yok ki oralarda. Bir Kızılderiliyim ve
    anlamıyorum. Ben, gölü yalayarak gelen rüzgârın sesini, öğlen yağmurunun
    temizliğini ve taze çam yapraklarının kokusunu severim. Hava bizim için
    kıymetlidir. Her şey aynı solunumdan pay alır ve hava tüm canlılar tarafından
    ortak kullanılır. Bu yüzden onu kirletmeyin. Demir at (lokomotif), öldürüp
    çürümeye bıraktığınız binlerce bufalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl?
    anlayamıyorum. Hayvanlar, insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından
    ölmez mi? Toprak bizim anamızdır ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil,
    insan toprağa aittir; insan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece.”19
    Katliamı en derin şekilde yaşayan bir diğer önemli kitle de zencilerdir.
    Sömürgecilik faaliyetinde, zencilerin hayatta kalmasına, ancak onlara ihtiyaç
    duyulduğu müddetçe müsaade edilmiştir. Aksi takdirde öldürülmüşlerdir. Meselâ,
    yerli insanların işbirliğine ve emeğine ihtiyaç duyulmadığı avcılık gibi
    yerlerde öldürülmüşlerdir. Bu uygulamalarda, biyolojik ya da kültürel hor görme
    aracılığıyla da haklı olduklarını ilân etmişlerdir. Bu süreçte zenciler egzotik
    bir faunanın parçası olarak ele alınmışlardır. Öyle ki onlar, eğlence sağlayan
    fakat hiçbir tehdit oluşturmayan bir oyun parkının tabiî malzemeleridir.20 Ancak
    köle ticareti esnasında zencilerin ödediği fatura hayli ağırdır. Amerika’daki
    yerlilerin yok olma durumuna gelmiş olmalarıyla birlikte başlayan ve yüz
    yıllarca süren köle ticaretinin ne kadar insan hayatına mal olduğu kesin
    rakamlarla tespit edilemiyor. Muhafazakâr tahminler Amerika’ya sağ salim varan
    köle sayısının 10 milyon civarında olduğundan yola çıkıyorlar. Atlantik
    üzerindeki sevkiyat sırasında ölüm oranı % 20 dolayındaydı. Afrika’nın içinde,
    kıyı şeridine varmadan önce öldürülen insanların sayısı ise bilinmiyor. En fazla
    kazanç sağlayan, 15 ile 25 yaş arası erkek ve kadınlarla yürütülen ticaretti. Bu
    insanları ele geçirmek için çoğu kez köylerin diğer sakinleri soğukkanlı bir
    şekilde öldürülüyordu. On binlerce insan, iç kesimlerden sahil şeridine doğru
    zoraki yürüyüş konvoylarında can vermekteydi. Tarla ve sürülerinin sürekli
    tehdit altında kalması veya yok edilmesi sebebiyle açlıktan ölenlerin sayısı da
    cabası. Böylelikle 100 milyon kadar insan köle ticaretinin kurbanı olmuş
    olabilir.21
    Böylece “uygarlık” kölecilik aracılığıyla “gelişme”ye, katliam yoluyla
    yerleşmeye başlamaktadır. Bu durum bazı kurtuluş mücadelelerine rağmen, hemen
    her yerde geriye döndürülemez nitelikte olacaktır. Tarih tiranlardan
    kurtulduğunu, ama dillerinden kurtulunamadığını, onların askerlerinden
    kurtulunduğunu, ama mallarından kurtulunamadığını öğretmektedir.”22 Şekil
    değişmekle birlikte, sömürü devam etmektedir.
    SON SÖZ
    Batı’nın yüzyıllardır farklı kıyafetlere bürünerek devam eden sömürü ve
    katliamları, basit ve özür diledikleri için geçiştirilecek bir olgu değildir.
    Temelindeki felsefî desteği ve uygulamaları ile bir bütün olarak
    değerlendirildiğinde, görülmektedir ki, geçmişte olan ve bugün yaşanan boyutları
    ile yarın da tahmin edilebilmektedir. Önceleri “köle”leri, arkasından
    “serf”leri, daha sonra “Kızılderili”leri, bunların soyu tükenince kara talihli
    “zenci”leri, derisini yüzecek kendisinden olmayan insan kalmayınca da “mavi
    yakalılar”ı (işçiler), şimdi de “teneke yakalılar”ı (teknolojik ürünleri ya da
    robotları) kendilerine köle olarak seçtiler. Çıkardıkları sun’î savaşlarla
    katliam arzularını da sürekli olarak yineleyen Avrupalı, kendisine her gün yeni
    bir kurban aramakta, gözüne kestirdiği kurbanını ya yok etmekte ya da kendine
    bağlamaya diğer bir ifadeyle mahkûm etmeye çalışmaktadır.
    Önce Haçlı seferleri ile sonra dünya savaşında bütün gücü ile saldırmasına
    rağmen emeline ulaşamayan, Kızılderililere ya da zencilere reva gördüğünü
    Türklere yönelik olarak gerçekleştiremeyen, kendi vahşetinin derinliğine batmış
    olan Batı, kısa fasılalarla, kendi vahşetini âdeta örtmek istercesine, Türklere
    yönelik soykırım iddialarında bulunmaktadır. Ancak beyhude yere kendi vahşetine
    ortak aramaktadır. Çünkü, Türk milletinin tarih sayfaları ak ve paktır. Yapılan
    ithamlarla asla leke tutmamıştır. Bundan sonra da tutmayacaktır. Zira, bilimsel
    çevrelerce, küçücük bir katliam bulabilmek için yapılan araştırmalar, hep
    Türkler lehine sonuçlanmış, katledilmiş Ermeni aranırken, Ermeniler tarafından
    katledilmiş olan Türklerin toplu mezarlarına rastlanmıştır. Bilimsel çevrelerde
    delillerle boşa çıkmış olan sözde Ermeni soykırımı iddiası, siyasî çevrelerde
    dile getirilmeye başlanmıştır. Ancak bu çabalar da yeni değildir. Lozan’dan beri
    devam eden bir süreçtir. Bu çabaları ilmî delilleriyle birlikte reddederken ilme
    film karıştıranlara, ilmî cevaplara ilâve olarak diyoruz ki, “Türk’ün gerek
    ilmî, gerek siyasî gerekse askerî olarak eli kolu bağlı değildir.”



  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Sömürgecilik - Sömürgecilik Nedir? Sömürgecilik Hakkında - Sömürgecilik Tanımı


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 05.11.10, 19:16
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.10.10, 22:52
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13.10.10, 04:15
  4. PIC Nedir? PIC Hakkında PIC Bilgi PIC Tanımı
    By YıLKı in forum Elektronik Hobi Araçları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 29.10.09, 14:47
  5. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 10.01.09, 19:11

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.