Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
4 sonuçtan 1 ile 4 arası

Konu: FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonuçlandı

  1. #1
    Özel Üye
    Sponsorlu Bağlantı

    Standart FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonuçlandı

    Sponsorlu Bağlantı

    FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonuçlandı

    FECR-İ ATİ DEVRİ


    Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerini yaşadığı tarihlerde, 30 yıl kadar sürmüş olan büyük bir siyasi baskıdan sonra, Türk aydınlarının getirmeyi başardıkları Meşrutiyet devri, Türkiye tarihinin en talihsiz dönemlerinden biri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten kimselerin yeterliliğinin düşük seviyelerde bulunması imparatorluk ve imparatorluğun halkı için en büyük dezavantajın oluşturmaktadır. Yöneticilerin dış politikadan habersiz oluşu, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihine olan yersiz güvenleri dolayısıyla yöneticilerin maceracı ve hayalci politikaları benimsemelerine yol açmıştır.
    İzlenilen yanlış politikalar yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. İstanbul’da bir irtica harekete başlamıştır. İstanbul’da başlayan ayaklanmayı Hareket Ordusu kurarak Mahmud Şevket Paşa bastırmıştır. Hareket Ordusu’nun bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra dönemin padişahı II. Abdülhamid’in ayaklanmayı başlatan kişi olarak suçlanıp yerine V. Mehmed ünvanıyla kardeşi Mehmed Reşad getirildi. Bu gelişmeler sonucunda başarısız, ehliyetsiz ve yetersiz yönetime bir başkan getirilmiş olur. Mehmed Reşad Osmanlı yönetiminin ihtiyacı olan dirayetli ve bilgili bir padişah değildir.
    Osmanlı devletinin içinde bulunduğu sıkıntılı durum, birçok kesimin cesaretlenmesini sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında bulunan balkan devletleri içten içe hazırlık yapıp Osmanlı İmparatorluğu’na boş kaldırma mücadelesine girişmeyi düşünüyordu. Devlet yöneticileri bu durumun farkına varamaması, onların emellerine ulaşmasında yardımcı olan unsurların başında gelmekteydi.
    Yöneticilerin hataları birbirlerini izlemekteydi. Libya’da affedilmeyecek bir hata yapan yöneticiler Libya topraklarını İtalyan’lara kaptırmakla kalmadı, diğer topluluklara da yol göstermiş oldu. Osmanlı toprakları bir bir elden çıkmaktadır. Türk halkı savaşlardan yorgun düşmüştür. Halk aç ve fakir düşmüştür. Tüm bu yaşananları yönetim kesimi görememiştir. Osmanlı yönetimini oluşturacak kişiler kendi aralarında iktidar kavgası içindedirler. İktidara sahip olan, başında Enver, Cemal ve Talât Beylerin bulunduğu İttihat ve Terakki Partisi ülkeyi sıkıyönetime almıştır.
    Osmanlı Devleti içinde bu gelişmeler yaşanırken dışarıda Almanya sanayi devrimini tamamlamış ve büyük bir hammadde sıkıntısı yaşamaktadır.
    Hammadde kaynaklarını, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Batı devletleri. dünyanın dört bir yanından ele geçirmişlerdir. Almanya’nın bu hammadde kaynaklarından yararlanabilmek için tek bir çaresi vardı, büyük askeri gücüne güvenerek savaşmak. Nitekim Almanya hammadde kaynaklarını ele geçirmek için savaşa girişti. Dört yıl sürecek olan I. Dünya Savaşı başlamış olu. İlk planda savaşın dışında olan Osmanlı İmparatorluğu hayalperest ve maceracı yöneticileri sayesinde kendini bir anda savaşın içinde buldu.
    Boşu boşuna girilen I. Dünya Savaşı’nın sonucunda Türk Milleti akıl almaz bedeller ödedi. Karşı tarafla imzalanan Mondros Ateşkes ve Sevr Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirdi. Osmanlı Devleti Balkan Harbi ile Avrupa topraklarını kaybettikten sonra, I. Dünya Savaşı ile Asya ve Afrika’daki topraklarını de kaybettiği gibi Anadolu’nun yarısını da kaptırdı. Birinci Dünya Savaşı felaketi ile halk mali ve ekonomik yönden tam bir iflasın eşiğine düştü. Ticaret faaliyeti eskiden olduğu gibi azınlıkların ve dış güçlerin eline geçti. Anadolu köylüsünün devamlı askere alınması hem üretimi düşürdü hem de teknik yönden geri olan tarımın ilerlemesini engelledi. Bununla birlikte savaş yüzünden devlet elindeki nitelikli elemanlar da kaybedildi.
    Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar savaş durumunda olması sosyal şartları etkilemiş, bunun sonucunda da sanat, edebiyat ve bilimsel gelişmelere zemin oluşmamıştır. Edebiyat-ı Cedide topluluğunun dağılma tarihi olarak kabul edilebilecek 5 Aralık 1901’den 1908 yılı ortalarına kadar, bu topluluktaki yazarlardan Servet-i Fûnun Dergisi’nde hiç kimsenin hiçbir yazısı çıkmadığı gibi, dergi her türlü edebî çalışmaları bırakarak fenni konulardan, aktüelden bahseden bir magazin dergisi haline geldi. Servet-i Fûnun yazarları yayın hayatından çekilmekle beraber, II. Abdülhamid yönetimi aleyhine tenkid yazıları yazmaktan geri durmamışlardır. 1901-1908 yılları arasında geçen dönemin edebiyat açısından hiçbir şey vermediğini söylemek doğru olmaz. Fakat yapılan çalışmaların hiçbiri Edebiyat-ı Cedide sanatına yaklaşamamıştır. 1908 yılından sonra Edebiyat-ı Cedide’nin boşluğunu dolduracak genç isimler şöhretlerini duyurmaya başlamıştır. Şöhretlerini duyuran Ahmed Haşim, Enes Avni, Ali Cânib, Mehmet Behçet, Tahsin Nâhid gibi adlara Yakup Kadri, Şahabeddin Süleyman, Cemil Süleyman, Müfid Ratib gibi yeni imzalar karıştı.
    Önceleri türlü edebiyat ve sanat dergilerinde dağınık bir şekilde yazıları çıkan bu gençler bir araya gelerek edebî çalışmalarını düzene koyma ihtiyacı duydular. Böyle bir düşünce ile hareket eden gençler 20 Mart 1909 tarihinde İstanbul’da çıkmakta olan Hilâl gazetesinin matbaasında ilk toplantılarını yaptılar. Aralarına Edebiyat-ı Cedide topluluğunun en genç üyelerinin katılmasıyla birlikte kendi edebiyat ve sanat eğilimlerini temsil edip kamuoyuna açıklayacak bir edebî topluluk kurulmasına karar verdiler. Topluluğa ad olarak Fecr-i Âti demeyi uygun gördüler. Encümen 24 Şubat 1910 tarihli Servet-i Fûnun’da yayımladığı bir beyannameyle kendisini kamuoyuna resmen tanıttı. Beyannamede bildirdiklerine göre Encümen, edebiyatı çok ciddiye almakta, onu hoş vakit geçirmek için bir vasıta olarak kabul etmektedir. Bu inanışın edebiyatımızdaki ilk temsilcileri Servet-i Fûnun’culardır. Edebiyatın ciddi bir çalışma olduğu hususunda Türk kamuoyuna ilk rehberlik yapanlar onlardır. 1908 yılından sonra çalışmalara yeniden başlamaları beklenilmesine rağmen onlar çalışmalarını sürdürmemişlerdir. Fecr-i Âti topluluğu bu görevi devralmıştır. Bundan sonra dilin ,edebiyatın, sanatın gelişmesinde Batı Edebiyatının ışığında Fecr-i Âti topluluğunun bireyleri çalışmalarını sürdüreceklerdir. Topluluğun beyannamede açıkladığına göre amaçlarının Türk Edebiyatına mühim bir yenilik getirmekten çok Batı Edebiyatıyla sıkı bir temas kurmak olduğudur. Encümen üyeleri kendinden önceki Servet-i Fûnun sanatkârlarına sataşmalarda bulunmuşlardır. Fecr-i Âti sanatkârları verdikleri serlerle Servet-i Fûnun şairlerini geçememiş, onların gölgesinde kalmışlardır.
    Servet-i Fûnun şiiri ile Fecr-i Âti şiirinin birbirine en çok benzer yanları kullandıkları malzemedir. Her ikisi de şiirde tema olarak aşkı ve tabiatı kullanmaktadır. Fecr-i Âti edebiyatında aşk genellikle hissi ve bazen romantik olduğu gibi; tabiat tasvirlerinde tamamen sübjektiftir. Dilde Servet-i Fûnun’cuların metotları takip edilmiş, şiirin içine bir çok yeni Arapça, Farsça kelimeler sokulmuştur. Konuşma dilinden uzaklaşılmaya devam edilmiştir. Vezin olarak yine aruz kullanılmaya devam edilmiştir. Nazım şekillerinde bir takım değişiklikler yapılmıştır. Servet-i Fûnun döneminde kullanılan mütezâd-ı daha da değiştirerek Fransız sembolistlerin serbest nazımlarına yaklaştırılmıştır. Fecr-i Âti şairlerinin duygularında aşırı derecede marazilik görülmektedir. Fec-i Âti şairleri Fransız sembolistlerini daha yakından tanımaya çalışmışlardır. Bunu da kısmen gerçekleştirmişlerdir.



