Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
Sayfa 3/3 İlkİlk 123
12 sonuçtan 11 ile 12 arası

Konu: Atasözlerinin Ortaya Çıkışı, Atasözleri ve Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri

  1. #11
    ModeratoR

    Standart Cevap: Atasözlerinin Ortaya Çıkışı, Atasözleri ve Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri

    Şapa oturduk!

    Kızıldenizin eski bir adı Şap denizi imişMercana benzeyen beyaz taşlar bu denizden getirilirmişBu taşlar su altında hacimlerini büyüterek yayılır ve gemiler için tehlike oluşturur Seyir haritalarında normal gösterilen yerlerde bu şap kayaları büyüdükleri için tehlikelere neden olurmuş Eskiden haca gemiyle giden hacı adayları için en sık başa gelen en önemli tehlike buymuşHacı bekleyen ahali "İnşallah bizimkiler şapa oturmaz" deyip dua ederlermiş



    Vermeyince mabud neylesin Sultan Mahmut

    Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamışDolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş Herkes bir şeyler istiyor
    -Tıkandı baba, çay getir
    -Tıkandı baba, oralet getir
    Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş
    -Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
    -Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
    -Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi
    Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
    -Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu Benimki de akıyordu ama az akıyordu "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı Ben
    yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve "Tıkandı baba, tıkandı Uğraşma artık, dedi O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz"
    Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmişÇayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
    -Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz
    Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz
    Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip
    başlamış bağırmaya
    -Taze baklava, güzel baklava !
    Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş Üç aşağı beş yukarı
    anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş Bir bakmış ki altın Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
    -Baba baklavan güzeldi Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş
    Tıkandı baba da
    -Peki, demiş ve anlaşmışlar Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış
    Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut;
    -Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın
    Sultan;
    -Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
    -Geldi sultanım
    -Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
    -Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım
    -Sultan şöyle bir tebessüm etmiş
    -Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş
    -Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek
    Sultan demiş;
    -Baba senin buradan da nasibin yok Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
    -Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler
    -Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler Baba,
    -Niçin, demiş Askerler
    -Hele sen bir beğen bakalım demişlerBaba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
    -Ne olacak şimdi, demiş
    -Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladıdemiş adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş Adamcağız oracıkta ölmüş Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
    "VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"



    Toprağı Bol Olmak

    İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım eşyaları ile birlikte gömülürlerdi Tanrılarına sunmak ve öte dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak ile takılardan oluşurdu Türk Beyleri de İslamiyetten önceki zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi Eski medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır
    Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış, nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı kanunsuz yollara sevk etmiştir Höyüklerdeki hazineler de zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük höyükler yapılır olmuş O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne atmaları gelenek halini almış Öyle ya, mezarın üzerinde toprak ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi bulunacaktır Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak" deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır


    Resmin Büyük Halini Görmek İçin Buraya Tıklayın

    Altı kaval üstü şeşâne

    Parçaları birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü şeşhâne deyimini kullanırız Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır Çünki şeş-hâne diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır
    Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz Çünki kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır Keza kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan kurşun atılır Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir

    Asayiş berkemal

    Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artarIrak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur
    Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri , Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:
    "Saye-i asayiş –vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir"
    Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince , Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp Aşapıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir "Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal, Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!"
    Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama, Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda

    Aklım kesiyor

    Ünlü bir hekim olan İbni Sina aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindeymiş
    Babası onu çocukken matematik konusunda hassas eğitim veren bir okula gönderirAncak İbni Sina cebir,geometri bir türlü beceremez,okuldan kaçarBabasından korktuğundan ,eve dönmez bir kervana katılır
    Kervanbaşı en küçük yaştaki İbni Sinayı su alması için bir kuyuya gönderir
    Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken,ipin sürtündüğü taşı kestiğini görür
    Ve kendine sorar:bu ip taşı nasıl keser?
    Biraz daha düşünür:ip çok uzun zamandır,bu taşa sürtünüyorve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demekki taşı kesebiliyor
    Madem ip bile taş kesiyor,benim aklım niye cebiri kesmesin? der
    Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbni Sina olur





