Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
3 sonuçtan 1 ile 3 arası

Konu: 20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

  1. #1
    LaDy
    Sponsorlu Bağlantı

    Yeni 20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

    Sponsorlu Bağlantı

    20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

    tülü:
    MİLLETLER CEMİYETİ


    Birleşmiş Milletler'in temeli sayılabilecek bu organizasyon, I. Dünya Savaşı'nın ardından İsviçre’de 1919'da "Cemiyet-i Akvam" (Milletler Cemiyeti) adıyla kuruldu.
    Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek idi. Bir süre çalıştı fakat fazla bir varlık gösteremedi. II. Dünya Savaşı'nın ardından dağıldı. 6 Temmuz 1932'de Cemiyet-i Akvam, Türkiye'yi üyeliğe davet etmiş, 9 Temmuz'da TBMM Türkiye’nin Milletler Cemiyeti'ne giriş davetini onaylamış ve 18 Temmuz 1932'de Türkiye, Cemiyet-i Akvam'a resmen üye olmuştur.

    Paris Barış Konferansının 25 Ocak 1919'da yapılan toplantısında; uluslararası barışı ve güveni sağlayacak ve devam ettirecek bir Milletler Cemiyeti kurulmasına karar verildi. Bu kararı yerine getirmek için bir komisyon kuruldu.

    Komisyonun hazırladığı sözleşme 28 Nisan 1919 tarihinde Konferans Genel Kurulu'nda kabul edildi ve böylece Milletler Cemiyeti kurulmuş oldu.

    20 yıl süreyle dünya milletlerine hizmet veren bu cemiyet tüm çabalara rağmen İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasını engelleyemedi. Savaş sonrası 18 Nisan 1946'da Cenevre'de toplanan konferans, XXI. Genel Kurul Toplantısıyla cemiyetin dağılmasına karar verdi.

    Her savaş sonrası antlaşmalarına önsöz olarak konması şartını getiren Milletler Cemiyeti Yasası; Bir Başlangıç Bölümü ve 26 maddeden oluşmaktaydı.

    Milletler Cemiyeti'nin Mahiyeti ve Organları

    Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'nin başlangıç bölümünde, cemiyetin genel amaçları ile üyelerinin yüklendikleri sorumluluklar şöyle belirlenmiştir:

    1-Uluslar arasında işbirliği geliştirmek ve uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak için, savaşa başvurmamak konusunda birtakım yükümlülükler kabul etmek,
    2-Gizlilikten uzak, adaletli ve onurlu uluslararası ilişkiler sürdürmek; Hükümetlerce, bundan böyle eylemsel davranış kuralı kabul edilen uluslararası hukuk kurallarına kesinlikle uymak; 3-Örgütlenmiş halkların karşılıklı ilişkilerinde adaleti korumak ve antlaşmalardan doğan bütün yükümlülüklere titizlikle saygı göstermek... ”


    Sözleşmenin 26 maddeden oluşan, üyelik ve örgütün yapısı, barışın sürekliliğini sağlamak, antlaşmalar, uluslararası işbirliği ve uluslararası yönetim, sözleşme hükümlerinin değiştirilmesi gibi hususları belirleyen metnine göre ise:

    1. Cemiyete üye kabulü Genel Kurulun üçte iki çoğunluğunun kararıyla olacaktı (Madde 1).
    2. Cemiyet, bir Genel Kurul, bir Konsey ve bunlara yardım eden bir Sürekli Sekreterlikten oluşacaktı (Madde 2).
    3. Cemiyet üyeleri, barışın sürekliliğini sağlamak için, ulusal silahların en düşük bir düzeye indirilmesi zorunluluğunu kabul ediyorlardı (Madde Karizmatik.
    4. Cemiyet, üyeleri arasındaki çıkacak anlaşmazlıklarda hakemlik yapabilecek ya da bunları Konsey'de inceleyecekti (Madde 12).

    5. Barışın sürekliliğini sağlayan hakemlik antlaşmaları gibi uluslararası yükümlülükler ve Monroe Doktrini gibi bölgesel anlaşmalar, bu sözleşme'nin hiçbir hükmüyle bağdaşmaz sayılmayacaktı (Madde 21).
    6. Savaştan sonra bağımsızlığına kavuşan ve kendi kendilerini yönetme yeteneğinden henüz yoksun halkların oturduğu ülkelere, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar, cemiyet adına yönetimlerine bir mandatör seçilebilecekti (Madde 22).

    Milletler Cemiyeti'nin Başarısızlık Sebepleri


    1. Cemiyetin bünyesinde savaşı önleyici tedbirlerde boşluklar mevcuttu ve yaptırımlar yetersizdi.
    2. Sözleşmenin 10. maddesi mütecavizi tayin etmediğinden, bu madde barışı korumada yetersiz kalıyordu.
    3. Önemli konularda oy birliği prensibinin uygulanması, politik ve hukuki sorunların çözümünü engelliyordu.
    4. Barışı koruyacak ve devamlı kılacak uluslararası zihniyet yetersiz ve noksandı. Habeşistan olayı, 1937 Japon taarruzu ve 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polonya'ya taarruzu ile başlayan II. Dünya Savaşı, Milletler Cemiyeti'ni etkisiz duruma getiren gelişmeler arasında sayılabilir.
    5. Paris Barış Konferansı'nda hazırlanan antlaşmaların bir parçası olması
    6.Amerika Birleşik Devletleri'nin Milletler Cemiyetinden ayrılması, önemli bir uluslarası gücün yitirilmesine ve cemiyetin etkinliğini kaybetmesine neden oldu.
    7-Bir yandan insan haklarını korumaya çalışıp diğer yandan kolonileşme ve manda sisteminin garantisi durumunda olması çelişki yaratıyordu.

    LOCARNO ANTLAŞMASI:
    Alsas-Loren bölgesi yüzünden xıx.yy.da savaşan Fransa 1925 yılına gelindiğinde Almanya’ya olan güvensizliğini gerekçe göstererek yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu bildirdi.Milletler cemiyeti daimi üyesi olan Fransa’nın bu çağrısı üzerine Fransa ile çoğu sınır komşusu olan Almanya,Belçika,Yugoslavya,Polonya ve İngiltere arasında bir antlaşma imzalandı.(1 Aralık 1925)
    Locarno Andlaşması'na göre:
    1)Almanya, batı sınırlarının, yani Fransa ve Belçika sınırlarının kesin Bu devletlerin adlan ve Cemiyete giriş tarihleri için ve sürekli olduğunu kabul ediyordu. Bu konuda bir anlaşmazlık çıkarsa kuvvete başvurulmayacak, sorun Milletler Cemiyeti'ne götürülecekti. İngiltere ve İtalya da bu statünün kefili olacaklardı.
    2) Bütün anlaşmazlıklar barış yoluyla çözümlenecekti.
    3) Bu andlaşma; Almanya, Milletler Cemiyeti'ne üye olur olmaz yürürlüğe girecekti.
    Almanya, Locarno Andlaşması ile yeniden uluslararası işbirliğine girmiş oldu. Alsace-Lorraine'den kesin olarak vazgeçtiğini dolaylı olarak kabul etti. Andlaşmalardan hemen sonra da, 1926'da, Milletler Cemiyeti'ne üye oldu ve böylece yeniden Avrupa büyük devletleri arasına eşit koşullarla girmiş bulundu.
    Bu suretle, Avrupa'da yeni bir dönem başlamış oldu. Bu andlaşmayla kıtada siyasi gerginlik azaldı. Fakat bu da uzun sürmedi.
    İngiltere, Fransa'nın Almanya'ya yaklaşmasından memnun kalmadı. Çünkü bu devlet, Fransız-Alman ittifakıyla Avrupa güçler dengesinin bozulmasını istemiyordu. Diğer taraftan da Fransa, Versailles Andlaşması ile Avrupa'da yeniden güç olarak belirmişti. Bu nedenlerden İngiltere, Almanya'nın doğu sınırları için garanti vermemesini kabul etmiş ve bundan sonra Almanya'ya yardım etmeye başlamıştır. Ayrıca, Fransız-Alman yakınlaşmasına karşılık, İtalya ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

    KELLOGG PAKTI:
    Fransa, Avrupa'daki durumunu güçlendirmek için, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini sıklaştırmaya yöneldi. 1927'de de, bu devlete, aralarında hiçbir zaman savaş etmeyeceklerine dair bir ebedi barış paktı yapılmasını önerdi.
    Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden Monroe politikasına dönmüştü. Fransa'nın önerisi ise, onu yeniden Avrupa sorunlarına çekecek nitelikteydi. Bu bakımdan öneriye yanaşmadı. Buna karşılık Amerika Dışişleri Bakanı Kellogg, Fransa'ya verdiği cevapta, Amerika'nın sadece Fransa ile değil, bütün dünya devletleriyle böyle bir paktın yapılmasından ve savaşın kanun dışı ilan edilmesinden yana olduğunu bildirdi.
    Bu öneri ise, Fransa'nın Avrupa'daki müttefiklerine karşı yüklendiği yükümlülüklerle çelişiyordu. Çünkü Fransa, gerektiğinde müttefiklerine yardım yapmayı anlaşmalarla kabul etmişti. Hiç savaş etmeyeceğini kabul ederse, bunları yerine getiremeyecekti. Bu nedenle Fransa, Amerika'nın bu önerisi karşısında durakladı. Bundan sonra Fransa Dışişleri Bakanı Briand ile Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Kellogg arasında diplomatik yazışmalar başladı.
    27 Ağustos 1928'de Paris'te; Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Çekoslovakya ve Belçika arasında Kellogg Paktı imzalandı. Bundan sonra bütün devletler pakta katılmaya davet edildi. Nitekim aynı yıl içerisinde Pakta, Sovyetler Birliği ve Türkiye (resmi olarak 8 Temmuz 1929'da) de dahil, belli başlı bütün devletler katıldılar.
    Bu andlaşmaya göre:
    1) Taraflar, uluslararası anlaşmazlıkların çözümlenmesi için savaşa başvurmayı kınadıklarını ve savaşı birbirleri ile ilişkilerinde ulusal siyasetin bir aracı olarak kabul etmediklerini ve savaştan vazgeçtiklerini, ulusları adına resmen açıkladılar.
    2) İmzası olan devletler, niteliği ve kökeni ne olursa olsun, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümlenmesi için, yalnız barış yollarına başvurmayı kabul ettiler.
    Böylece Kellogg Paktı ile, savunmaya dayanmayan savaş kanun dışı sayılmış ve devletlerarası ilişkilerde barışçı yollara başvurulması esas alınmıştır. Bu suretle de dünyada bir barış havası sağlanmak istenmiştir.
    Ancak, barışın sürekliliğini sağlamak amacıyla yapılan Kellogg Paktı ve daha önce kurulmuş olan Milletler Cemiyeti, bundan sonra başgösteren uluslararası anlaşmazlıklara pratik bir çözüm getirememiş, biraz sonra da, yeni bir dünya savaşının çıkmasını önleyememiştir. Bunda, büyük devletlerin iç ve dış politikalarında meydana gelen değişme ile gelişmeler de, önemli rol oynamıştır.
    İTALYA'DA FAŞİZM
    Birinci Dünya Savaşı'na büyük ümitlerle giren İtalya,
    1-Savaşta kazanan devlet olmasına rağmen istediklerini elde edememesi
    2-Ekonominin içine düştüğü durum
    3-İşsizliğe bir türlü çare bulunamaması.
    4-Asker kaçaklarının sorun oluşturması
    5-Siyasal partilerin zayıflığı
    Sebeplerinden dolayı faşist bir yönetim altına girdi.