  2. #2
    Özel Üye

    Standart Cevap: FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonu

    FECR-İ ÂTİ ENCÜMEN-İ EDEBÎSİ BEYANNAMESİ

    Şimdiye kadar memleketimizde edebiyat kelimesinin hâiz olduğu ehemmiyet ve ciddiyeti anlayan ve bu ehemmiyeti halka ifham eden, tereddüt etme*den söyleyebiliriz ki, pek az kimse gelmiştir. Tarih-i edebîmizi tetkik edersek en parlak devirlerde bile edebiyatın bütün ihâta-i manasiyle anlaşılıp anlaşılma*dığını görürüz. Onun için bizde sanat ve edebiyat, daima boş vakitlerin bir hemdem-i-lâtîfi olmaktan fazla bir ehemmiyet alamamış ve bunların hasıl terbiye-i hissiyenin tekâmülüne hizmet etmek tarikiyle bir milletin pişivâ-yi tarakkiyûtı olduğu takdir edilememiştir, Edvâr-ı kadîmeden ayrılıp asr-ı hâzıra doğru gelince yavaş yavaş suret-i telkinin bir istihaleye uğradığını görüyoruz. Kemal Bey ve hem-zamanlan bir çok münasebetlerle bu husustaki fikirlerini söylemişlerdir. Kemal Bey'in "Edebiyatsız millet, dilsiz insan, kabilindendir" sözü meşhurdur. Fakat efkâr-ı umumiyesini anlamamaktan ve anlamak için hiç bir rehber-i hayırkâr ve ciddî bulamamaktan mütehassıl lâkaydisine böyle bir cümlenin devâsâz olması elbette mümkün değildir. Bu zamana mahsus edebi*yatların da bu hususla hidemâu görülmekle beraber Osmanlı efkâr-ı umumiyesinin bu rehberi kail surette bulduğu tarih, itiraf etmeli ki, Edebiyat-ı Cedîde'nin genç ve faal zekâlarının Servet-i Fünun sahifelerinde ilk tesir-i mes*lek etlikleri zamana tesadüf eder. Bu heyet-i edebiyenin erkânı, o mecmuanın sahifelerinde muhitini tenvir eden bir manzume-i muzîç vazifesini görüyordu.
    Fakat hükümetin gittikçe artan zulmü onların kalemlerine ilk darbe-i anîf ve
    kahhân indirdi. Ve bunlar ilerde tekrar toplanmak ümidi ile dağılıp gittiler.
    Hürriyetin ilâniyle yeniden ziyalarına intizar edildiği zaman ise pek az istisna
    ile artık onlar eski melîke-i hayallerim olan sanat ve edebiyata karşı bir sehâb-ı
    lâkaydiye bürünmüştüler. Bunu söylemekle bizden evvel gelenlere itiraz arzusunda değiliz. Zira onların edebiyatımıza ettikleri hizmeti takdir etmemek her*
    halde kadir-nâşinaslık olur. Biz onlara mâzi-i meslekleri için teşekkür ile hal ve
    istikbale alf-ı nazar edeceğiz.

    işte bu istikbale bakmak azim ve niyetiyle Fecr-i Atî teşekkül ediyor. Fecr-î Ati âzası, kendilerine herkesten ziyade edebiyatperest ve azimperver ol*maktan fazla bir kıymet ve ehemmiyet atfetmek cesaretini almamakla beraber temelini attıkları müessesenin bu beyabân-ı ilim ve edep içinde bir sayezâr-ı zumürrüdin olmasına intizaren şimdilik Avrupa'daki emsalinin küçük bir numu*nesi temsil ve irâe etmesine çalışacaklardır. Lisanın, edebiyatın ulûm-ı edebiyye ve içtimâiyyenin terakkisine hizmet etmek, ayrı ayrı şurada burada tenemmüv eden istidatları sinesinde cem ederek ittihat ve içtimain hasıl edeceği kuvvetle tekemmüle, müsademe-i efkârın parlatacağı bânka-i hakikatle tenvir-i efkâra çalışmak: işte Fecri- Âli'nin gaye-i azim ve meramı.
    Fecri Âti azasının semerât-ı mesâisinin ihtiva edecek bir kütüphane, tees*süs etmek üzeredir. Edebiyat-ı Cedîdenin parlak zekâların matla-ı- envâr olmak meziyetini hâiz olan Servet-i Fünun mecmuası nâşir-i efkârıdır.
    Bundan başka memleketimizin terakkiyât-ı Fİkriyye ve hissiyyesini temin edecek âsâr-ı mühimme-i garbiyyeyi kendi azasına ve mükâfattı müsabakalarla hariçten intihap olunacak zevata tercüme ve neşrettirmek, umumî konferanslar vererek halkın seviye-i zevk-i edebîsinin ilâsına, hususî malûmatının tevsiine çalışmak, memâlik-i garbiyyedeki müessesat-ı mümasile ile tesis-i revabıt ve münasebat ederek memleketimizin lenevvuat-ı edebiyyesini garba, garbın envarını âfâk-ı şarka nakledecek metin ve ulvî bir nâkil vazifesini görmek, Fecr-i Âli'nin cümle-i imâlindendir.
    Tanzim ve hükümete ilâ olunan nizamnamenin bir sureti yakında neşrolunacaktır.
    Efkâr-ı münevvere eshabının bu teşebbüs-i hayrı bir nidâileşti ve takdir ile karşılanacağına eminiz. Çünkü acı bir itiraf olmakla beraber söylemekten çekinmeyiz ki, memleketimizin ilme, sanata ihtiyacı pek şedittir. Bir ihtiyacı telâfi için atılacak en küçük adım, rehâya, itilâya doğru atılmış demektir, ve bundan mahrum olmak muazzez vatan için elîm bir öksüzlüktür.
    Fecr-i Âti Encümeni Edebîsi Nâmına
    Kâtibi Müfit Râtip, Encümenin Azâ-yı Hâzırası:

    (Beyannamenin altında şu imzaları görürüz
    Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent, Emin Lâmi, Tahsin Nâhit, Celâl Sâhir (Reis), Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi, Refik Halit. Sahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, izzet Melih, Ali Canip, Ali Süha, Faik Âli, Fâzıl Ahmet, Mehmet Behçet, Mehmet Rüştü, Köprülü-zâde Mehmet Fuat, Müfit Râtip, Yakup Kadri (Servet-i Fünun C: 38, No. 977.11 Şubat 1325)
    İBRAHİM ALÂEDDİN GÖVSA

