Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

Konu: Osmanlı-İngiliz İlişkileri,Osmanlı’nın Fransa ve Rusya ile İlişkileri,Osmanlı-Almanya

  1. #1
    Özel Üye
    Sponsorlu Bağlantı

    Standart Osmanlı-İngiliz İlişkileri,Osmanlı’nın Fransa ve Rusya ile İlişkileri,Osmanlı-Almanya

    Sponsorlu Bağlantı

    Osmanlı-İngiliz İlişkileri,Osmanlı’nın Fransa ve Rusya ile İlişkileri,Osmanlı-Almanya

    SAVAŞ SONRASINDA OSMANLI DIŞ POLİTİKASINDA

    GÖRÜLEN DEĞİŞMELER:



    İkinci Abdülhamid’in tahta çıktığı dönemde, kendinden önce başlamış olan ve onun döneminde iyice tırmanan olaylar, gerek O’nun, gerekse etrafındaki kişi ve kurumların (ki bu kurumların içine Meclis-i Mebusan da dahildir) Avrupalı devletlerle ilişkileri sonucu, 93 Harbi dediğimiz 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkmasına vesile olmuştur (ki Ruslarbaşından beri savaş taraftarı olarak gösterilebilir).Savaşın kaybedilişi ve ardından gelen Ayastafanos Andlaşması ve Berlin Kongresi, kaybedilen toprakların yanısıra önceki dönemin dış politikaları açısından da önemli sonuçlara neden olmuştur.



    Büyük devletlerin Hristiyan tebaa lehine istedikleri reform faaliyetlerini yerine getiripbu devletlere ekonomik tavizler vererek Osmanlı’yı Avrupa dengesinin bir parçası haline getirmeye yönelik Tanzimat Dönemi dış politikası, 1856 Paris Andlaşması ile başarıda zirveye ulaşmış gözükmesine rağmen Berlin Kongresi kararları ile artık iflasını ilan ediyordu. Geçmişte Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunmasının en önemli taraftarı olan İngilte-re’nin Tersane Konferansı ve Berlin Kongresi’nde destek vaadi ile Kıbrıs’a yeleşmesine rağmen takındığı tavırlar artık bu politikanın herhangi bir şekilde yürütülemeyeceğinin kanıtıydı.Yapılan pazarlıklarda, terazinin dengesini sağlayabilmek için birkaç tavizle kefeye yerleştirilecek bir İngiltere yoktu artık.



    Bu hareketli süreçte Mithat Paşa’nın Abdülhamid tarafından sürgün edilmesinin önemli bir nokta olduğundan bahsetmiştik.İlerleyen zamanda Kanun-i Esasi rafa kaldırılırken meclis tatil ediliyor ve Tersane Konferansı’nın başlangıcında top sesleri ile müjdelenen meşrutiyet yerini tekrar Abdülhamid yönetiminde bir mutlakiyete bırakıyordu.Ayrıca Abdülhamid’in kişiliğinden ve kafasında ki düşüncelerden kaynaklanan tek elden yönetime geçiş Osmanlı bürokrasisinde de önemli değişiklere neden oluyordu.Hariciye Nezareti, dış politikanın belirlenişinde oynadığı önemi kaybederken rolü; Bab-ı Ali gibi Yıldız Sarayındaki Sultan ve onun danışmanlarınca belirlenen politikaların uygulayıcısı haline geliyordu.



    1856’da Osmanlı Devleti topraklarının Avrupalı devletlerin güvencesi altına alınışı, 1876 ve sonrası dönemde toprak kaybını önlememişti.Bunun yanısıra yaşanan fiili toprak kayıpları dışında büyük devletlerin faaliyet ve istekleri doğrultusunda verilen muhtariyetler, Osmanlı hakimiyeti altında yeni yaratılan devletler, Osmanlı toprağı sayılmasına rağmen Mısır gibi yönetiminin başkalarınca sağlandığı yerler korunan bir toprak bütünlüğünden uzaklaşıldığının göstergesiydi.



    Tanzimat Döneminde Osmanlı yanlısı tavırlar içinde bulunan başta İngilizler olmak üzere batı kamuoyu, Hersek İsyanı ve Bulgaristan olayları ile taraf değiştiriyordu.Artık katledilen Hristiyanlara ilişkin haberlerle birlikte Osmanlı Devleti’nin karşısında bir Avrupa kamuoyu vardı.