    İtalya'daki bu durum, 1919'da kurulmuş olan Benito Mussolini liderliğindeki Faşist Partisi'nin işine yaradı. 1921 yılında yapılan seçimlerde Faşistler 35 milletvekili çıkardılar ve bundan sonra daha çok taraftar kazanmaya başladılar. İtalya'daki iç çekişmeler, koyu ulusçuluk politikasına dayanan ve Paris Barış Konferansı'nda küçük düşürülen İtalya'yı güçlendireceğini, Roma İmparatorluğu'nu yeniden kuracağını vaat eden Faşist Partisi'ni daha da güçlendirdi. Bunun üzerine 1922'de Kral III. Vittori Emanuel Başbakanlığı Mussolini'yi bıraktı . Böylece İtalya'da Faşist yönetim kurulmuş oldu.

    1.Aşırı ulusçuluğu esas alan Faşist yönetim, kısa süre sonra demokrasiyi kaldırdı
    2.Ülkedeki diğer ırklardan olanları zorla İtalyanlaştırmaya çalıştı.
    Faşist yönetimin Uluslararası Politikaya Etkisi
    1. Dış politikada ise, Akdeniz çevresinde sömürge kurmaya, yani emperyalizme yöneldi.
    2.Mussolini, Akdeniz'e "Bizim Deniz" (mare nostrum) diyordu ve Roma İmparatorluğu'nu yeniden meydana getirmek istiyordu.
    İtalya'nın bu yeni yayılma ve genişleme politikası, çevresinde ve Doğu Akdeniz ülkelerinde huzursuzluk yarattı
    3. Bu arada İtalya, Yugoslavya ve Yunanistan ile toprak yüzünden anlaşmazlığa düştü.
    4.1927yılında Arnavutluk devletini koruyuculuğu altına aldı
    5. Mussolini'nin Anadolu'yu da yayılma alanı içine alma düşüncesi, Türk-İtalyan ilişkilerinde soğukluk yarattı. İtalya'nın bu politikası, 1934'te Balkan Paktı'nın kurulmasında önemli rol oynadı.
    6.Diğer taraftan İtalya, Ortadoğu'ya sokulmaya çalıştı ve Habeşistan'a el attı.
    7.Batıda ise, özellikle Fransa ile diğer sorunların yanı sıra Kuzey Afrika, daha geniş anlamda, Akdeniz egemenliği nedeniyle çekişmeye başladı.

    ALMANYA'DA NASYONALİST SOSYALİZM(NAZİLERİN YÜKSELİŞİ)
    Almanya’da Nasyonal Sosyalizm’in ortaya çıkışını hazırlayan ortam ile İtalya’da Faşizmin içinde belirdiği ortam arasında büyük benzerlikler vardır.Bu dönemde Almanya toplumsal siyasal ve ekonomik sıkıntılar içinde bulunuyordu.I. Dünya Savaşı’ndan yenik bir ülke olarak çıkmış,İmparator II. Wilhelm ülkeden kaçmıştı.Hükümet,savaş sonrası bir ülkenin sorunları karşısında yetersiz kalıyordu.Yenik bir ülkede,işsizlik sorunu,yüksek enflasyon demokratik ilkelerin üretim biçiminin yürümesini sağlayamıyordu. Bu bakımdan toplumsal koşullar İtalya’daki durumun tekrarı gibiydi.Almanya’da savaş bitince “Alman İşçi Partisi” diye yeni bir siyasal parti kurulmuş ve bu kuruluşa gerçek mesleği boyacılık ve dekorasyonculuk olan Adolf Hitler adlı bir kişi girmişti.Çok geçmeden Hitler,partide etkili olmuş ve partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirmişti. Hitler Almanların yaşamadığı birçok ülkeyi kendi sınırlarına katmak istemektedir.

    "Genel politikanın tek amacı, politik gücün tekrar ele geçirilmesidir. Tüm devlet yöne timinin bu amacın gerçekleştirilmesine yöneltilmesi zorunludur.
    1. İçte: Almanya'daki halihazır iç politik durumun tam tersine döndürülmesi. Amaca aykırı düşen herhangi bir düşünce tarzının faaliyetinegöz yumulmaması... Gençlikte ve millette, bizi yalnız ve ancak savaşın kurtarabileceği fikrinin yerleştirilmesi... En sert şekilde otoriter devlet yönetimi...
    2. Dışa Yönelik: Hitler’in dış siyasası üç aşamada gelişmiştir.
    a)Versailles zincirlerinin kırılması,
    b) Bir millet bir devlet ilkesinin gerçekleştirilmesi,yani Almanya’nın sınırları dışında yaşayan tüm Almanların birleştirilmesi ve tek devlet altında toplanması
    c) Yaşam Alanı:u Nazi Alman emperyalizminin yeni adı idi.Hitler Almanların yaşamadığı birçok ülkeyi kendi sınırlarına katmak istemektedir

    3. Ekonomi: Köylü kurtarılmalıdır! Yerleştirme (iskân) politikası...
    4. Alman Silahlı Kuvvetlerinin kurulması politik gücün yeniden elde edilmesi amacına ulaşılması için en önemli koşuldur. Genel askerlik yükümlülüğü yeniden konulmalıdır.... Doğuda yeni yaşam alanının ele geçirilmesi ve buranın acımasızca Germenleştirilmesi..."*.
    Hitler, Almanya içte yeniden güçlenmeye başlayınca, dışta da aktif bir politika izlemeye başladı. Almanya dışında kurulan Nazi partilerini destekledi ve onlardan dış politikası yönünden yararlanma yolunu tuttu.
    Nazi Yönetiminin Ulusalararası politikaya Etkisi
    1-Versailles Andlaşması'nın koyduğu sınırlayıcı durumu ortadan kaldırdı.
    2-1934 te Alman ordusunun toplam kuvvetini 100.000'den 240.000'e yükseltti.
    3- 1936'da Locarno Andlaşması'ndan ayrıldı ve askersiz alan olan Ren bölgesini işgal etti.
    Almanya'nın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dengeyi bu şekilde zorlamaya ve değiştirmeye yönelmesi, bu dengenin ve statükonun sürmesinde yararı olan diğer devletleri Almanya'ya karşı harekete geçirdi. Bu da, devletlerarası yeni ve önemli sorunlar ile anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden oldu.



  2. #2
    LaDy

    Standart Cevap: 20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

    İSPANYADA İÇ SAVAŞLAR VE FAŞİST YÖNETİM
    17 Temmuz 1936 - 1 Nisan 1939 tarihlerinde İspanya'da milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçek iç savaş gerçekleşmiştir.. Savaş, 17 Temmuz 1936'da General Francisco Franco'nun komutasındaki milliyetçi güçlerin seçimle işbaşına gelen Cumhuriyetçi "Halk Cephesi" koalisyonuna karşı ayaklanmasıyla başlamıştır. Üç yıl süren ve İspanya'da çok fazla yıkıma yol açan iç savaş, 1 Nisan 1939'da milliyetçilerin zaferi ile sonlanmıştır. Savaşın sonucunda İspanya'da Franco'nun, 1975'deki ölümüne kadar sürecek olan, diktatörlüğü dönemi başlamıştır.

    Hitler ve Mussolini isyanın başlamasından hemen sonra Franco'nun emrine birer uçak filosu göndererek 13,500 kişiyi Fas'tan İspanya'ya taşıdılar. Bölgeye Alman, İtalyan ve Arap askeri sevk edildi. Bunun karşısında Cumhuriyetçiler, SSCB'nin desteği ve muhtelif ülkelerden gelen gönüllülerin desteğini aldılar.

    Mart 1939'daGeneral Firanco’nun gurubu( Falanjistler), yarım milyon ölü-yaralı, bir milyondan fazla sürgün ve sınırsız tahribata sebep olarak ülkeye hakim oldular. Almanlar deneyim açısından en kazançlı çıkan ülke oldu. İspanya İç Savaşı Hitler'in durumunu güçlendirdi. Fransa üçüncü bir Faşist komşuya sahip oldu.

    İspanya'daki Faşit Yönetimin Uluslararası Politikaya Etkisi
    1- Akdeniz'deki bu gerginlik Hitler'in Orta Avrupa'da rahat hareket etmesini;
    2-Avusturya ile Çekoslovakya'yı ilhakını kolaylaştırdı.
    3- Ayrıca Madrid'i Berlin-Roma Anti Kominterin paktına yakınlaştırdı.
    4-1940'da Çelik Pakt adını alacak olan üçlü dayanışmanın temelleri de atılmış oldu.