    1889’da. İstanbul'da doğdu. Babası, Trabzon'da Mektupçu iken ölen, Filibeli-zâde Âsim Bey'dir. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Trabzon'da yaptıktan sonra, Mekteb-i Hukuk'u bitir*di (1910). Önce Adliye Nezâreti'ne memur ola*rak girmiş, oradan da Maârif Nezâreti'ne geç*miş ve edebiyat muallimi olarak Trabzon Sultânîsi'ne gönderilmiştir (1911).
    Edebiyata küçük yaştan beri hevesli idi. 1906’dan itibaren, yazdıklarını neşretmeye de başladı. Trabzon'dan ayrılacağı sırada, şiirlerini bir araya toplayarak, Güft-ü-gû (1913) ismi ile bastırdı. Aynı yıl, İsviçre'ye giderek, psikoloji ve pedagoji tahsîli yapmış, dönüşünde Dârülmuallimîn-i Âliye (Yüksek Öğretmen Oku*lu) psikoloji ve pedagoji öğretmenliğine getiril*miştir (1916). Bu okulda kaldığı on yıl zarfında üç yıl da müdürlük yapan Alâeddîn Gövsa, 1921’de İlk Gençlik Hakkında Ruhiyat ve Terbiye Tedkîkleri, 1922'de Çocuk Şiirleri ve 1926’da da, önce mizah dergilerinde Kıvılcım İğreti adı ile çıkan yazıların*dan ibaret Şen Yazılar isimli eserlerini bastırdı. Aynı yıl, Maârif Vekâleti Talîm ve Terbiye Dâiresi âzâlığına tâyîn edilmiş, bir yıl sonra da Sivas Milletvekilliğine seçilmiş ve bu arada Çocuk Kalbi (1927,1930) ve müteakiben de Çocuk Ruhu (1929, 1946) adlı terbiye eserleri intişâr etmiştir.
    1932’de, Kanâat Kitabevi'nin Halk Kültür Kitapları olarak tertiplediği bir seride, tanınmış bâzı şâirlerimiz hakkındaki birkaç broşürü çıktı. Aynı sene, on yıl zarfında yazmış olduğu şiirlerini Çanak*kale İzleri adı altında bir araya topladı.
    1933’te, Süleyman Nazîf hakkında -eserlerinden de geniş ölçüde örnekler alan- bir eseri basıldı. 1935’te. Maârif Vekâleti müfettişliğine tâyîn edildi ve /1939 da, yeniden, milletvekilliğine seçildi. Bu arada, Acılar adındaki şiir kitabını neşretti (1941, 1966). Bu müddet zarfında İnönü (Türk) Ansiklopedisi Genel Sekreterliği'ni yaptığı gibi, Türk Meşhurları (1945-1946) adlı eserini de hazırladı. 1943’te, kendi isteği ile emekliye ayrılarak, Ansiklopedide kaldı. Bir yandan da, Resimli Yeni Lügat ve Ansiklopediyi hazırlamakla meşguldü. Bu eseri de, ölümünden sonra, beş cild hâlinde basılmıştır.
    MEHMED FUAD KÖPRÜLÜ

    1890 da. İstanbul'da doğdu. Babası, mah*keme baş kâtiplerinden, Faiz Bey'dir. ilk ve orta öğrenimini İstanbul'da bitirdi ve Mekteb-i Hukuk'a girdi. Bir yandan da, edebiyatla uğraşıyordu. Bir müddet sonra Hukuk'u terk ederek, kendisini tamamıyle edebî çalışmalara verdi. Batı'nın fikir ve edebiyat hayâtı hakkındaki ya*zıları bilhassa dikkati çekiyordu. 1909 da, Fecr-1 Atî topluluğuna girdi. Bu sıralarda, Servet-i Fünûn dergisinde, şiirleri ile birlikte, günün edebî meselelerine ait yazıları da çıkıyor; mü*nâkaşalara katılıyordu. 1910 dan itibaren, üç yıl müddetle, İstanbul'daki muhtelif liselerde ede*biyat öğretmenliği yaptı. Bu müddet zarfında,
    Batı'nın bâzı fikir ve edebiyat temsilcileri hakkındaki yazılarını bir araya toplayarak, Hayât-ı Fikriyye (1912) ismi ile bastırdı. 1913’te, İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) Türk Edebiyatı müderrisliğine (profesörlüğüne) tâyin edildi. Bundan sonraki çalışmalarını, git*tikçe artan bir yoğunlukla, ilmî sahada topladı. Türk edebiyatını henüz geri bir zihniyetle ve çok basit bir mâhiyette olarak yapılan incelemelerin ko*nusu olmaktan çıkarıp, onun tamâmıyle modern ve ilmî metotlarla ince*lenmesini sağlamak için giriştiği mücâdele güç, fakat başarılı oldu. Türk edebiyatının ne şekilde incelenmesi gerektiği hususundaki düşüncelerini Türk Edebiyatı Târihinde Usûl (1913, Bilgi Mecmuası) isimli etüdünde etraflı olarak îzâh etti. Böylece, bir yandan, edebiyatımızın ilmî bir şekilde incelenmesi için yürünmesi gereken yolu çizerken; bir yandan da, kendi çalışmaları ile bu yolu açmağa ve genişletmeğe başladı.
    Yukarıdaki incelemesini, 1915’te çıkarmağa başladığı Millî Tetabbu'lar Mecmûası'nda Türk Edebiyatının Menşei ve Türk Edebiyâtında Âşık Tarzının Menşe ve Tekâ*mülü Hakkında Bir Tecrübe adlı incelemeleri takip etti.
    Aynı yıl Şehâbeddîn Süleyman'la beraber, muhtelif sanat ve edebiyat meselelerini inceleyen Ma'lûmât-ı Edebiyle isimli bir eser daha çıkardı. 1916 yılında, yine Şehâbeddîn Süleyman'la beraber, sultanîler (liseler) için kaleme aldıkları Yeni Osmanlı Târîh-i Ede*biyyâtı isimli ve menşelerden Nevşehirli İbrahim Paşa'nın sedâretine kadarki devri ihtiva eden eser, edebiyat târihimizin ilmî metotla incelenmesi hususundaki ilk adımı teşkîl eder. Bu arada, türlü gazete ve dergilerde fikrî, târihî ve edebî meselelere ait olarak, birçok makaleleri de çıkmakta idi.
    1918 de, Nasreddîn Hoca'nın bâzı fıkralarını manzum bir şekilde kilde kaleme alarak kitap hâlinde çıkardığı gibi (Nasreddîn Hoca), Tevfik Fikret hakkında da Tevfik Fikret ve Ahlâkı isimli küçük bir incelemesini bastırdı. 1919 da, ilk büyük ilmî eseri olan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar yayımlandı. Bir yıl sonra, Türk Edebiyatı Târihi hakkında menşe'lerden îtibâren yaptığı incelemeleri kısım kısım çıkarmağa başlayarak, İslâmlıktan önceki devre ait olan birinci kısmını bastırdı (Türk Edebiyatı Târihi, I. Kitab). Ertesi yılda, İslâmlıktan sonraki devre ait olup İslâmî edebiyâtın esâslarını inceleyen, II. Kitap çıktı. 192’te, Türkiyat Mecmûası'nı kurdu. Türkoloji alanında çok müspet çalışmaları olan bu dergide, Meddahlar (1925), Klâsik Türk Nazmında Rubâî Şeklinin, Eskiliği (1928) ve Türk Klasik Nazmında ki; Husûsî Nazım Şekilleri: Tuyuğ (1928) gibi mühim tedkîkleri çıktı. 1924’te, muhtelif makalelerini bir araya toplayarak, Bu günkü Edebiyat ve 1925’te de Türk Târîh-i Dînîsi adlı eser*lerini bastırdı. Aynı yıl Sovyet ilimler Akademisi âzâlığına, 1926 da Macar ilim Cemiyeti muhabir âzâlığına seçildi. 1927 de, Heidelberg Üniversitesi tarafından, kendisine fahrî felsefe doktorluğu payesi verildi. Bu arada, ev*velce basılmış olan iki kitabı yeniden düzenlemek ve XIV. asır Türk Edebiyâtının bir kısmını ihtiva edecek şekilde hacmen genişletmek suretiyle? Türk Edebiyatı Tâhhi'ni yeniden bastırdı (1926-1928). 1928 de, Edirneli Nazmî'nin dîvânını da ihtiva eden Millî Edebiyat Cereyanı’nın İlk Mübeşşirleri’ni, 1929 ve 1930 yıllarında, Türk Saz Şâirleri hakkındaki.incelemeleri takip etti. 1931 de, Türk Hukuk ve iktisâd Mecmuası ismi ile kurduğu dergide, bu 'konular üzerindeki incelemeleri çıktı. Bu sıralarda, Dîvân nazmı hakkında ve fasiküller hâlinde bir antoloji' bastırmağa başladı ve 1934’te hepsini bir cilt olarak topladı. Aynı yıl.-Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırma Tâli isimli eserini bastırdı. Kars'tan milletvekili seçildiği târihe kadar (1935) İstanbul Üniversitesinde birçok defalar dekanlık yaptı. Siyâsî hayata atıldıktan sonra da üniversite ile ilgisini kesmeyerek, İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde Türk Edebiyatı Târihi dersini okutmakta devam ettiği gibi, Ankara'da Dil ve Târih - Coğrafya Fakültesi açıldıktan sonra, bu fakültede Ortaçağ Târihi ve Siyasal Bilgiler Okulu'nda da Türk Müesseseleri Târihi derslerini okuttu. 1937’de, Atina Üniversitesi tarafından kendisine fahrî doktorluk payesi verildi. 1939 da, öğretim hayâtının yirmi beşinci yılı kutlandı. Aynı yıl, Sorbonne Üniversitesi tarafından, özel bir törenle, kendi*sine fahrî profesörlük unvanı verildi.