    Artık Avrupa’da ortaya çıkan Almanya gerçeği mevcut hesapların değiştirilmesinde çok önemli nedenlerden biri olarak ön plana çıkmaktadır.İngiltere ve Fransa’nın karşısında artık sadece Rusya yoktur.Rusya karşı bir tampon olarak kullanılan ve elde edilen ıslahat vaadleri ve ekonomik imtiyazlar karşılığında yaşatılan bir Osmanlı Devleti’nin statüsü de Almanya’nın ortaya çıkışı ile değişiklik göstermeye mecburdur.



    a)Osmanlı-İngiliz İlişkileri:

    1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı bahsettiğimiz gibi İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği politikada bir dönüm noktası olmuştur.Rus ilerleyişinin Osmanlı bütünlüğünü sağlamada zorluklar oluşturacağına dair oluşan kanının yanısıra İngiltere’nin iç politikasında meydana gelen gelişmelerde bu politika değişikliğinin sebeplerini oluşturuyordu.Muhalefetteki Liberal Parti, Osmanlı toprak bütünlüğünün sağlanmasının hem zor hem de gereksiz olduğu görüşündeydi.93 Harbi’nin sonuçları ve muhalefet baskısı önemli bir yaptırım gücüydü.1880’de Gladstone’nin iktidara gelişide değişimin netlik kazanmasını sağlıyordu. Rusya’nın güneye sarkmasının ve Fransa’nın Ortadoğu’ya yerleşmesinin önlenmesi için yeni bir strateji belirlenmişti.Buna göre bir yandan bölgede İngiltere tarafından kontrol edilebilecek Yunanistan gibi devletler desteklenirken, diğer yandan Ermenistan gibi yeni devletlerin kuruluşu desteklenip Hindistan yolunun güvenliği açısından stratejik noktalar güvenlik altına alınacaktı.[13]



    Abdülhamid açısından duruma bakıldığında; Abdülhamid’in başlangıçta İngiltere’ye karşı uyuşma yanlısı olduğunu görürüz.Fakat Kıbrıs’ı rüşvet vermesine karşılık, Londra hükümetinin Berlin Kongresi’de Bosna-Hersek’in Avusturya’ya verilmesini önermesini hazmedememeşti[14].Abdülhamid hatayı, İngiltere’nin herşeyi Hindistan açısından değerlendirdiğini göz önüne almayarak yapmıştır.Nitekim 1882’ye gelindiğinde İngiltere’nin uyguladığı politika doğrultusunda, Mısır’ı ordularıyla işgal etmesi Abdülhamid’i bu konuda tamamen hayal kırıklığına uğratyordu.Mısır’ın geri alınması için yapılan görüşmeler tarafların birbirlerine duydukları güvensizlikler nedeni ile sonuç vermiyordu.

    b)Osmanlı’nın Fransa ve Rusya ile İlişkileri:

    881 yılında Tunus’un Fransa tarafından işgali Abdülhamid tarafından resmen kabul edilmiş görünmesede, onun Fransaya karşı İngiltere’ye oranla daha yumuşak bir politika sürdürdüğü görülüyordu.Bunda İngiliz ticaret yatırımlarında ki azalışa karşın Fransızlarınkin de olan artışın ve Osmanlı Bankası’nın Fransız hissedarların hakim olduğu bir kuruluş haline gelmesinin etkili olduğunu söyleyebiliriz.Ayrıca Fransa’nın İngiltere’nin Mısır’a yerleşmesine karşı oluşu ona, Abdülhamid’in gözünde daha fazla artı puan kazandırmaktaydı.



    Abdülhamid’in,Çarlığın güneye inme amacından ve Ermenileri kışkırtma yönteminden asla vazgeçmeyeceğini bilerek, Rusya ile başabaş kalmış olmanın bilinciyle ona karşı açık bir düşmanlık göstermeyişi ilgi çekicidir.Rusya; savaş tazminatı ve Doğu Anadolu’da yapılacak olan reformlar gibi önemli silahlara sahipken, Abdülhamid kendisi gibi otokrat olan Çarla birebir ilişkiler içine girerek daha kolay anlaşmasa sağlayabileceği görüşündeydi.



    c)Osmanlı-Almanya İlişkileri:

    Çok çeşitli sebeplerden ötürü kaybedilen topraklara rağmen devlet ayakta tutulmaya çalışılıyor ve bu amaçla da devlet dış politik oyunlar arasında bir denge sağlamaya çalışıyordu. Ülke yönetimi Avrupalı devletler arasındaki uyum ya da uyumsuzluklar üzerinde şekillenmekteydi.Dünyadaki siyasal yaşantıdaki değişiklik ve dalgalanmalar Osmanlı’nın hangi büyük ve sömürgeci devlete dayanacağı konusunda çeşitli şartları ortaya çıkarırken mevcut koşullar Osmanlı Devleti’nin karşısına bir dayanak olarak Almanya’yı çıkarmıştı. Kısacası Almanya, Osmanlı Devleti’ne terazinin boş kalan kefesini doldurabilme şansını sağlamıştı. Bismarck Dönemi Almanya’sının temel politikası, olası bir Fransız saldırısını önlemek üzerine kuruluydu.Bu nedenle Fransa’yı yalnız bırakmaya uğraşıyor ve gerek Rusya gerekse Avusturya’yı bu doğrultuda tutmaya çalışıyordu.Rusya’yı karşı safha geçirmemek içinde Osmanlı Devleti’ne mesafeli davranıyordu.Ancak bu dönemde Abdülhamid’in isteği üzerine Alman subaylar Osmanlı ordusunun eğitiminde görev yapmış ve iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişiminde rol oynamışlardı.Yine bu dönemde, Bismarck’ın etkisi ile Osmanlı Devleti Avusturya’ya ılımlı davranmış ve Abdülhamid arazi kayıplarına rağmen Almanya’ya ile bağları geliştirebilmek için arada bulunan Avusturya ile iyi geçinmeye çalışmıştır.