    İKİ SAVAŞ ARASINDA BİLİM,TEKNOLOJİ ve SANAT ALANINDAKİ GELİŞMELER
    SANAT
    Ortaya çıkan sanat akımları:
    20. yy.da modern sanat ile çağdaş sanat kavramları iç içe geçmiş durumdadır. Değişen toplumsal ve ekonomik ortamın koşullarına uygun bir sanat yaratma çabasıyla geleneksel, tarihsel ya da akademik biçim ve kalıpları yıkmaya yönelen modern sanat, çok çeşitli akımları, kuramları ve eğilimleri içermektedir. 1900-1910 yılları arasında resim anlayışlarında köklü değişimler yaşanmıştır. Bu akım ve üslupların en önemlileri arasında yeni izlenimcilik, simgecilik, na bi’ler, art nouveau, fovizm (1905), kübizm (1907), soyut resim (1910), gelecekçilik (fütürizm), dışavurumculuk (ekspresyonizm), Ascan okulu, süprematizm, yapımcılık (konstrüktivizm), ışıncılık, orfizm, metafizik resim, vortisizm, de stijl, pürizm, dadacılık, yeni nesnelcilik, gerçeküstücülük (sürrealizm), toplumsal gerçekçilik, soyut dışavurumculuk, ham sanat (brüt sanat), pop sanat, minimal sanat,kavramsal sanat ve yeni dışavurumculuk sayılabilir.
    20. yy. resimdeki gelişmeler de
    Betimleyici olmayan ve fıgürlere yer vermeyen (non-figüratif) sanat ile soyut sanat, 20. yy. boyunca önemini koruyan eğilimlerin başında gelmekteydiler.
    Soyut sanatçılar (1910) doğal görünümleri ya da biçimleri olduğu gibi yansıtmaktan kaçındılar.
    20. yy. yaşamının değişen koşullarına karşı duyulan duygusal tepkiyi dile getirme isteği olmuştur. Resim sanatının olanaklarını bu doğrultuda değerlendirmeleri açısından sanatçıların hemen hepsi moderndi. Değişen koşulların başında hızlı yoğun teknolojik değişimler, bilimsel bilgi ve görüşlerin hızla yayılması, geleneksel inanç ve değerlerin görünüşteki anlamsızlığı. Batılı olmayan kültürleri anlama çabaları geliyordu.

    20. yy. mimarlığındaki gelişmeler de,
    kütlelerin ve biçimlerin ritmik düzenlemesiyle, geometrik bir temanın ışık ve gölge ile ifade edilmesiyle, sanayileşen toplumun gereksinimi olarak ortaya çıkan yeni yapı tipleriyle yakından bağlantılıydı

    Müzikteki gelişmeler;
    Plastik sanatlardaki bu gelişmelere paralel olarak 20. yy.da müzik alanında da köklü değişimler yaşanmıştır.
    1- Müzikte, kompozisyonun büyükçe bir bölümünün yinelenmesine dayalı bir teknik alan “dizisellik” (seriyalizm) oluşturmaktadır. Arnold Schönberg ve on iki ton müziğinin öteki temsilcileri, kompozisyonda sesleri dizisel olarak düzenleme yöntemini benimserken, diğer bazı besteciler de müziğin başka öğelerini dizileştirmeye yönelmişlerdir. Örneğin Pierre Boulez yapıtlarında ses, ritm, tonalite (gürlük derecesi) ve notaların çalınış biçimini dizisel öğeler olarak kullanmıştır.

    2- 20. yy.ın ilk Öte yandan izlenimci ressamların genel estetik yaklaşımından etkilenmekle birlikte, bestelerinde disharmonik müziğe benzer tekniklerden yararlanmayan izlenimci müzikçiler de vardır. İzlenimci müziğin genellikle narin, edilgen ve ruh haline bağlı olduğu düşünülürse de gerçekte bu tür müzikte ölçülülük, vurgudan kaçınma ve durağanlık belirgindir.
    İzlenimci müzik alanında başı çeken Claude Achille Debussy’den başka Maurice Ravel, Frederick Delius, Ottorino Respighi, Manuel de Falla, Karol Szymanowskı ve Charles Griffes gibi sanatçılar da izlenimci besteciler arasında sayılırlar.
    Bundan başka 20. yy. müziğine damgasını vurmuş besteciler arasında farklı eğilimleri yansıtanlar ve birer doruk noktası oluşturanlar da bulunmaktadır .Bela Bartok, İgor Stravinski, Sergei Prokofiev, Şostakoviç gibi adlar çağın önde gelen kompozitörleri arasında sayılabilirler.

    BİLİM VE TEKNOLOJİ

    1900-1945 döneminin başlıca teknolojik gelişmelerini şöyle özetleyebiliriz:
    1-Enerji alanında, elektrik enerjisi üretimi dev boyutlara ulaşmış,
    2-1913’te petrolün işlenmesinde kraking yönteminin bulunması, plastikler, yapay kauçuk ve yapay elyaf üretimi açısından çok önemli bir adım olmuştur.
    3-1911 ‘de vitaminlerin belirlenmesi
    4-1928’de penisilinin keşfi
    5-1943 ‘te de antibiyotiğin üretimine geçilmesi sağlık alanındaki önemli gelişmeler arasında sayılabilir.
    6-1895 ‘te X ışınlarının bulunmasıyla başlayan bir dizi buluş (radyoaktiflik, yapay radyoaktiflik ve 1938’de çekirdek bölünmesi) nükleer çağın yolunu açmış;
    7-1903 ‘te ilk uçuşunu yapan uçak, sonraki yıllarda gaz tribünüyle donatılarak jet uçağına dönüşmüş ve
    8-1907’de de elektronik lambanın geliştirilmesidir.
    9- Böylece modern teknolojinin en önemli bileşeni durumuna gelecek olan elektronik alanında ilk adımlar atıldı ve bunu radar ve televizyonun (siyah-beyaz 1929, renkli 1953) geliştirilmesi izledi.

    20. yy.daki en önemli ve tartışmalı gelişmelerden biri de genetik mühendisliği olmuştur. Teknolojinin bilim temeline oturtulmasıyla, 19. yy.dan bu yana bilimsel bilgiden yararlanan teknolojide önemli gelişmeler sağlanmış, öte yandan teknolojik süreçlere de bilimsel ilkelerin uygulanmaya başlandığı gözlenmiştir.
    Böylece bilim ve teknoloji arasındaki etkileşim sonucunda sistem mühendisliği ve yöneylem araştırmacılığı gibi yeni disiplinler; benzetim (simülasyon) ve matematiksel modelleme gibi yeni yöntemler ortaya çıkmıştır.

    FELSEFE
    19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar.Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olması gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir.Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20.yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının,yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arkaplanını oluşturmaktadır.Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.

    Önemli akımlar
    * Analitik felsefe
    * Dil felsefesi
    * Yorumsamacılık
    * Yapısöküm
    * Varoluşçuluk
    * Mantıksal Pozitivizm
    * Nihilizm
    * Fenomenoloji
    * Yapısalcılık
    * Eleştirel teori

    Sonuç

    Bilimlerin temellerindeki kriz yine çağın hemen başında estetik dünyasına da yansımış, böylece soyut sanat, dizisel müzik, kolaj sanatı ortaya çıkmış ve geleneksel yapılarda çeşitli dönüşümlere neden olmuştur.

    ETKİNLİKLER
    1-ALMANYA’DA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA YAŞANAN KRİZLER: HİPERENFLASYON VE İŞSİZLİK

    1918 yılında savaş bittiğinde, Almanya kaybeden ülkeler tarafındaydı. İtalya ise kazanan tarafta olmasına rağmen aslında eline pek bir şey geçmemişti. Ancak Almanya için durum daha da vahimdi çünkü savaştan zaferle çıkan İngiltere ve Fransa, Almanya’yı oldukça ağır şartlar içeren Versailles Anlaşmasın’ı imzalamaya zorlamışlardı.

    Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki sürece baktığımızda, Versailles Anlaşması’nın Almanya’nın ve dünyanın geleceğini ne kadar çok etkilediği ortaya çıkmaktadır.
    Versailles Anlaşması’ndan Sonra Almanya’nın Durumu:
    1-Almanya’nın silahlı kuvvetlerinin mevcudu 100.000 kişiye indirilmişti. Ayrıca bu ordunun ağır ve stratejik silahlara sahip olma hakkı yoktu. Bu sadece Almanya’nın saldırı ve savunma gücünü azaltmıyor aynı zamanda işsiz kalan askerlerin, işsizliği de arttırmasını sağlıyordu.
    2-Almanya’nın sınırları değiştirilmiş ve bazı toprakları elinden alınmıştı. Bunun ekonomik bir sonucu olarak, Almanya tarım yapılabilir ve değerli madenlere sahip arazisinin bir kısmını ve bu arazide yaşayan halkını, yani iç pazarının bir kısmını, yitirmişti.
    3- Anlaşmanın getirdiği bir başka ekonomik yük, savaş zararlarının faturasının Almanya’ya kesilmesiydi. İlk çıkarılan hesap, 269 milyar altın paraydı (Goldmark). Bu Almanya için ödenmesi imkansız bir meblağ idi. İlerleyen yıllarda önce enflasyon, daha sonra da işsizlik ve 1929’daki büyük ekonomik kriz Almanya’nın sosyal, ekonomik ve politik hayatını ve geleceğini belirleyen önemli faktörler oldular. Bu ortam 1933 yılında Nazi Partisi’nin iktidara gelişinde ve 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasında çok önemli bir pay sahibi oldu.
    Almanya ekonomisinde 1914-1923 yılları arasındaki enflasyon:
    Savaş öncesi ve savaş sonrası Almanya’yı kıyaslamamız gerekirse, Almanya savaş öncesinde borç veren bir devletken, savaş sonrasında borç alan bir devlet olmaya başlamıştır. Almanya’nın savaş sonrasında ekonomik açıdan yaşadığı problemli dönemin ilk beş yılına damgasını vuran kavram enflasyondur. Enflasyon dönemini, üç zaman aralığında inceleyebiliriz.
    1) 1914 – 1918
    Birinci Dünya Savaşı’nın yapıldığı dönemdir. Almanya için enflasyon, savaşla beraber başladı. İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlerle yapılacak olan savaşı finanse edebilmek için, Almanya vergileri arttırmak veya ek vergi koymak yerine para basma yolunu seçti. Ağustos 1914 tarihine kadar kağıt para merkez bankasındaki (Reichsbank) altın rezervleriyle destekleniyordu. Bu tarihten itibaren bu uygulama durduruldu. Böylece altın rezervlerinin azalmaması hedefleniyordu. Hatta daha da öteye gidilerek, Alman halkı elindeki altın paraları banknotlarla değiştirmeye teşvik edildi. Böylece Almanya’nın elindeki altın rezervi artacak ve Almanya uluslararası ticaretini sürdürebilecekti. Savaşın ilerleyen yıllarında paranın değeri düşmeye devam etti ve dereceli bir şekilde altın paranın da değeri düşürülerek sonunda tamamen piyasadan kalktı. En çok kullanılan para, kağıt para yani Papiermark oldu.