  3. #3
    Özel Üye

    Standart Cevap: FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonu

    FAİK ÂLİ OZANSOY

    1876 da, Diyarbakır'da doğdu. Asıl adı Mehmed Faik olan şâir, Diyarıbekirli Saîd Paşa'nın küçük oğlu ve Süleyman Nazif'in kardeşi*dir, ilköğrenimine doğduğu yerde başladı ve Askerî Rüşdiye’yi bitirdikten sonra İstanbul'a ge*lerek Mekteb-i Mülkiyye'ye girdi. Şiire karşı hevesi çok küçük yaşta uyanmıştı. Daha Mek*teb-i Mülkiyye'de iken, Servet-i Fünûn'da şiir*leri çıkmağa başladı (Temmuz 1897) ve, böyle*likle, bu derginin etrafında kurulan topluluğa katılmış oldu. O zamanlar sarayca büyük bir dikkatle takip edilen edebî hareketlere ve okuldaki bâzı hâdiselere karıştığı için, 1900 yı*lında, bir aralık tevkîf ve bir ay kadar hapsedi*lerek, ağabeyi Süleyman Nazif'in teşebbüsü ile tahliye ve yeniden okula kabul olundu. Hapiste bulunduğu esnada, Servet-i Fünun'daki şiirleri Zahir imzası ile çıkı*yordu. 1901 de okuldan me'zûn oldu ve, ilk olarak, ağabeyinin Mektupçu bulunduğu Bursa Vilâyeti Maiyyet Memurluğu'na tâyîn edildi. Bundan son*ra da. Sındırgı, Burhaniye, Pazarköy ve, İkinci Meşrutiyet'in ilânında da, Mu*danya kaymakamlıklarında bulundu. Bu târihte evlendi. Bu evlenmeden üçü erkek, ikisi kız olmak üzere, beş çocuğu olmuştur. Ayni yıl, o zamana kadar çıkmış şiirlerini kitap hâlinde toplayarak Fânî Teselliler ismi ile bas*tırdığı gibi, Midhat Paşa (1908) adlı uzun manzumesini de yine ayrı ola*rak yayımladı. Uzun müddet Midilli, Beyoğlu, Üsküdar mutasarrıflıkların*da; Dâhiliye Nezâreti Hey'et-i Teftişiyyesi Başkitâbeti'nde ve Mütâreke'nin ilânı sırasında da Diyarbakır valiliğinde bulundu. Bu müddet zarfında, edebî çalışmalarına devam ediyordu. Hattâ, bir aralık, Fecr-i Âtî'nin .başına ma da geçti. Dergilerde yayımlanan şiirlerinden bir kısmını Temâsîl (1913) ve bir, kısmını da Elhân-ı Vatan (1915, 1917) isimleri ile toplayıp kitap hâlinde bastırdı. Bunlardan başka, 1918 de Payitahtın Kapısında adlı bir de man*zum piyesi çıktı. Diyarbakır valiliğinde birkaç ay kaldıktan sonra istifâ ederek Ebûbekir Hazım Bey'in Dâhiliye Nazırlığı sırasında, Müsteşarlığa tâyîn edildi (Şubat 1920). Ancak, kısa bir müddet sonra ve kabine değişmesi ile, Dâhiliye Nezâretine Ahmed Reşîd (Rey) Bey'in gelmesi üzerine, Müsteşarlıktan ayrıldı (Nisan 1920). Meclis-i A'yân'ın feshi üzerine açık*ta kalan ve Viyana'da çektiği sefaletle "Şâir-i A'zam" şiirini yazan Abdülhak Hâmid'i müdâfaa ve ona olan eski hayranlığını yeniden ifâde için 1922 de yazmış olduğu Şâir-i Azam'a Mektub isimli manzumesini, 1923 te ayrı*ca bastırdı. Müsteşarlıktan ayrıldıktan sonra, bir daha idarî işlerde çalış*madı.
    Bir müddet, İstanbul'daki Saint-Benois Fransız mektebinde Türkçe ve Mülkiye mektebinde de Fransızca öğretmenimi yapmış ve 1931 yılında da, Dâhiliye Müsteşarlığından emekliye ayrılmıştır. Bundan sonra, öğ*retmenlikten de çekildi ve yalnız edebiyatla uğraşmağa başladı. Bir aralık, Ankara'da ve oğlu Munis Faik Ozansoy'la beraber, Marmara (1936) adlı, bir dergi çıkardı. Bu dergide, bâzı şiirleri basıldı. Fakat, bu arada yazılıp da yayımlanmamış, daha birçok şiirleri vardır. Son zamanlarında, bunların bir kısmını Şehirler Şehriyârı ismi ile bastırmayı düşünüyordu. Bu düşünce ile, bu esere girecek şiirlerini bir araya toplamışsa da yayımlanmasına imkân olamamıştır. Yalnız, Nedîm ve Lâle Devri (1950) isimli manzum piyesinin ölümünden pek az bir müddet önce basıldığını görebildi ve, bir kalp kifayetsizliği yüzünden, 1 Ekim 1950 de Ankara'da öldü.'Arzusu üze*rine, cenazesi İstanbul'a nakil edilerek, Zincirlikuyu'daki Asrî Mezarlık'ta, Abdülhak Hâmid'in yanına gömüldü.
    Daha küçük yaştan -edebiyatımızın iki tanınmış siması olan- babasının ve ağabeyinin yakın ilgi ve özenişleri ile yetişmek şansına erişen Faik Âli, ilk edebî kültürünü, ağabeyi gibi, eski nazmın üstâdlarından çok, ye*ni nazmın kurucularına borçludur. Dîvân nazmının ustalarına karşı olan il*gisi daha sonraları gelişir. Sanatına hiçbir surette tesîr etmemiş olan bu şâirler arasında en çok beğendikleri Fuzulî, Nâbî ve Nedîm'dir. Kemâl'in, Ekrem'in ve bilhassa Hâmid'in eserlerini okumakla geçen ilk gençlik yılla*rını, her sanat amatöründe olduğu gibi, bir deneme ve taklîd devresi tâkîb etti. Ancak, bu sıralarda Servet-i Fünûn dergisinde gelişmeğe başlayan edebî hareketin, bu taklîd dönemini pek kısalttığı ve genç şâirin bu hare*kete süratle uyduğu görülür. O kadar ki, Servet-i Fünûn dergisine yazma*ğa başladıktan (1897) pek az bir müddet sonra, vokabüler ve üslûbça ol*duğu kadar, hayâl ve duyuş tarzı bakımından da, Servet-i Fünûn nazmını kurmuş olanlardan hiçbir farkı kalmamıştı. Faik Âli, bu bakımdan da, şüp*hesiz ki iyi bir şansa sahiptir. Kurulmasında ve yerleşmesindeki büyük emek ve üzüntülerin hiçbirine katlanmadan, başkaları tarafından en küçük noktalarına varıncaya kadar eksiksiz olarak ortaya konulmuş bir nazma sâ*dece ayak uydurmuş oluyordu. Fakat, ayak uydurma kabiliyetinin büyük*lüğü de inkâr edilemez. Bu kabiliyeti ile birlikte, kendisine karşı ilk tanı*dığından beri duyduğu sınırsız hayranlığın da zorlaması ile, zaman zaman, Hâmid'in tesîri altında kaldığı görülür. Bâzı şiirlerinde bu tesîr açıktır ve "Tulû'dan Evvel" gibi bir iki manzumesinde de, adetâ, bir nazîre durumu sezilebilir. Hele Fânî Teselliler'in önsözü, ikinci bir "Makber Mukaddeme-si" telâkkî edilebilir.
    Esasen, Tanzimat'tan sonraki edebiyatımızda, hayran*lığını belli-başlı iki kişiye yöneltti: Birisi yenilik edebiyatının en büyük kurucusu Hâmid, ikincisi ise en mükemmel ustası Fikret'tir. Fakat bütün bunlara, hattâ Cenâb'ın onu "İkinci Bir Hâmid" olarak îlân etmesine ve bizzat şâirin de Hâmid'e karşı duyduğu büyük hayranlığı ömrünün sonuna kadar titizlikle muhafaza etmiş olmasına rağmen, şiirlerindeki Hâmid tesîrinin mübâlâğalandırılacak bir tarafı bulunmadığı muhakkaktır. Bizzat mü*şahede ve tedkîk itiyadının henüz yerleşmemiş bulunduğu cemiyetlerde, biraz sözü dinlenir kimseler tarafından belirtilmiş ve tamamıyla şahsî de*ğerde olan kanaatler, başkaları tarafından ve doğruluğu araştırılmağa lü*zum görülmeden, kolaylıkla kabul ve böylelikle, zaman zaman, bâzıları hâ*kim, bâzıları da mahkûm kılınır. Bir topluluk için çok tehlikeli olan bu kli*şe hükümler, maalesef, hemen hemen hiç tedkîk edilmemiş bir durumda bulunan edebiyatımızda da fazlaca yer almış bulunmaktadır. Zamanla, incelemeler ilerledikçe, bunların da ortadan kalkmalarını beklemek tabiidir. Şiirleri esaslı bir tedkîke tâbi tutulunca, Faik Âli hakkındaki "Hâmid mukallidliği" hükmünün de, bu klişe hükümlerden biri olduğu anlaşılır.
    Faik Âli, nazmının bütün özellikleri ile, eksiksiz bir Servet-i Fünûn şâi*ridir. 1908’e kadar, şiirlerinde, tam bir fertçilik göze çarpar, ilk şiir kitabı olan Fânî Tesellîler'in önsözünde, kendi iç âleminin dar sı*nırlarını aşıp, cihânşümûl olamayan şiirinin ıztırâbını yaşar; hayâtının me*lal ve infial" den ibaret bulunduğunu söyleyen şâir, bu melal ve infialin başkalarına değil, sırf kendisine âid hâdiselerden doğduğunu bilir, işte bu yüzdendir ki, yine aynı yerde, kendisini "bencillik" ve bunun tabîî netî-cesi olan "kötümserlik" le suçlandırır. Fakat şurasını hemen işaret etme*lidir ki bu bencililik ve kötümserlik, yalnız kendisine değil, içinde bulun*duğu edebî topluluğun bütün mensûblarına ait umûmî bir özelliktir. Bu vasıfların birinden, yâni bencililikten zamanla kurtulanlar olmuşsa da; hâ*diselerin elverişli olmayan gelişmeleri bu harekete mensup olanlardan hiçbirine kötümserlikten kurtulmak imkânını vermediği gibi, bu kötü kade*hin "pençesinden onları takip eden nesiller de kendilerini sıyıramadılar. Faik Âli zamanla, bencillikten kurtulanlar, kendisinin dışında da bir âle*min varlığını kavrayabilenler arasındadır. Bu kavrayış, 1908’de, Midhat Paşa ,için yazdığı uzun manzumede ilk defa olarak kendisini gösterir. Bu târihten îtibâren şâir, ferdî yaşayışının yanıbaşında, bütün insanlığın değil*se de, içinde yaşadığı kendi topluluğunun yaşayışı ile yakından ilgilenir.
    Trablus, Balkan ve Birinci Dünya harpleri sırasında da, bu ilgisinin devam ettiğini ve hattâ geliştiğini görüyoruz. Elhân-ı Vatan'ı dolduran şiirler, işte bu ilginin samîmi ifâdeleri ile meydana gelmişlerdir. Eserin "Genç Şâirlere" isimli ilk parçası ise, memleketin büyük ıztırâbları karşı*sında hâlâ bencillikten kurtulamamış genç nesli uyarması bakımından, hazînliği ölçüsünde, dikkate değer bir manzumedir.
    Manzumelerinde, şekil itibariyle tamâmıyle yenidir. Yalnız, son za*manlarında, arasıra, eski nazmın şekillerini de kullanmıştır.
    Edebî dokudaki şiirlerinin temaları, "aşk ve tabîat" tır. Şiirinde, tamâ*mıyle idealize edilmiş; hemen hemen beşerî özelliklerinden uzaklaştırılarak melekleştirilmiş olan kadına yöneltilen aşkın da santimantal ve romantik bir karakter taşıması tabiîdir. Faik Âli'de tabîat, bir kısım Servet-I Fünûn şâirlerinde olduğu gibi, bir garnitür olmaktan çıkmış, belli-başlı bir tema hâline gelmiştir. Tabîat manzaraları arasında ise geceler, gökler, çiçekler (bilhassa menekşe), akşam, tulü, gurûb...en çok tercîh ettikleridir. Umu*miyetle sübjektif bir mâhiyet gösteren bu peyizajlar arasında, doğduğu çevreye ait olanlar, Tanzimat'tan sonraki nazmımızın dikkati çeken bir özelliğini de hatırlatırlar: Güney topraklarımıza mensûb olan şâirler, ya doğdukları yere aşırı bir sevgi ile bağlı bulunduklarından veya o toprak*ların özel bir tesîr hâssasına sahip oluşlarından, vatanın sınırları içinde de olsalar, oralardan ayrı kaldıkları zamanlar, adetâ, vakit vakit tepen bir nostalji sıtması içindedirler: Süleyman Nazif, Faik Âli ve Ahmed Hâşim bu nostaljinin en güzel örneklerini verdiler. Son şiirlerinde, bu temalara, ölüm düşüncesi de eklenmiş bulunuyor. Ancak, bu şiirlerinde, ölümü pek sık düşünmesine rağmen, şâir ondan hiç korkmaz. Bu fânî toprak üzerin*deki ikametinin günlerini sayarak, varlığına samîmîyetle inandığı ve özle*diği büyük âleme kavuşmak için adetâ sabırsızlanarak, imrenilecek bir hu*zurla, yola çıkacağı vakti bekler.
    Faik Âli'nin şiirinde duygu ve hayâl, ön plânda yer alan unsurlardır. Şâirin -düştüğü melal atmosferi içinde- umumiyetle marîz olan hassasiyeti; ayni zamanda derin ve zariftir. Hayâl kabiliyeti bakımından da, Servet-i Fünûn şâirleri arasında, Cenâb'tan hemen sonra geldiğini kaydetmek icâb eder. Gerçekten, pek bol olan hayâlleri arasında câzib ve orijinal olanlar da çoktur. Hattâ, bunların bir kısmı Fecr-i Atî nazmına da intikal etmiştir.
    Dil bakımından, Servet-i Fünûn şâirlerinden ayrılmaz ve, hattâ, yaban*cı kelimeler ve karışık terkîbler kullanmakta, hepsinden ileriye geçtiği bile söylenebilir. Adetâ, kendisinden önce başlamış olan "şiire yabancı, kelime taşıma" işlemini eksik görmüş gibi bir hâli vardır. 1908 den ölümüne ka*dar yazılmış şiirlerinde, yer yer bir vokabüler değişikliğine ve ifâde sade*liğine rastlanmakla beraber, esâs itibarıyla, büyük bir kudretle kullana*bildiği dilde muhafazakâr olarak kaldı.
    EMİN BÜLEND SERDAROĞLU