    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ



  2. #12
    ModeratoR

    Standart Cevap: Atasözlerinin Ortaya Çıkışı, Atasözleri ve Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri

    Balık kavağa çıkınca

    Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş
    Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış
    Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
    Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış
    Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
    -Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız bizderlermiş



    Yolunacak Kaz

    Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar IIIsman, IV Murat, IIIOsman, IIISelim ve IIMahmut ile sınırlıdırBunlardan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür Sirkeci'ye gelip bir sandala binerek Beylerbeyi'ne geçeceklerdir Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar
    Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
    -Baba,der32 ile nasılsın?
    İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
    -32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor
    Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
    -İşitiliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu?
    -Bunan iki ay evvel biri girdiSon günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak?
    Padişah sükut ederKayıkçı işine devamdadır Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
    -Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?
    -Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim
    Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar Gel gelelim mabeyinciler meraktadır Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
    İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar Adamlar hemen sadede gelerek:
    -Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün
    -Beli
    -Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi
    -Bir hatamız mı oldu ağalar?
    -Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz
    -Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
    -Haşa! Ancak
    İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:
    -Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin nasıldır,demek istedi Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim
    -Eeee?
    İhtiyar yine nazlanır Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar İhtiyar devam eder:
    -Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi
    Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır
    - Ya üçüncü sual ne idi?
    İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
    -Aman efendim kerem buyurunuz Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi
    O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir




    Bu işin altında bir Çapanoğlu var

    Çapanoğlu Ahmet Paşa ,Yozgat şehrinin kurucularındandır 1764 Sivas valisi iken görevden alınır, bir süre sonrada öldürülürYerine büyükoğlu Mustafa bey daha sonra Süleyman bey geçer
    Süleyman bey Yozgatı imar ettikten sonra,Ankara,Amasya,Elazığ,Maraş,Niğde ve Tarsus gibi illeri idare etmeye başlar
    Çapanoğullarının bu ünü her yana yayılırYalnız halk arasında değil ,devlet adamları arasındada ‘’Çapanoğlu’’ ismi ünlü olur
    Rivayete göre ,devlet adamlarından biri,halktan bazı insanların aleyhine verilecek
    kararı sonuçlandırmak için soruşturma yaparken ,Çapanoğullarından birinin adıda bu olaya karışır
    Çapanoğullarının nüfuzundan çekinen diğer bir memur,
    ‘’bu işi fazla kurcalamayalım bence,altından bir Çapanoğlu çıkar’’ der
    Soruşturma aynen kapatılır



    İki dirhem bir çekirdek

    Keçiboynuzunun ,Yunanca adı "keration" ,İngilizcede "carob", Arapçada "kırrıt"tır Keçiboynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış
    Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış Prof DrAydın Akkaya açıklamasına göre; Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur
    Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilirBu ,hem çok kuruduğu ve meyvasından çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır Dört tanesi bir dirhem eder Dirhem 3 gr ağırlığa eş kabul edilir Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş
    Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere ‘’iki dirhem bir çekirdek ‘’ denmesinin kökü buymuş




    Pabucu Dama Atılmak

    Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim Ama kusurlu çıktı Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu




    Ağzına Tükürmek

    Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir
    Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır
    Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:
    Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,
    -Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi
    Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mazhar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:
    - Be ahmak, öyle değil Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş





    Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın, ölüme erken sevgiye geç,
    Yine gecikmişim bağışla sevgilim, sevgiye on kala ölüme beş..

    )̲̅ζø̸√̸£ ч̸ø̸µ

  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Atasözlerinin Ortaya Çıkışı, Atasözleri ve Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Deyimlerin Ortaya Çıkış Hikayeleri
    By RedBuLL in forum Dil Bilgisi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18.03.12, 12:56
  2. Atasözleri ve Deyimlerin Çıkış Noktası
    By Di@ßLeSsE in forum Soru Cevap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.05.11, 23:51
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.02.11, 23:16
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08.11.10, 01:02
  5. Atasözleri ve Deyimlerin Hikayeleri
    By ѕυρєяisi in forum Edebiyat & Türkçe
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 10.01.09, 01:46

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.