    Almanya savaş sürerken hiçbir zaman savaşı kendi kaynaklarıyla finanse etmeyi düşünmedi. Asıl niyet savaş bittikten sonra savaş zararlarını mağlup olan devletlere ödettirmekti. Tabii bu planın olmazsa olmaz şartı Almanya’nın savaşı kazanmasıydı ancak yapılan hesaplar tutmayınca ilerde görüleceği gibi büyük sorunlar çıktı.

    Para arzındaki bu yükseliş, üretimde bir yükseliş olmadığı için fiyatların yükselmesine yol açtı.

    Fiyatlardaki bu değişimin yanısıra, halkın yiyecek gibi temel maddeleri edinmekte zorlanması ve son olarak savaşın olumsuz gidişatı, sosyal huzursuzluğu beraberinde getirdi. Kasım 1918’de donanmada çıkan isyan bütün ülkeye yayıldı ve bunun sonucunda İmparator tahtı bırakarak Almanya’dan kaçtı. Böylece Weimar Cumhuriyeti dönemi başladı. Weimar Cumhuriyeti’nin Versailles Anlaşması’nı imzalaması halkın büyük bir bölümünün antipatisini beraberinde getirdi. Hatta cephedeki askerlerin bir bölümü “arkadan vurulduklarını” düşünüyorlardı. Böylece ekonomik krizden önce siyasi açıdan negatif bir çok faktör hazırdı.

    Versailles Anlaşması’nın ekonomik açıdan etkileri:
    1-Almanya, savaş öncesindeki topraklarının % 13.05’ini kaybetti.
    2-Demir açısından oldukça önemli Lorraine bölgesinin Almanya’nın elinden çıkması demir-çelik endüstrisi için büyük bir darbe oldu.
    3-Saar ve Yukarı Silezya bölgelerinin elden çıkması da benzer etkiler yarattı.
    4- Ayrıca tarım yapılabilir alanın %15.5’i elden çıktı.
    Bütün bunların sonucu olarak Almanya birçok açıdan dış dünyaya bağımlı bir ülke haline gelmişti. Bunun yanında tarım yapılabilir arazinin azalması Almanya’yı endüstriyel hammaddeleri dışardan almaya yöneltti. Almanya ekonomisini savaş sonrasında etkileyen faktörler de doğal olarak bu alanlarla ilgili olacaktı.
    5-Bütün bunlara ek olarak Versailles anlaşması, 269 milyar altın Mark gibi ödenmesi zor bir savaş tazminatı da getirmişti. Bir sene sonra yapılan görüşmelerle bu miktar 132 milyara düşürüldü. Yine de bu ödenmesi neredeyse imkansız bir meblağ idi. Zafer kazanan devletlerin istediği bu tazminat ekonomik krizin önemli bir etkenidir ve bu tazminata bağlı olaylar dolaylı olarak ekonominin gidişatını etkilemiştir, ancak bu tazminat tek başına olayların kötü gidişinin sebebi değildir. Hatta daha da ileri gidip, savaş tazminatı ekonomik değil psikolojik bir sorun olmuştur bile denilebilir.

    2) 1919-1922:
    II.Wilhelm’in Hollanda’ya kaçmasından sonra yapılan Ocak 1919 seçimlerinde, sosyal demokratların önderlik ettiği bir koalisyon hükümeti kuruldu. Hükümetin başına gelen Friedrich Ebert ve koalisyon hükümeti bir çok sorunla baş etmek zorundaydılar.
    BU SORUNLAR:
    1-ordunun mevcudu 100.000 kişiye indirildiği için işsiz kalan askerlere bir şekilde iş bulunması gerekiyordu.
    2-hükümetin hedeflediği veya söz verdiği projeler oldukça fazla kaynak gerektiriyordu. Mesela gazilere ve eşleri savaşta öldüğü için dul kalanlara parasal yardım yapmaya söz verilmişti. Yine bürokrasinin iyi bir şekilde işlemesi için yeterli derecede maaşverilmeliydi ancak bu maaşın nasıl finanse edileceği büyük bir soru işaretiydi çünkü yeni hükümetin eski dönemden üstlendiği 175 milyar Mark’lık borç zaten tek başına büyük bir mali yükümlülük getiriyordu.
    3-Son olarak İngiltere ve Fransa tarafından ödenmesi istenen tazminat mali durumu olukça zorlaştırıyordu.

    Savaş sonrasında ekonomik sıkıntı yaşayan tek ülke Almanya değildi. İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de ekonomik sıkıntı içindeydiler. Amerika savaş sonrasında ekonomik küçülmeye ve bu yolla fiyatları düşürmeye yöneldi. Almanya ise para basmayı sürdürme yoluna gitti. Başka bir deyişle hükümet altından kalkması zor olan finansal durumunu para basarak çözmeye karar verdi. Bir bakıma bu, Almanya’nın içinde bulunduğu koşullar arasında yapılabilecek en mantıklı şeylerden biriydi. Yeni Alman cumhuriyetinin anayasası demokrasi ilkesine göre hazırlanmıştı. herkes kendi kısa vadeli çıkarlarını korumanın peşindeydi ve kimse vergi ödemek istemiyordu. Böylece vergi toplama konusunda etkinliği azalan hükümet için para basmak tek çözüm olmuştu. Kısa vadede bu politika Almanya için oldukça faydalı oldu. Diğer ülkeler ekonomik küçülmeye giderken, Almanya para arzını devamlı arttırarak ekonomide büyümeye gitti. Ancak kısa vadede oldukça başarılı olan bu politika uzun vadede daha büyük bir ekonomik kriz getirecekti.

    Alman ekonomisi, sürekli para basarak finanse edildiği için bir süreliğine işsizlik oldukça azaldı. Ülkenin bir çok yerinde yeni fabrikalar açıldı ve yeni zenginler ortaya çıktı.
    Almanya’nın kısa bir dönem için ekonomik refaha ulaştığı bu dönemde Karl Helfferich ve Mathias Erzberger üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Matthias Erzberger ekonomik alanda Helfferich gibi önde gelen bir kişi değildi. Versailles Anlaşması’nı imzalayan delegelerden biri olduğu için özellikle milliyetçiler tarafından sevilmeyen birisiydi. Ancak ekonomiyi düzeltme açısında başarılı bir performans göstermişti. Erzberger ilk olarak vergileri yükseltti. Bunu sıkı para politikası izledi. Böylece 1920 yılına gelindiğinde hızlı bir şekilde yükselmekte olan fiyatlar duruldu ve dengeye oturdu. Yaklaşık bir yıl için enflasyon oldukça azaldı. Yine bu dönemde Almanya’nın ekonomik büyümesi başladı. Ancak bunu yaparken Erzberger yoğun baskı altındaydı. Özellikle Helfferich ve enflasyondan kârı olan kişiler Erzberger’in yaptıklarından memnun değildiler. Helfferich, Erzberger’i yolsuzluk yapmakla suçladı ve yargının Erzberger’i suçlu bulması üzerine Erzberger istifa etti. Bunun sonucunda vergiler azaltıldı ve bütçe açığı artmaya başladı. Ayrıca Merkez Bankası yeniden para basmaya başladı. Böylece 1921 yazına gelindiğinde enflasyon yeniden yükselmeye başladı. Almanya, enflasyon deneyiminde artık son dönemece gelmişti.

    3) 1922-1923
    Bu dönem Almanya’da enflasyonun son dönemidir. Bu dönemde enflasyonun hiperenflasyona dönüştüğünü görüyoruz. Aslında bu anormal bir durum değildi çünkü Erzberger’in ekonomi üzerindeki kontrolünün sona ermesinden sonra artık Merkez Bankası’nın devamlı para arzını arttırması önlenemez bir hale geldi. Hiperenflasyonun oluşmasında bunun gibi ekonomik sebeplerin yanı sıra politik sebepler de vardı. Mesela Alman Merkez Bankası (Reicshbank) başkanı Dr. Rudolf Havenstein, sürekli olarak, para arzının ne fiyatları ne de döviz kurlarını etkileyemeceğine dair olan görüşünü savunuyordu. Kendisine göre asıl görevi, ekonomiye olabildiğince fazla para pompalamaktı. Görüldüğü gibi para arzı konusunda doğrudan yetkili bir kişinin para arzını ve dolayısıyla enflasyonu sürekli arttırması, hiperenflasyonu Almanya’nın kaderi haline getirmişti. Ayrıca devamlı ertelenen savaş tazminatı konusu bu dönemde artık ciddi bir problem haline geldi. Almanya’nın bu tazminatı ödememesi üzerine, Fransa Almanya için çok önemli olan Ruhr bölgesini işgal etti. Bu bölge Almanya sanayisi açısından çok önemli bir bölgeydi ve Fransa tarafından işgal edilmesi çok ciddi sorunlar yarattı.Almanya’nın neredeyse sanayi merkezi olan Ruhr bölgesinin elden çıkmasıyla dış ticaret dengesi iyice bozulmuş, sanayinin aldığı bu darbeyle Alman parasına olan güven iyice azalmıştı. Artık Alman ekonomisi sadece para basılarak devam ettiriliyordu. Paraya olan güvenin azalmasıyla fiyatların artışı hızlandı. Tarımla geçimini sağlayan kişilerden esnafa kadar herkes, kağıt paraya karşılık mallarını satmaktan kaçıyordu. Bu durum temel gıda maddelerinin sağlanmasında zorluklar çıkardı. Öte yandan Fransız hükümeti de Ruhr’daki pasif direniş sona ermediği sürece savaş tazminatı konusunda bir anlaşmaya varamayacaklarını bildirince sürdürülen ekonomi politikasının faydasız olacağı ortaya çıktı.. Ardından Ruhr bölgesindeki yerel halk direnişine son verdi. Böylece Ruhr’da ekonomik hayat tekrar başladı. Ancak Almanya’nın ekonomisinin kurtulabilmesi için radikal kararlar almak gerekiyordu.