    1886 da, annesinin babası Cemil Paşa'nın vali bulunduğu sıralarda, Haleb'te doğdu. Ba*bası Ömer Muzaffer Bey, onun babası da Serdâr-ı Ekrem (Başkomutan) Ömer Paşa'dır. ilk öğrenimini Beşiktaş'taki Şemsü'l-mekâtib adlı özel ilkokulda yaptıktan sonra. Galatasaray Sul*tanîsi (lisesi) ne girerek oradan da mezûn oldu. O da, Hâşim kadar dağılsa de, kısmen röfule bir psikolojiye ve yaşayışa sâhibdi. Kim*senin incitmemesi için geniş bir tevâzua ihti*mamla sardığı büyük gururu ve izzet-i nefsi, onu herkesten ve bilhassa gösterişten uzak, sâde bir hayât tarzı sürmeğe zorlamıştır. Tek endîşesi izzet-i nefsini korumak olduğu için. en küçük ihtirasların bile dış:nda kaldı ve ba-sît görevlerle yetindi : Hudûd Sıhhiyesi'nde, Reji İdâresi'nde, İnhisarlar İdâresi'nde, Elektrik ve Tramvay Şirketi'nde ve İstanbul Liman idaresinde çalıştı. Ölümü 1942 dedir.
    Fecr-i Atî topluluğuna giren şâirlerdendir. Duyuş ve ifâde tarzında, bu topluluğun genel özelliklerini taşır. Fakat, ferdî konuların yanıbaşında sos*yal ve millî konulara da yer vermesi bakımından, ondan ayrılır. Şöhretinin büyük payı da "Kîn", "Hisarlara Karşı" ve "Hâtif di*yor ki.." gibi, bu konulardaki parçalarından gelir. Bir aralık, yayın ala*nından çekildi. Fakat böylelikle, şiirle uğraşmaktan vazgeçmiş olmuyor, bilâkis yazdıkları ile başbaşa kalmış bulunmayı tercih ediyordu. Bâzı şiir*lerinde ve bilhassa "Çöller" parçasında, hem hayâl ve hem de ifâ*de tarzı bakımından "Şir-i Kamer" in tesîri pek açıktır. Fakat Fecr-i Atî'nin, Hâşim'den sonra, gerek muhteva ve gerekse dil ve üslûb özellikleri bakımından en kuvvetli şâiri olan, şiiri ciddî bir iş olarak titizlikle ele alan ve onu sonuna kadar bırakmayan Emîn Bülend, kendi yerini yine kendi emeği ile yapabilmiş bir şahsiyettir. Titizliği şiirlerinin sayıca az olmasına yol açmış ve incitilmek korkusu da onları bir araya toplayarak adının ye*niden duyulmasına engel olmuştur. Bu şiirlerin büyük bir kısmı, ölümünden sonra, hayât ve şahsiyetinden bahseden bâzı yazılarla birlikte yayımlan*mıştır (Aktay, Salih Zeki : Emîn Bülend'in Şiirleri, İstanbul, Semih Lütfü Kitabevi, 1943).