    15 Ekim 1923 tarihinde Reichsbank’ın yerine Rentenbank adında yeni bir kuruluş devreye girdi. Bu bankanın para arzı 3.200.000.000 altın Mark seviyesinde sabit tutulacaktı. Ayrıca 1 Rentenmark, 1 trilyon değerinde kağıt paraya (Papiermark) sabitlendi. Bunun dışında İngiltere ve İngiltere’nin baskısıyla Fransa, uluslararası bir komitenin Almanya’nın tazminatları ödeme kapasitesini saptamasını ve savaş tazminatının buna göre yeniden düzenlenmesini kabul etti.

    Sonuç olarak enflasyon, geldiği gibi hızlı bir şekilde Alman ekonomisini terk etti. Enflasyon zamanında hızla ortaya çıkan yeni zenginler ve yeni fabrikalar, enflasyonla beraber ortadan kayboldular. Enflasyon bittiğinde Almanya’nın aslında sanayi kapasitesi olarak Avrupa’nın çok gerisinde kaldığı ortaya çıktı. Doğal olarak, ekonominin büyümesinin sebebi olan devamlı artan para arzı ortadan kalkınca, işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Böylece Almanya’nın enflasyon dönemi son buluyor, ekonomik krizin bir sonraki dönemi olan stabilizasyon ve işsizlik başlıyordu.


  3. #3
    LaDy

    Standart Cevap: 20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

    20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)



    2-ALMANYA'NIN YENİDEN YÜKSELİŞİ
    Adolf Hitler’in iktidara gelişi, işsizlik probleminin çözülmesi ve yeni ekonomik düzen:
    1923 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulunduktan sonra Landesberg hapishanesine hapsedilen Adolf Hitler, iktidara ulaşmak için kafasında kurduğu bütün planları ortadan kaldırıp yepyeni bir plan yapmıştı: İktidarı zorla değil, demokrasi yoluyla, halkın isteğiyle ele geçirecekti.Hapisten çıktıktan sonra bu planını başarıyla uygulayan Adolf Hitler, iktidara gelene kadar, partisinin parlamentodaki koltuk sayısını genel olarak hep yükseltti. 1933 yılına gelindiğinde ise Adolf Hitler, Almanya başbakanı olmaya hak kazandı. Ülkedeki karışıklığı ileri sürerek kendisine neredeyse sınırsız yetkiler veren bir kararname çıkartılmasını sağladı. Nazi Partisi’nin parlamentodaki koltuk sayısı istedikleri kararları almalarını sağlayacak kadar fazlaydı. Adolf Hitler bu aşamadan sonra ülkedeki bütün partileri sırayla, belli nedenler bularak, kapattı. Böylece Almanya 1945 yılına kadar sürecek tek partili bir politik yaşama başladı. Başta bulunan kişi ise Almanya’nın yeni diktatörü oluyordu. Hitler, kendisine bağlı SS, Gestapo gibi polis örgütleriyle ülke içerisinde muhalefet çıkmasını önlüyor, çıkan herhangi bir muhalifi de ortadan kaldırıyordu. Kısacası Hitler bütün gücü elinde tutuyordu.

    EKONOMİYİ DÜZELTMEK İÇİN ALINAN TEDBİRLER:

    1-Hitler’in Almanya’nın başına geçmesi ekonomik açıdan bir çok önemli sonuç doğurdu. Hitler’in yaptığı en önemli şeylerden biri Versailles Anlaşması’nı “yırtmak” oldu. Bu anlaşmayla gururu kırılmış olan Alman halkı, açıkçası Hitler’i bu noktada destekliyordu. Bu aynı zamanda savaş tazminatlarının ödenmemesi ve ordunun tekrar büyümesi anlamına geliyordu, ki bu da orduyu memnun ediyordu.

    2-Hitler’in ekonomi bakanı, Dr. Hjamar Schacht, öncelikle ithalatı belli bir seviyenin altında tutmak için bazı önlemler aldı. Ayrıca dış ticareti de değiş-tokuş (barter) anlaşmalaralıyla sınırlandırmaya çalıştı. Bunu yaparken amacı, Almanya’nın servetini Almanya içinde tutabilmekti.
    3-Öte yandan devlet harcamalarında önemli bir artış yaşandı. En önemli proje bütün Almanya’yı kapsayan otoban projesiydi. Elektrik hizmetinin yaygınlaştırılması da bir başka projeydi. Kısacası devlet hem yatırım yaptı hem de özel sektörü belli yatırımlara kanalize etti.

    4-Almanya’da ücretler ve yaşam standartı çok yüksek değildi. Ancak hükümetin amaçladığı da yaşam standartını değil üretimi yükseltmek olmuştu. Doğal olarak düşük ücretler daha fazla işçinin iş bulmasını sağlıyor ve üretimi arttırıyordu. Ancak burada işçiler tamamen haklarından arınmış, karın tokluğuna çalışan bir kesimin üyeleri değildiler. Örneğin işçiler, işverenlerinin kendilerini sömürmelerini önleyebilmek için mahkemeye başvurup işverenlerini dava edebiliyorlardı. Bu işle ilgilenecek bir mahkeme kurulmuştu. Ayrıca Almanya’da işçiler arasındaki görüş “belki az maaş alıyoruz ama en azından artık açlıktan ölme ihtimalimiz yok” şeklindeydi.

    5-Alman kadınlarını, geleneksel Alman kadınının yaptığı şeylere (mutfak, çocuk ve kilise – küche, kinder und kirche ) çekmek için, Alman kadınlarını iş gücünden çıkarıcı önlemler alındı. Mesela çalışmayan Alman kadınları, çalışanlara göre daha az vergi ödeyeceklerdi. Bu da işsizliği göreceli olarak azaltan bir durum oldu.

    Almanya’da, işsizliğe dair rakamlara baktığımızda, 1939 yılına kadar işsizliğin neredeyse mucizevi bir şekilde azaldığını görüyoruz:



    Ocak 1933 tarihindeki işsizlik, Alman işgücünün neredeyse % 50’sine denk geliyordu. İşsizlikteki bu azalmada bir çok etken rol oynadı. Yukarda da belirtildiği gibi kadınların dolaylı olarak iş gücünden çıkarılması, işsizliği önemli ölçüde azaltan bir faktördü.
    6-Ayrıca Yahudiler’e karşı artan düşmanlığın bir sonucu olarak, 1935 yılında Yahudilerin Alman vatandaşlığından çıkarılması, işsizlik istatistiklerini aşağıya çeken diğer bir faktör oldu.

    7-İşçilere ödenen ortalama ücret, önceki senelere göre daha azdı. Bu konuda işçilerin seslerini yükseltmeleri biraz zordu. Bir kere işçi haklarını savunabilecek bir sendika yoktu. Ayrıca Nazi Almanya’sında sisteme başkaldıran bir kişi, kendini bir toplama kampında bulabilirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ilerleyen dönemlerinde artan Bolşevizm düşmanlığı göz önünde tutulursa, işçi haklarını savunmaya çalışacak bir hareketin ne gibi sonuçlarla karşılaşacağını kestirmek zor değildir. Zaten Nazi Partisi iktidara geldiği dönemden itibaren komünistlere karşı bilinçli bir temizleme politikası uygulamaya başlamıştı. Son olarak da, yoğun bir politik belirsizlik yaşamış ve açlıktan ölme seviyesine gelmiş olan Alman halkı, düşük maaş almayı pek de önemsemiyordu. En azından artık açlıktan ölme tehlikesi ortadan kalkmıştı.

    8-Bir başka önemli etken de, 1935 yılında askere almanın yeniden başlatılması oldu. Askere almanın tekrar başlamasıyla, işsiz olan erkek nüfusun önemli bir kısmı silah altına alınarak, işsizlik daha da azaltılmış oldu. Burada gözden kaçmaması gereken bir diğer nokta da, Versailles anlaşmasını tanımayan Almanya’nın, top, tank, uçak gibi silahlara olan artan ihtiyacı ve de bunun Alman sanayisine olan olumlu etkisidir. Alman ordusunun bütün donanımı Alman fabrikaları tarafından sağlanıyordu. Bu da sanayi için oldukça olumlu bir etki oldu.

    9-Alman hükümeti, İmparatorluk Çalışma Servisi (Reicsharbeitsdienst – RAD) adında bir kurum kurdu. Bu kurumlarda çalışan kişiler, hep beraber kamplarda yaşıyor, ve de sulama kanallarının yapımı veya otoban projesi gibi işlerde çalıştırılıyorlardı. Hükümet bu kurumda çalışan kişiler için belli çalışma programları hazırlamıştı. Burada çalışan kişilerin aldığı ücret pek yüksek değildi ama en azından işleri vardı ve hükümetin yaptığı bu uygulamaları ekonomik durumu düzeltmek için gösterilen çabalar olarak görüyorlar ve olumlu karşılıyorlardı.
    10- Almanya’da yasaklanan sendikaların yerine, devlet tarafından Alman İşçi Cephesi adı altında bir kurum kuruldu ve başına Robert Ley adında bir kişi getirildi. Doğal olarak bu kurum sendikaların yaptığı şeyleri yapmıyordu. Ancak işçileri korumak için belli önlemler alınmıştı. Mesela bir işçi, rasgele işten çıkarılamıyordu. Buna karşın bir işçi de istediği zaman işi bırakamıyor ve işinden memnun değilse veya başka bir iş yapmak istiyorsa, gerekli düzenlemeler devlet tarafından yapılıyordu ve bu süreçte, çalışanlar normal işlerine devam ediyorlardı.
    11- Bir başka önemli nokta da artan iş saatleriydi. Eskiden haftada 60 saat olan çalışma süresi, 1939 yılında 72 saate çıkmıştı.
    12-Hem işçiler hem de sıradan insanlar için ucuz tatiller ve geziler düzenleniyordu. Her ne kadar bu gezilerde yer bulmak zor olsa da, halkta olumlu bir etki yarattı.
    13-Bütün işçilerin bir arabaya sahip olabilmesi için haftalık ücretlerinden belli bir miktar bir fona yatırıldı. Volkswagen otomobillerinin doğuşu bu olayla olmuştur. Ancak toplanan fonlara rağmen hiçbir işçiye araba verilmedi ve bütün para Alman savaş ekonomisine akıtıldı.
    14-Öte yandan işçilerin boş zamanlarında yapacakları şeyler de önceden ayarlanıyordu. Her Alman işçisinin yılda 3.740 saat dinlenme süresi vardı. Bu dinlenme süresinde yapacakları aktivitelerin hepsi devlet tarafından düzenleniyordu.
    Sonuç olarak baktığımızda, Alman işçisi düşük ücretle daha fazla çalışıyor ve belki biraz da kandırılıyordu. Yine de işçiler buna karşı çıkmıyorlardı; veya çıkamıyorlardı çünkü Alman toplumuna hakim olan korku herkes gibi onları da sindirmişti.

    Sonuç:,
    Alman ekonomisinin 1933’ten itibaren savaş yıllarına kadar olan performansına baktığımızda, en önemli gelişme işsizlikte görülmektedir. Şu veya bu nedenle işsizlik neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır. Özellikle 1935 yılından itibaren başlayan silahlanmanın da olumlu etkisiyle üretim arttırılmıştır. Ancak işçilerin aldığı ortalama maaşa ve Alman halkının yaşam standartına baktığımızda önemli bir gelişme olmamıştır. Bunun önemli bir sorun çıkarmamasının en önemli sebepleri, muhalefetin sert bir şekilde bastırılması ve çok kötü günler görmüş olan Alman halkının artık azla yetinmeye alışmış olmasıdır. Bu nedenle Hitler’in Alman ekonomisini düzeltme açısından gösterdiği performansta, bir diktatör olmasının ve elinin altında önemli baskı ve sindirme mekanizmalarının bulunmasının, yadsınamaz ve işini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu sonucuna varmaktayız.

    3-ALBERT EINSTEIN


    1908 yılında Bern'de okutman olarak göreve geldi. 1909 yılına gelindiğinde Zürich Üniversitesi'de profesör olarak çalışmaya başladı. Bir süre Prague Charles Üniversitesi'nde çalıştıktan sonra 1912'de Zürich'deki görevine geri döndü. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra Berlin'de profesör olarak yerel bir üniversitede çalışmaya devam etti. Prusya'da Academy of Science'a üye oldu. Prusya vatandaşlığına başvurdu. 1914'den 1933 yılına kadar Kaiser Wilhelm Fizik Entitüsü'nde müdürlük yaptı. Yine 1920'den 1946 yılına kadar Leiden Üniversitesi'nde üstün profesörlük ünvanıyla çalışmalarını sürdürdü.
    1917 yılında "On the Quantum Mechanics of Radiation" (Radyasyonun Quantum Mekaniği Üzerine) adlı makalesini yayımladı. 1919 yılında Mileva'dan boşandı, ardından kuzeni Elsa Löwenthal ile evlendi. Elsa, Einstein'nın yaşlılık yıllarında yanında oldu ancak hiç çocuk yapmadılar. 1915 yılında Prusya'da Academy of Science'da bulunduğu sırada genel izafiyet kuramını oluşturdu. Newton'nun çekim yasalarından yararlanarak kendi teorisini oluşturdu. 2. Dünya Savaşı'ndan dolayı yayımları Almanya'dan dışarıya ulaşamadı. Einstein'nın bu yeni teorisi Hendrik Antoon Lorentz ve Paul Ehrenfest tarafından keşfedildi. İngiltere'deki birçok astronom bu teoriyi inandırıcı bulmadı. 1917 yılındaki güneş tutulmasındaki gözlemler ile teorinin gerçekliği ortaya çıkacaktı. Ertesi yıl güneş tutulmasına ait fotoğraflar incelendi. Einstein, kütlenin uzay- zamanı geometrik olarak eğmesi, uzak yıldızlardan gelen ışıkların eğrilmesine neden olduğu savunuyordu. Bu eğrilik iç bükey olmalıydı. Bu teori bilim dünyasında büyük bir yankı uyandırdı.
    1921 yılında Einstein teorisi üzerinde çalışmak için New York'a gitti. 1933 yılında Hitler'in ırkçı politikasından dolayı Alman vatandaşlığından çıkarak Amerika'ya geçti ve buranın vatandaşlığına geçti. Amerika Birleşik Devletleri'nde Princeton Üniversitesi'nde Institute of Advanced Study'de profesörlük hayatına ve çalışmalarına devam etti. 1945 yılında Princeton Üniversitesi'nden emekli oldu. 1926 yılında ise Leo Szilard ile zehirli gaz çıkarmayan buzdolabı projesi üzerinde çalıştı.
    1933 yılında Almanya'da Nasyonal Sosyalist Partisi'nin iktidara gelmesiyle yasalar yüzünden çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal ATATÜRK'e bir mektup yazarak onların Türkiye'de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul Üniversitesi'nde çalışma imkanı tanımıştı.
    Bu dönem Einstein'a İsrail Başbakanlığı teklif edildi ancak Einstein teklifi kabul etmedi. Dr. Chaim Weizmann ile Jerusalem Musevi Üniversitesi'ni kurdu.
    1945 yılında Roosvelt'e yazdığı mektupta nükleer silahların yapılabileceğinden bahsetti. Daha sonra nükleer silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğu için büyük pişmanlık duyduğunu hep dile getirdi. Hayatının geri kalanında da Atom Bombası'nın kullanım şeklinden rahatsızlığını dile getirerek, buna karşı bir tutum izledi.
    1948 yılında Brendeis Üniversitesi'nin komitesinde görev aldı. 18 Nisan1955 yılında 76 yaşında iç kanama sonucu hayatını kaybetti. "Generalized Theory of Gravitation" adlı çalışması yarım kaldı.
    Ölümünden sonra otopsisini yapan Dr. Thomas Stoltz Harvey beynindeki anormaliyi fark etti. Paryetal lobunun normal insanlarınkinden %15 daha büyük olduğunu keşfetti. Beynin bu bölgesi matematik ve görsel yetenekle ilgili becerilerinin geliştiği bölge idi. Ayrıca Einstein'nın beyninin normal insanlardan %73 daha kıvrımlı olduğu gözlemlendi.

    Einstein’ın araştırmaları (kronolojik sıra ile); Özel Görelilik Teorisi (1905), Görelilik (İngilizce çevirileri 1920 ve 1950), Genel Görelilik Teorisi (1916), Brown Devinimi Teorisi Üzerine Araştırmalar (1926), ve Fiziğin Evrimi (1938). Bilimdışı çalışmaları arasında Siyonism Hakkında (1930), Neden Savaş? (1933), Benim Felsefem (1934) en önemlileridir.

    4-RADYONUN İCADI VE ETKİLERİ

    Radyonun ilk olarak Macaristan’da 19. yüzyıl sonlarında Budapest Registar adıyla telefonlu (kablolu) radyo olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Kişisel iletişim aracı olarak tasarlanan telefon o zamanlar müzik ve haber yayını için kitle iletişim aracı gibi kullanılmıştı ve bir santrala bağlanan telefon sahipleri ortak yayını dinliyorlardı. Ama gerçek anlamda ilk radyo yayını 1920 yılında ABD’de Pittsburg’da yapıldı. Ancak telsiz iletişimi olarak daha öncelri radyo teknolojisi kullanılmaya başlanmıştı. Örneğin meşhur Titanic gemisi 1912 yılında batarken elektromanyetik dalgalar kullanan bir telsiz ile yardım istemişti. ABD donanmasının telsiz telgraf ve telsiz telefonla (dolayısıyla da radyo ile) ilgisi başlangıçtan itibaren oldukça sıkıdır. RCA ve Marconi şirketleri Amerikan donanmasının talepleriyle güçlendiler. Marconi radyoyu icadına giden yolda Maxwell, Hertz Tesla gibi bilim adamlarının birikimlerinden yararlanmıştır. Radyonun gelişiminde galenli basit detektörlü alıcılar dahil amatör radyocuların da katkıları büyüktür. Ancak radyo gerçek gücüne De Forest tarafından geliştirilen lamba (vakum tübü) ile kavuştu. Seri üretim ile radyo alıcıları giderek ucuzladı ve kitleselleşti. Vericiler de daha güçlü imal edilerek daha geniş kapsama alanlarına kavuştular. 1930’lara gelindiğinde radyo önemli bir toplumsal etki gücü olarak siyasal alanda dikkati çekti ve Nazi deneyimi II. Dünya savaşının radyolar savaşı olarak anılması sonucunu doğurdu.
    :D)