  4. #4
    Özel Üye

    Standart Cevap: FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonu

    HAMDULLAH SUBHİ TANRIÖVER

    Tanzimat devrinin tanınmış şahsiyetlerin*den, ilk Maârif Nâzın Abdurrahman Sami Paşa'nın torunu; Evkaf. Mâliye, Ticâret ve Maârif nazırlıklarında bulunmuş olan Abdüllâtîf Subhî Paşa'nın oğlu ve Sami Paşa Zade Sezâî Bey'in yeğenidir. 1886 da İstanbul'da, Hubyar'da doğ*du. Numûne-yi Terakki ilkokulunu bitirdikten sonra, Galatasaray Sultânîsi'nden mezûn oldu. Babasının evi, zamanın aydınlarının toplandık*ları, devamlı olarak fikir ve edebiyat sohbetle*rinin yapıldığı bir yerdi. Böyle bir aile çevre*sinde ve daha küçük yaştan kuvvetli bir kültür*le beslenerek yetişen Hamdullah'ta şiir zevki de erken uyandı ve ilk şiirlerini amcası Sezâî Bey'in Paris'te çıkardığı Şûrâyı Ümmet gazete*sinde imzasını amcasından da saklayarak- ya*yımladı. 1909 yılı başlarında kurulmuş olan Fecr-i Atî'ye girenler arasında o da vardır. Fakat, bu toplulukta fazla kal*madı ve, birçokları gibi, Millî Edebiyat Cereyânı'na katıldı. Asıl şöhreti ise, Türk Ocağı'na girmesinden (şubat 1912) sonra başlar. Bir yandan meslek olarak öğretmenliği seçen, İstanbul İlköğretmen Okulu'nda ve Üniversitede öğretmenlik yapan Hamdullah Subhî, bir yanda da, zamanla Türk Ocakla*rının başına geçerek on dokuz yıl müddetle bu vazîfede büyük bir başarı göstermiş ve Türk milliyetçiliğinin yayılıp yerleşmesinde mühim bir rol oynamıştır. Millî Mücâdele'nin başlaması üzerine Anadolu'ya geçmiş, 1920 de Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplantı döneminde Saruhan'dan mebus se*çilmiş, aynı yılda ve 1925 te iki defa Maârif Vekilliğine getirilmiştir. Türk Ocakları'nda çalışmağa başlaması ile başka bir kabiliyetini, yâni hitabet kabiliyetini de geliştirmek imkânını bulmuş ve zamanının tanınmış hatîbleri arasına girmiştir. Hitabelerini Dağ Yolu (l.C. 1929, II C. 1931) ve Günebakan. (1929) isimli iki kitapta toplamış olan Hamdullah Subhî, bir aralık, mebusluktan ayrılarak, Bükreş'e elçi tâyîn edilmiş ve on üç yıl bu görevde kaldıktan sonra tekrar mebusluğa dönmüştür. Ölümü, 10 haziran 1966 dadır.


    MEHMED BEHÇET YAZAR

    1890 da, Haleb'te doğdu. Babası, Bidayet Mahkemesi Başkâtibi, Kâtibzâde Mehmed Beşir Bey'dir. İlk öğrenimini Haleb'deki Feyziye mektebinde yaptıktan sonra, idadiye (orta okul) girdi. Babasının 1903 te Selanik İstinaf Mahke*mesi Başkâtibliğine tâyîn edilmesi: üzerine, îdâdî tahsiline orada devam etti.
    1906 da mezun olarak Mekteb-i Hukuk'a girdi. Bir yan*dan da, Orman ve Meâdin Nezâreti Hukuk Mü*şavirliği Kalemi'ne devam ediyordu. İstanbul'*da, kendisi gibi gençlerle dolu, edebiyat me*raklısı bir çevre bulmuştu. Yavaş yavaş, o da yazı hayâtına karıştı ve dergilerde çeşitli yazı*ları çıktı. 1904’te Hukuk'tan mezûn olurca, sultanîler (liseler) için açılan edebiyat öğret*menliği imtihanını kazanarak, Beyrut Sultanîsi edebiyat öğretmenliğine tâyîn adildi. 1911 de, şiirlerini bir araya toplayarak Erganun ismi ile bastırdı. Beyrut'ta 1918 yılına kadar kalmış, sultanî müdürlüğünde bulunmuş ve ayrıca ek gö*rev olarak daha birçok okullarda da öğretmenlik yaptığı gibi, vilâyet adına ve Ticâret Mektebi Müdürü Mehmed Refik Bey'le birlikte, Beyrut hakkında genel bilgi veren bir eser de meydana getirmiştir (Beyrut Vilâ*yeti: Cenub kısmı, 1916; Beyrut Vilâyeti: Şi*mal kısmı, 1917). 1918 de, Beyrut'un İ'tilâf Devletleri tarafından iş*gali üzerine, İstanbul'a geldi ve bir müddet Orta Tedrîsât ikinci şube mü*dürlüğünde çalıştıktan sonra, Ortaköy'deki Dârü'l-eytâm (1919) müdürlü*ğüne ve iki buçuk ay da Kastamonu Sultanîsi müdürlüğüne tâyîn edildi. 1922 yılı başlarında bu görevden ayrılarak Ankara'ya geldi ve Matbuat Müdîriyet-i Umûmiyyesi'ndeki Dahilî İrşâd ve Propaganda memurluğunda ve sonra da İstihbarat Şubesi'nde bulundu. Bir yandan da, ek olarak, Darü'i-muallimât (Kız öğretmen okulu) ta edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Bu sırada, Ankara'da çıkmakta olan dergilerde bâzı mensur fanteziler ya*yımladı. 1922 eylülü sonlarında, Kastamonu Maârif Müdürlüğüne tâyîn edil*di. Burada bulunduğu sıralarda, şehrin târihî eserleri hakkında hazırladığı bir incelemeyi sonraları Kastamonu Âsâr-ı Kadîmesi (1925) ismi ile bastırdı. 1923 yılı ekiminde Maârif Vekâleti Umûmî Müfettişliği'ne getirilerek, dört yıl bu görevde çalıştı. Bu arada, evvelce muhte*lif dergilerde çıkan mensur fantezilerini Buhurdan (1923) ismi ile bastırdı. Nihayet, müfettişlikten istîfâ ederek, 1927 kasımında Üsküdar Li*sesi edebiyat öğretmenliğini kabul etti. Bu sıralarda, çocuklar için Fransızca’dan adapte ettiği bâzı küçük eserleri basıldı. Üsküdar Lisesinin kapatılması üzerine, 1929 eylülünde Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliğine nakledildi. 1936 da Genç Şâirlerimiz ve Eserleri ve 1937de Genç Romancılarımız ve Eserleri isimli iki küçük etüdü çıktı. Aynı yılın ağustosunda, Haydar Paşa Lisesi edebiyat öğ*retmenliğine geçti. O târihten beri hep bu görevde bulunmuş olan şâir, 1938 de-hepsi 1937 yılında yazılmış şiirlerinden ibaret olan- Yumak adlı ikinci şiir kitabını bastırdı.
    Aynı yıl, Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı isimli, anket ve antoloji tarzındaki bir eseri de çıkmıştır. Gözlerinden geçirdiği rahatsızlık üzerine, kendi isteği ile, 1951 yılı sonlarında emekliye ayrıldı.
    1908 den sonra tanınmağa başlayan ve Fecr-i Atî topluluğuna mensûb bulunan Behçet Yazar, bu topluluğun gerek şiir ve gerekse nesir sahasın*daki hemen hemen bütün özelliklerini benimseyen bir şâirdir; Duyuş, ha*yâl ve ifâde tarzlarında olduğu gibi, konulardaki ferdçilik bakımından da Fecr-i Âtî'nin bünyesine tamâmıyle uymuştur. Cenâb Şehâbeddîn'in ve son*ra da "Şi’r-i Kamer" in o devirdeki çok yaygın tesîri, onun da bâzı parça*larında kendisini gösterir. Şiirlerinin mühim bir özelliği, taşıdıkları büyük samimiyet ve bundan doğan lirizmdir. Dile ve nazmın tekniğine ise kuvvetle hâkimdir. Son şiirlerinde, dil ve üslûb bakımından da, zamanla, dilin tâkîb ettiği seyre uygun bir sadeleşme göze çarpar. "Mensur şiir" lerin bir şekli olan fantezilerinde ise, dil ve üslûb değişikliği daha önceden baş*lamış bulunmaktadır. Sanat çalışmaları arasında edebî incelemelere de yer ayıran şâirin -yukarıda isimlerini verdiğimiz- incelemeleri, edebiyat târihi üzerinde çalışacak olanlar için değerli malzeme ile doludur.
    TAHSİN NAHID