    tülü:
    II.DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE TÜRKİYE
    TÜRKİYE’NİN MİLLETLER CEMİYETİ’NE GİRİŞİ(18 Temmuz 1932)
    Türkiye 4 yıllık ağır ve zorlu bir mücadelenin sonunda kazandığı kesin bir zaferin ardından 24 temmuz 19232te imzaladığı Lozan Barış antlaşması ile uluslar arası planda kendisini resmen tanıtmış , bunun ardından da 29 ekim 19232te Cumhuriyet’i ilan ederek ,yeni devleti resmen kurmuştur.
    Bundan sonra bir yandan iç meselelerini halletmeye çalışırken bir yandan da uluslar arası ilişkiler kapsamında çözüm bekleyen sorunlarını çözme gayreti içine girmiştir.bu çerçevede çeşitli devletlerle olan sorunlarını ,yeni bir devlet olmasına rağmen kendi açısından başarılı sayılabilecek bir şekilde tek tek yoluna koyarken ,bir yandan da uluslar arası gelişmeleri çok yakından izleyerek ,fırsatları en iyi şekilde değerlendirip ,uluslar arası barış ve güvenliği sağlama çalışmalarına aktif olarak katılabilmenin yollarını aramıştır.
    Türkiye’nin kendi dışındaki gelişmeler nihayet 1930’lu yıllara girildiğinde ona bu fırsatı vermiş ve Türkiye , hem de onurlu bir şekilde 18 Temmuz 19322de o zamanın dünyada ki en büyük uluslar arası kurulu olan milletler Cemiyeti(Cemiyet-i Akvam)’ne girmiştir.Bu Türkiye’nin 19242lerden beri izlediği başarılı dış politikanın ona kazandırdığı başarılı bir sonuçtur.
    BALKAN ANTANTI (9 Şubat 1934)
    Antantın Oluşmasının sebepleri:
    1-19332den sonra İtalya’nın hızlı bir şekilde silahlanarak Balkanlara yönelik politikalar üretmesi Balkan devletlerini ve Türkiye’yi endişelendirmiştir.
    Antantı oluşturan devletler:
    Türkiye,Yunanistan ,Romanya ve Yugoslavya
    Bu antant devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gösterme ve iç işlerine karışmama esasına dayanıyordu.
    Önemi:
    1-Türkiye –Yunanistan sınırı güvence altına alındı.
    2-Türkiye bölgede lider konumunda olduğunu gösterdi.
    3-Türkiye bölgede barışa katkıda bulunmak istediğini gösterdi.
    4- Montrö antlaşması için Türkiye taraftar buldu
    NOT:Balkan Antantı II.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dağıldı.
    MONTREUX (MÖNTRÖ)SÖZLEŞMESİ VE HATAY MESELESİ
    Montrö Sözleşmesi
    TÜRKİYE Lozan’da Boğazlar ile ilgili hükümleri , güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti ‘nin etkili olacağı ve Avrupa’da silahsızlanmanın gerçekleşeceği ümidi ile kabul etmiştir.
    1933 yılından itibaren Almanya ve İtalya’nın hızlı bir şekilde silahlanması ve Milletler Cemiyeti’nin bu duruma bir çare bulamaması Türkiye’yi boğazların güvenliği konusunda endişelendirdi.Lozan Antlaşmasının Türkiye ‘yi boğazlar konusunda kısıtlayan hükümlerinin kaldırılması için Türkiye 10 Nisan 1936’da Lozan’ı imzalayan devletler e bir nota gönderdi.Antlaşmaların hiçe sayıldığı ve devletlerin dost arayışı içinde olduğu bir dönemde Türkiye’nin istekleri olumlu karşılandı ve boğazların sütatüsü İsviçre’nin Montrö kentinde tekrar görüşüldü.
    Montrö sözleşmesinin İçeriği:
    1-Boğazlar komisyonu kaldırılarak görevleri Türk Devletine devredildi.
    2-Boğazlara Türkiye’nin asker sokması kabul edildi.
    3- Ticaret gemilerinin boğazdan serbest geçişi kabul edildi.
    4-Savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine sınırlama getirildi.
    5-Savaş zamanında Türkiye’ye boğazları kapatma hakkı verildi.
    ÖNEMİ:
    1- Misak-ı Milli yönünde önemli bir adım atıldı.
    2- Türkiye’nin uluslar arası güç dengesinde önemi arttı.
    3- SSCB kendisini Karadeniz’de güvende hissetti.
    4- Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki durumu güçlendi.
    Açıklamalar:
    1-İtalya sözleşmeyi daha sonra imzaladı.(İtalya Habeşistan’a saldırdığı zaman Milletler Cemiyetinde olan Türkiye de İtalya’nın bu davranışını kınamak zorunda kalmıştı.)
    2- İngiltere Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de güçlü olmasını istemiyordu.
    3-SSCB Lozan’ın oluşturduğu Boğazlar rejimini beğenmiyordu.
    4-Japonya II.Dünya Savaşı’ndan sonra görüşmelerden çekildi.

    SADABAT PAKTI(9 TEMMUZ 1937)
    Sebebi:
    İtalya’nın Akdeniz Havzası ve Ortadoğu’ya yönelik saldırgan tutumu.
    Katılan Devletler:
    Türkiye,İran, Afganistan ve Irak
    Önemi:
    1-Türkiye ,İran ve Irak sınırı güvence altına alındı.
    2-İtalya’ya karşı Balkanlar’da önemli bir caydırıcılık rolü üstlenmiş olan Türkiye Sadabat Paktı ile tavrını devam ettirerek dünya barışına katkıda bulunmak istediğini göstermiştir.
    3-Türkiye bölgede öncü durumda olduğunu göstermiştir.
    NOT:II.Dünya savaşı başlatınca pakt dağılmıştır.
    HATAY SORUNU:
    Fransa 1936 Yılında Hatay’dan çekilerek bölgeyi Suriye’ye bırakmak isteyince ;bu durumun Ankara Antlaşmasına uymadığını ileri süren Türkiye Milletler Cemiyetine başvurdu.
    II.Dünya Savaşı’nın belirtileri oluştuğundan dolayı Fransa Hatay meselesinde Türkiye’yi pek uğraştırmadı.3 Temmuz 1938’de Hatay meselesi çözümlendi.Bu çözüm doğrultusunda;5 Temmuz 1938’de Türk askerleri Hatay’a girdi.2 Eylül 19382de Hatay Meclisi açıldı.Tayfur Sökmen devlet başkanı,Abdurrahman melek başbakan oldu.
    Hatay Meclisi’nin verdi ği kararla 29 Haziran 1936’da Türkiye’ye katıldı.
    ÖNEM:
    1-Misak-ı Milli yönünde son adım atıldı.
    2-Güney sınırı son halini aldı.
    3-Mustafa Kemal II.Dünya Savaşı öncesi gelişmelerini Türkiye’nin lehine kullanarak dahiyane bir siyaset izlediğini gösterdi.
    NOT:Hatay Türkiye’ye katılan son toprak parçasıdır.

    ETKİNLİK ÇALIŞMASI:
    YURTTA BARIŞ DÜNYA DA BARIŞ: TÜRK DIŞ POLİTİKA ESASLARI
    28 Ocak 1920’de son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen Misâk-ı Millî, önce Erzurum Kongresi’nde belirlenen daha sonra Sivas Kongresinde genişletilerek teyîd edilen ilkeleri kapsamakta idi. Bu belgede Milli Mücadele hareketinin iç ve dış amaçları belirtiliyordu. Gerçekten, Misâk-ı Millî’de siyasi ve iktisadi bağımsızlık olarak tespit edilen ilkeler sadece Milli Mücadele yıllarında değil, daha sonraki devrede de Türk dış politikasının temelini teşkil etmiştir. Bu temel Misâk-ı Millî ile belirlenen amaçların gerçekleştirilmesi arzusundan ibarettir. Bu ana hedefe ulaşmak için Doğu’da Ermenilere, Batı’da Yunanlılara karşı başarılı bir şekilde askeri mücadele veren Mustafa Kemal Paşa; Misâk-ı Millî ilkelerini kabul ettirebilmek için uluslararası konjonktürü çok iyi değerlendiren başarılı bir dış politika yürütmüştür. Bu şekilde, Milli Mücadele hareketi dış politika açısından Misâk-ı Millî’yi gerçekleştirmeye yönelik temel hedeflerine ulaşmaya, bu yolda Türkiye’nin dış ülkelerde tanınmasını sağlamaya ve düşmanları ortak olan ülke ve topluluklarla çeşitli antlaşma ve diyaloglara girişerek maddi ve manevi yardım elde etmeye çalışırken, yöntem açısından tehdidin Batı’dan gelmesi sebebiyle Doğu’ya yönelik bir politikaya konjonktürel açıdan önem vermiştir.
    Bu bağlamda Türk dış politikası Batılı ülkelere karşı Sovyetler Birliği’ne dayandırılmıştır. Amaçları farklı olmakla beraber, iki ülkenin de ortak düşmana karşı birlikte hareket etmesi anlayışına dayanan bu ilişkiler sonucu, Misâk-ı Millî Sovyetler Birliği tarafından tanınmış, Anadolu hareketi uluslararası yalnızlıktan kurtulmuştur.3 Ayrıca Anadolu’daki milli hareket Batı’nın baskı veya boyunduruğu altında bulunan İslâm ülkelerinin desteğini kazanmak için İslâm faktöründen, yani dini temadan da yararlanmıştır. Özellikle Hindistan Müslümanlarının yarattıkları hilafet akımı belli bir ölçüde etkili olmuştur. Bu akım Türk tezini ve haklılığını dünya kamuoyuna duyurmakla kalmamış, Türk milletine en zor anlarında maddi ve manevi yardımda bulunmuştur. Bunun yanı sıra Ankara hükümetinin Afganistan ile antlaşma imzalanması, Suriye ve Irak’taki direniş yanlısı kişi ve gruplarla işbirliğine girmesi İngiltere ve Fransa’yı tedirgin etmiştir. Gerçekten de bu sırada İslâm ülkelerinde Türk Milli Mücadelesi, Müslüman milletlerin Batı Egemenliğine karşı başkaldırma hareketinin öncüsü olarak görülmeye başlanmıştır. Gelişmelerden özellikle İngiltere ve Fransa etkilenmiş Doğu’da genel bir İslâm ihtilâlinin endişesine kapılmışlardır.4 Sonuçta Ankara’nın İslam faktörünü kullanması İngiltere ve Fransa üzerinde etkili olmuştur. Diğer taraftan Anadolu hareketi ABD ile Avrupa arasındaki ayrılık noktalarını çok iyi fark ederek ABD’ni İngiltere ve Fransa’ya karşı kullanmıştır. Anadolu’daki Milli Mücadele hareketi bizzat işgalci güçler olan İtilaf devletleri arasındaki fikir ayrılıkları ve çıkar çatışmalarından da yararlanmıştır. Ustalıkla yürütülen bu diplomasi ile önce İtalya’dan, daha sonra da Fransa’dan İngiltere’ye karşı faydalanılmış, sonuçta Anadolu hareketi karşısında giderek yalnızlaşan İngiltere’ye de diyalog kapısı açık tutulmuştur. Milli Mücadele döneminde bizzat Atatürk tarafından yönlendirilen Türk dış politikası yeni ve milli bir devlet kurma çabası, bir anlamda Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş diplomasisini oluşturmuştur. Milli Mücadelenin askeri ve diplomatik safhasını başarıyla sonuçlandıran Türkiye, Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası alanda resmen tanınmıştır. Lozan Barış Antlaşmasıyla savaş dönemini kapatan Türkiye, 1923’ten sonra ağırlıklı olarak iç politikada yeni modern bir millet- devlet oluşturma ve oluşturulan bu yeni kimliği uluslararasında kabul ettirmeye çalışırken, dış politikada tüm gelişmelerle ilgilenmekle beraber, esas olarak Lozan’da halledilmeyen sorunların çözümü ile uğraşmıştır. Bunlar İngiltere’yle Musul, Fransa’yla borçlar ve Suriye sının, Yunanistan’la ahali mübadelesi ve genel olarak Boğazlar sorunudur. Kuruluşundan itibaren bağımsızlık ve toprak bütünlüğü konusunda son derece hassas davranan Türkiye’nin dış politikasına yön veren en önemli faktörlerden biri güvenlik endişesi olmuştur. Bu bağlamda 1923-30 arasında Türk dış politikasını yönetenler en çok Batı’dan endişe duymuşlardır.7 Dolayısıyla bu dönemde amaç ve yapılan farklı olmasına rağmen Türk dış politikasında Osmanlı dönemiyle belirgin bir devamlılık göze çarpar. Bu devamlılık; Osmanlı devletinin son yüzyılında dış politikasını etkileyen uluslararası sistemin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu takip eden yıllarda da dünya politikasını denetim altında tutmaya devam etmesine bağlı olarak, algılanan tehdidin kaynağının aynı olması ile güç dengesi ekolünde yetişen dışişleri personelindeki devamlılıktan kaynaklanmaktadır.8 Bu sebeple Türk dış politikası Milli Mücadele döneminde olduğu gibi, Lozan’dan sonra da tehlikenin Batı’dan gelmeye devam etmesinden dolayı uluslararası güç dengesi sisteminin kuralları çerçevesinde Sovyetler Birliği’ne dayanmaya devam etmiştir.9 Ancak 1923-30 yılları arasında Lozan’da çözülemeyen sorunlarını halleden Türkiye, Batı ülkeleri ile sağlıklı ilişkiler kurma yolunu tutmuştur. Çünkü Atatürk Türkiye’nin medeni dünyada gerçek yerini alabilmesi için çağdaşlaşmanın şart olduğuna inanmış, gerçekleştirdiği radikal inkılâplarla Türkiye’yi yapı itibariyle Batıya yaklaştırmıştır. İç politikada başlayan bu radikal değişikliklere paralel olarak Türkiye’nin dış politikasını da Batıya yöneltmiştir.10 Bu temel yöneliş Türk dış politikasının günümüze kadar hiç değişmeden süren temel çizgisi olmuştur. Nitekim 193O’lu yıllarda Batı ile ilişkilerini normalleştiren Türkiye, 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne girerek aktif bir şekilde uluslar arası işbirliğine katılmaya başlamıştır. Türkiye’nin Cemiyete girişi Batılı ülkelere yaklaşmasının önemli bir işareti olmuştur. Böylece başlayan yakınlaşma, ülkenin kalkınması için dış yardıma duyulan ihtiyaç ve dünya konjonktüründe meydana gelen değişmelere bağlı olarak ortaya çıkan güvenlik endişelerinin de etkisi ile giderek gelişecektir. Diğer taraftan Türkiye’nin Lozan’dan arta kalan sorunlarını hallettiği 1930 yılından itibaren dünya bir buhranlar devresine giriyor ve özellikle Avrupa’da patlak veren bu bunalımlar Türkiye’yi de etkisi altına alıyordu. Bu sebeple iki savaş arası dönem, dünyada bir barış devresi olmaktan ziyade, yeni bir dünya savaşının tohumlarının atıldığı bir dönem olmuştur. Dünyada 1925-1929 arasındaki nispi yumuşamanın dışında, özellikle 1929 dünya ekonomik bunalımından sonra uluslararası gerginlik hızla artmış, I. Dünya Savaşı’nın getirdiği statükoyu korumak isteyen anti-revizyonist devletler ile bu yapıyı değiştirmek isteyen revizyonist devletler arasında gittikçe keskinleşen bir kutuplaşma doğmuştur. Avrupa ve dünyanın kısa sürede bunalımlar dönemine girdiği yıllarda Türkiye Lozan Antlaşmasının Misâk-ı Millî’yi tam anlamıyla gerçekleştirememesine rağmen değişimci Avrupa devletleri gibi, bu buhranları kendi çıkarları için kullanma yoluna gitmemiştir. Aksine kollektif barış ve güvenliğin hararetli bir savunucu olarak anti-değişimci bir politika takip etmiştir. Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi doğrultusunda takip edilen bu barışçı politika daha sonraki dönemlerde tamamen statükoculuk olarak algılanarak Türk dış politikasının ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Bu dönemde Türkiye, bölgesel ve uluslararası alandaki barışçı faaliyetlere aktif bir şekilde katılmakla beraber, kendi güvenliğini ön planda tutarak öncelikle bölgesel ittifaklara yönelmiş, Balkan ve Sadabat Paktlarının kuruluşuna öncülük etmiştir.13 Ayrıca uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde barışçı yollarla Boğazlar sorununu kendi lehinde bir çözüme kavuşturmuştur. Ancak Avrupa’daki hızlı askeri ve siyasi gelişmeler özellikle İtalyan tehlikesi endişe verici boyutlara ulaşınca bölgesel ittifakların yanı sıra Batı ülkeleri ile ittifaka yönelmiştir. Bu sebeple 1930’lu yıllarda İtalya tehlikesi Türkiye’nin dış politikasını etkileyen faktörlerden biri olmuştur. Bölgede ortaya çıkan İtalyan tehlikesi karşısında Batı ülkeleri ile işbirliğine girişen Türkiye, Milli Mücadele yıllarından itibaren dış politikasının temel unsuru olan Sovyetler Birliği ile ilişkilerini bozmak istememiştir. Aksine Türkiye, jeopolitik yeri ve son derece önemli stratejik mevki gereği Batı ülkeleri ile Sovyetler Birliği arasında hassas bir denge kurmaya gayret sarf etmiştir. Avrupa ve dünyanın kısa sürede bunalımlar dönemine girdiği yıllarda bizzat Atatürk’ün yönlendirdiği gerçekçi, barışçı ve çok yönlü dış politika sayesinde Türkiye bölgede bir istikrar unsuru olmuş, Avrupa’da oluşan her iki blok tarafından da daima dostluğu aranan, her siyasi merkezde saygı uyandıran itibarı artmış bir devlet haline gelmiştir. Türkiye’nin sınırlı gücüne rağmen kısa zamanda itibarlı bir devlet haline gelmesinde, diplomasisindeki becerinin ve dünya güç dengelerinin yanı sıra, coğrafi konumundan kaynaklanan jeopolitik öneminin özellikle Boğazlara sahip olmasının büyük rolünün olduğunu vurgulamak gerekir. Türkiye bu özelliğini daha sonraki dönemlerde de sık sık vurgulayarak dünya politikasını gücünün üstünde etkilemeye çalışacaktır. Ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve güvenliğini her şeyin üstünde tutan, Atatürk’ün yönlendirdiği bu politika sayesinde Türkiye, uluslararası bunalımların arttığı, İkinci Dünya Savaşının eşiğinde, uluslar arası hukuk kuralları çerçevesinde iyi bir zamanlama ile barışçı yollarla Boğazlardan sonra Hatay sorununu da kendi lehine bir çözüme kavuşturmuştur. Hatay politikası Türk diplomasisine önemli bir tecrübe kazandırmış daha sonra benzer metotlarla Kıbrıs’ta da başarılı bir sonuç alınmıştır.
    ALINTIDIR.
    tülü:
    Sevgili arkadaşlar I. ünitenin sonu, el birliği ile diğer üniteleri de hazırlamak üzere...
    34yunus:
    çok sağol çok güzel olmuşda 20 yy sonrası dünyada meydana gelen teknolojik bilimsel olayları çok kısa geçmişsniz :(
    manyah:
    Ya çok yardımcı oldunuz sağolun. Fakat sizden birşey isteyeceğim. Dönem ödevimi burdan yazdım. Hoca kaynak olarak internet sayfasını kabul etmiyor. Bir günüm kaldı. Kaynakları yazabilir misiniz rica etsem?



  • Bu konuyu beğendiniz mi?

    20. Yy Başlarında Dünya (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 1. Ünite Ders Notu)

    Güncel Beğeni


    Değerlendirme: Toplam 1 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi 4,00 puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13.11.12, 00:22
  2. 1.Dünya Savaşının Dünya Tarihi Açısından Önemi
    By Di@ßLeSsE in forum Atatürk Genel
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.07.11, 02:27
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.01.11, 21:24
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11.01.11, 20:37
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.07.09, 20:05

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.