    1887’de, İstanbul'da doğdu. Babası Gülhâne Askerî Rüşdiyesi öğretmenlerinden, yarbay Âsaf Bey'dir. Soğuk Çeşme Askerî Rüşdiyesi’nde okuduktan sonra Galatasaray Sultânîsi'ndeki öğrenimini yarıda bıraktığı gibi, Hukuk Mektebi'ni de bitiremeyerek ayrılmıştır (1913). Birin*ci Dünyâ Savaşı sıralarında bir aralık iaşe mü*fettişliğinde bulunan Tahsin Nâhid, sonraları kendini yalnız edebiyata vermiştir. 1919 Nisa*nında, pek genç yaşta ölmüş ve Büyük Ada Me*zarlığına gömülmüştür.
    Fecr-i Atî topluluğuna girenler arasında bulunan Tahsin Nâhid, kısa ömrü içinde, oldukça geniş sayılabilecek bir edebî faaliyet göstermiş; hem şiir, hem de tiyatro alanında eserler vermiştir. Tamâmıyle ferdî konuları işleyen şiirleri, Fecr-i Atî şiirlerinin umûmî özelliklerini taşırlar. Hayâl ve duy*gu bakımından dikkati çeken bir üstünlük göstermezler. Umumiyetle Hâşim'in, bilhassa "Şi'r-i Kamer"in hayâl unsurlarına Tahsin Nâhid'in şiirlerinde de rastlamak mümkündür. Şiirlerini, Rûh-ı Bî-kayd ismi ile, 1908 de kitab hâlinde de topladı. Tiyatro çalışmaları, şiirdeki çalışmalarından daha geniştir. Te'lîf ve adapte, yalnız başına ve başkaları ile beraber olarak birçok piyesler yazdı.
    Gerek fikrî muhtevaları ve gerekse teknik durumları bakımından kuvvetli sayılamayacak olan bu piyeslerin en mühimleri: Hicranlar (1908), Jön Türk (Rahşan Nevvâre ile beraber) (19C9). Ben ...başka! (Şehâbeddîn Süleyman'la beraber) (1911), Kırık Mahfaza (Şehâbeddîn Süleyman'la beraber) (1911) ve Rakîbe (Fransızcadan adapte) (1919) dir.
    AHMET SAMİM,

    Gazeteci, yazar (Pirzerin 1884-İstanbul 1910). Babası, binbaşılıktan emekli Tevfik Bey. Galatasaray'ı bitirdi, bir süre Robert Kolej'e devam etti. Reji idaresinde memur ola*rak çalıştıysa da Meşrutiyetken sonra gazete*ciliğe atıldı. Fecr-i Aticiler arasında onun da adı geçer, ittihat ve Terakki'ye karşı olanların en ateşlilerindendi. Ahrar Fırkası'nın yayın organı Osmanlı gazetesine yazılar yazıyordu. 31 Mart olayında kendisini yakalamak isteyenlerin elinden zorla kurtulup, o sırada Yeşilköy'de bulu*nan Hareket Ordusu'na sığınmıştı, isyan bastı*rıldıktan sonra emniyet müdürlüğünde görev aldı, kısa bir süre sonra da Sada-yı Millet gaze*tesinin yazı işleri müdürü oldu. Gazeteden çık*tığı bir gece öldürüldü. Katili bulunamamakla birlikte ittihat ve Terakki'nin fedailerinden Yakup Cemil tarafından öldürüldüğü söylenir. Meşrutiyet'ten sonra Hilal, Cidal, I'tilâf, Sadayı Millet gazetelerini çıkaran Ahmet Samim "ateşin" düşünceleriyle tanınmış, cesur bir gazete*ciydi. Nitekim onu, bu düşünceleri ölüme gö*türecektir. Gazetelerde kalan, çoğu siyasal ya*zıları toplanmamıştır.
    EROZAN, Celâl Sabir

    Şair, (İstanbul 1883-1935). Tarik İsmail Hakkı Paşa ile şair ve oyun yazarı Fehime Nüzhet Hanım'ın oğlu. Numûne-i Terakki Mektebi, Davudpaşa Rüsdiyesi, Vefa İdadisi'nde okudu. İki yıl kadar Hukuk Fakültesi'ne devam ettikten sonra tahsilini tamamla-yamadan Hariciye Nezareti'nde memurlu*ğa başladı (1903). Daha sonra Mercan ve Kabataş idadilerinde edebiyat öğret*menliği yaptı (1908). I. Dünya Savaşı sonlarında ticaretle uğraştı (1917-18). Cumhuriyetin , ilânından sonra üçüncü dönem Zonguldak milletvekili seçildi. Ortaokul sıralarında şiir yazmaya başla*yan Erozan, şiirlerindeki duygu ve düşün*ce inceliği ile dikkati çekmiş, II. Abdülhamid'den liyakat nişanı almıştır, ilk şiirlerinden itibaren Ahmed Celâl, Velhan, Şarık, Hakkı Naşir gibi takma adlar kullandı.
    İrtikâ, Malumat, Musavver fen ve edeb, Pul, Lisân dergilerinde şiirleri Sabah gazetesinde birkaç hikâyesi yayımlandık*tan sonra Edebiyât-ı cedide grubuna ka*tıldı. 1899 yılından itibaren kendi adını kullanarak Servet-i Fünûn'da yazdı, an*cak Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin gi*bi şairlerin yanında ikinci derecede kal-di. 1908 Meşrutiyetinden sonra Demet adlı bir kadın dergisi yayımlayarak «fe*minizm» cereyanı yolunda yazılar yazdı. Birinci kitap, ikinci fcitap, Üçüncü kitap adlı bir aylık dergi çıkardı. Daha sonra Fecr-i Âti grubuna katılarak bu toplulu*ğun başkanı seçildi. Genç kalemler ve «yeni lisan» hareketini destekleyen yazı*larım Hak gazetesinde yayımladı. 1908 den sonra güçlenen «Türkçülük» cereyanına katılarak «Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı» gibi kuruluşlarda yer aldı. Türk Yurdu tarafından çıkarılan haftalık Halka doğru dergisini yönetti. Bilgi Derneği'ni kurarak derneğin yayın organı Bilgi mecmuasında görüşlerini savundu. Cumhuriyetten sonra kurulan «Harf İnkı*lâbı Kurulu» ve «Türk Dili Tedkik Cemiyeti»nde görev aldı.
    Celâl Sahir devrinin bütün edebî ve si*yasî mahfilleri içinde bulunmuş olmasına rağmen şair olarak birinci derecede anı*lan isimler arasına girememiştir. Konuları itibarı ile daha ziyade «kadın ve aşk şairi» olarak tanındı. Anlatımındaki incelik ile zaman zaman başvurduğu hiciv unsurları şiirinin önde gelen özelliğidir. Şiir kitapları: Beyaz gölgeler (1909), Buhran (1909), Siyah kitap (1912), İstanbul için mebus namzetlerim (Hakkı Na*şir takma adı ile hicviyeler, 1919).
    AYKAÇ, Fazıl Ahmet

    Şair ve yarar (İstanbul 1884-1967). İlk öğrenimini Numûne-i Terakki Mektebi'nde yaptıktan sonra, Gümüşhane Rüştiyesi'ni ve Musul İdadîsi'ni bitirdi. Hususî olarak Arapça ve Farsça okudu. Babasının -İstanbul'a tayini üzerine Lycee Français'ye girdi. Mezun olduktan sonra darphane kâtipli*ğine tayin edildi. Bu arada Sanayi-i Nefise mektebinin mimarî şubesine kay*doldu ve Paris Siyasî ve Hukukî İlimler Fakültesi'nin yazışmalı kurslarını takip etti. Bu arada Dar’ü-l Muallimîn'de edebi*yat, Fransızca, psikoloji ve pedagoji dersleri okuttu. 1918 den sonra Galata*saray Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1927 de Elazığ Mebusu seçildi, on yıldan fazla milletvekilliğinde bulun*du. (1927-38).


    Fecr-i Âti edebî topluluğunda yazı ha*yatına atılan Fazıl Ahmed 1908 den iti*baren çeşitli dergi ve gazetelerde, özel*likle Tanin'de Divan edebiyatı tarzında mizahî, alaycı şiirler ve çeşitli konular*da ilmî ve edebî makaleler yayımladı. Fazıl Ahmed XX. yüzyılda yeni bir mecraya giren hiciv edebiyatımızın belli başlı temsilcilerindendir.
    Eserleri: Divançe-i Fâzil (şiirler, 1913), Harman sonu (şiirler, 1919). Kırpıntı (1924), Şeytan diyor ki (makale, sohbet, mizah yazıları, 1927), Tarih dersi (1928).
    MÜFİD Ratib

    Oyun yazarı, tenkitçi (İstanbul 1887-1920). İkinci Ceza Mahke*mesi Reisi İbrahim Bey'in oğlu. Galata*saray Lisesi'ni bitirdi (1908). Mektep ha*yatı sıralarında tiyatro ve edebiyata ilgi duydu. Bu yıllarda Fransızca'dan birkaç piyes tercüme etti. Bir süre matbaacılık yaptı. Evkaf Nezareti'ne mütercim oldu. Evkaf Müzesi başkâtipliğinde bulundu Fecr-i Âti'nin kuruluşuna katıldı. Ede*biyata mensur şiirler yazarak girmişse de bir süre sonra tiyatroya yönelmiştir. Servet-i Fünün, Resimli Kitap, Musavver Muhit gibi yayın organlarında tiyatro tenkitleri yazdı. Batılı yazarlardan oyun*lar çevirdi, uyarlamalar yaptı. Maupassant'dan Güzel dost adlı bir roman çevir*miş (1910), Refik Halit Karay ile bir*likte Kanije Müdafaası ve Tiryaki Hasar. Paşa adlı bir oyun yazmıştır (Oynanış: (1910). Bu tarihi komedi dışında bir perdelik Aralarının (1909), Zincir (1910! adlı basılmış iki piyesi vardır.
    ALYANAKOĞLU, Cemil Süleyman

    Hikâye ve roman yazarı (İstanbul,1386-1940). Askerî kaymakamlardan Süleyman Bey'-in oğlu. Babası Arap vilayetlerine vazi*feli olarak sürüldüğü için Kalender Çeşmesi mektebinde başladığı ilk tahsi*lini buralarda tamamladı. Halep İdadi'-sinden mezun olduktan sonra (1903), Beyrut Amerikan Üniversitesi tıp ha*zırlık sınıfına devam etti. İstanbul'a ge*lerek Tıbbiye'ye girdi ve 1911 de mezun oldu. Balkan Savaşı'na katıldı (1912). Çeşitli yerlerde hekim olarak görev yap*tı. Yedi sene Arabistan'da kaldı (1927-34). Denizyolları idaresinde hekim ola*rak çalıştı (1935-40). Cemil Süleyman, «Fecr-i Atî Encümen-i Edebi’sisine dahil olan yazarlardandır. 1908-12 yılları arasında yayımladığı hi*kâye ve romanlarıyla ün kazandı. Fecr-i Atî Kütüphanesinin ilk yayımlanan eseri C. Süleyman'ın Timsal-i Aşk adlı hikâye kitabıdır. Fecr-i Atî topluluğu uzun ömürlü olmadı, 1912 de tamamen dağıldı.
    Cemil Süleyman'ın edebî şöhre*ti de topluluk dağıldıktan sonra yayım faaliyetlerinden uzak kaldığından sön*meye başladı. 1908-12 arasında başta Servet-i Fünun olmak üzere, Aşiyan, Re*simli kitap, Musavver muhit, Mehasin (Selanik), Bahçe gibi dergiler ve Tanın gazetesinde hikâye ve romanları ya*yımlandı. Uzun bir aradan sonra Güneş dergisinde (1927) ve son olarak Vakit gazetesinde yazdı (1937). C. Süleyman'ın hikâye ve romanları ü-zerinde Halit Ziya ve Mehmed Rauf te*siri barizdir. Hemen bütün hikâye ve ro*manlarında aşk ve kadın konularını iş*ledi. Eserlerinde mesleği ile ilgili konu*lar geniş yer tutar. Bir facia, Ukde, Di*kişçi kız adlı hikâyelerinin kahraman*ları veremli kadınlardır. Eserleri: Roman: İnhizam (Servet-i Fünun'da Tefrika, 1909-10), Kadın ruhu (Tanin'de tefrika, 910), Siyah Gözler (1911). Hikâyeler: Timsâl-i Aşk (1909), Ukde (1909).
    DELİLBAŞI, Ali Süha

    Oyun yazarı (İstanbul 1887-1960). İlk ve orta tahsilini İstanbul ve Trabzon'da yaptı. İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirerek doktor oldu. İlk edebiyat denemeleri mensur şiirler-den oluşan Ali Süha, Fecr-i Âti topluluğu üyelerindendir. Daha sonra küçük hikayeler ve tiyatro tenkitleri yazdı. Batı tiyatrosundan yaptığı tercüme ve aktar-ma oyunları ile tanındı. Eserleri: Roman: İkinci gençlik. Oyun: Kaybolan ses (1946). Aktarma oyunların-dan bazıları: Şehirli kız (Alphonse Dau-det'den, 1937), Alev (H. Kistemaeckers'ten, 1940), Bir günün beyliği (Yvan Noe’den, 1941),Okumuş adam (Eugene La-biche'den 1942). Tercümeleri: Kibarlık budalası (Moliere'den 1937), Adamcıl (Moliere'den, 1941), Soytarı'nın kıskançlığı (Moliere'den, 1943), Tarihte halk ti-yatrosu (Andre Boll'dan, 1947).
    HASAN Bedreddin (Paşa)

    Asker öğretmen, yazar. (Simav 1050 - İstanbul 1914).
    Çeşitli askerî görevlerde bulundu. Abdülaziz'in tahttan indirilmesi hadisele*rine karıştı. Namık Kemal'in tesirinde kalan H. Bedreddin arkadaşı Manastırlı Mehmed Rifat ile beraber bazı tercüme ve telif piyesler kaleme aldı, askerî ders kitapları tercüme etti. Carre, Ducis, Dumas Pere, Girardin, Schiller ve Vanloo'dan yaptıkları tercüme oyunları Temaşa adlı iki ciltte toplandı.
    Manastırlı Rifat'la beraber yazdıkları oyunlar: Ahmed Yetim yahut Netice-i sa*dakat (1875), Delîle yahut Kanlı İntikam (1875), Ebülfedâ, Ebülulâ yahut Mürüv*vet, Kölemenler, Nedamet (1875), Fakire yahut Mükâfât-ı iffet (1876). Ayrıca kendisinin Iskât-ı cenin (1873), Bir gün*lük ikbâl (1894) adlı oyunları, oynanmış fakat basılmamış Serencamlı vasiyet ya*hut Define (1882) isimli bir tercümesi vardır.
    EMİN LÂMİ

    Fecr-i Âti yazarlarından. İkinci Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda edebiyat dergilerinde çeşitli yazıları çıktı. Fecr-i Âti Encümen-i Edebisi Beyannamesi’ni imzalayan sanatçılar arasında yer aldı.

  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    FECR-İ ATİ DEVRİ,Osmanlı İmparatorluğunda FECR-İ ATİ DEVRİ Yönetimi Nasıl Sonuçlandı


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.03.10, 01:12
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.03.10, 22:04
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.03.10, 14:05
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.09.09, 23:28
  5. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.07.09, 15:52

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.