    II. Wilhelm Döneminde ise Almanya politikasında meydana gelen genel değişimden Osmanlı da nasibini almış ve iki devlet arasındaki ilişkiler başta demiryolları olmak üzere, çeşitli yollarla değişim ve gelişim göstermiştir.Özellikle Bağdat Demiryolları konusunu

    biraz daha genişletmek Osmanlı-Alman ilişkilerini anlamada yararlı olacaktır:

    -Bsimarck Sonrası Dönem ve Bağdat Demiryolları:

    II. Wilhelm’in imparator olması Almanya’nın dış politikasında önemli bir dönüşüm meydana getirmiştir.Yaşanan bu dönüşümün nedeni;geçen süreyle kendini hissettiren pazar

    ve hammadde sorunudur.Bunun çözümü konusunda Bismarck’ın politikasını tamemen reddeden Wilhelm, Weltpolitik denilen yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştır.Ancak

    Almanya kapitalist bir devlet olarak tarih sahnesine çok geç çıkmıştı ve bu da sömürgeleştirebileceği alanların azaldığı ve donanmasının yetersizliği nedeni ile deniz aşırı faaliyetlerde bulunamayacağı gerçeği ile yüzyüze gelmesi sonucunu doğurdu.

    Bu şekilde klasik bir sömürgeci politika izleyemeyecek olan Almanya alternatif olarak barışçı bir yayılma politikası sürdürmeye çalışmış, bu da Osmanlı Devleti’ni Almanya gö-zünde önemli bir hale getirmiştir. Bismarck döneminde salt askeri alanda kalan iki devlet arasında ilişkiler Wilhelm ile birlikte Almanların Anadolu’da inşaa ettikleri demiryollarınında etkisiyle aradaki yakınlaşmanın hızla ekonomik ve politik düzeye yansıdığıgörülür.[15]

    Almanya’nın Osmanlı toprakları üzerindeki demiryolu faaliyetleri, İzmit-Ankara imtiyazının elde edilmesi ile başlar. Bu arada 1896 yılında Eskişehir-Konya demiryolunun tamamlanmasından sonra büyük devletlerde Konya’dan Bağdat’a kadar uzanan demiryolu yapım hakkını elde etme çabası başlamıştı.1898 de II.Wilhelm’in İstanbul’a gelişi demiryolları konusunda da etkili olmuş sonuç itibarıyla Bağdat’a gidecek olan demiryolu hattının yapım hakkı prensipte Almanya’ya veriliyordu.Resmi olarak Osmanlı Devleti ile Almanların “Anadolu Demiryolu Kumpanyası” arasında 5 Mart 1903 de andlaşma sağlandı.

    Almanya yapılan andlaşma ile Berlin-İstanbul-Bağdat Demiryolu ile ülkesini Anadolu üzerinden Basra’ya bağlayan ve Ortadoğu’da yani Dicle-Fırat Nehirleri ve Basra Körfezi çevresinde etkili olacak bir olanağa kavuşmanın temellerini atıyordu.Bu da Hint Okyanusuna çıkacak bir yayılmanın başlangıcıydı.

    Bağdat Demiryolu bu örnekteki gibi, büyük devletlerin arakarındaki rekabet ve çatışmalardan dolayı , teknik ve ulaşım konusundan çok siyasi bir olay şekline dönüşmüştü.Demiryolu inşaaatının ilerleyip Basra Körfezi’ne doğru yaklaşması Almanya’nın Ortadoğu’ya iyice sokulmasına ve diğe Avrupalı devletlerin çıkarlarını etkilemesine yol açıyordu.Demiryolu projesi, ekonomik niteliği geri planda kalarak; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti hakkında yıkıcı bir politika izlemelerine sebep olan bir sorun halini aldı.

    Bu arada demiryoları için verilen imtiyazların karakteri, eleştiriye maruz kalabilecek niteliktedir.Şöyle ki; devletin farklı yerlerinde,farklı devletlere verilen imtiyazların Osmanlının çöküş nedenleri arasında gösterilmesine rastlanılmaktadır.[16] Benzer uygulamalarla emperyalistlere devlet topraklarının peşkeş çekildiği ve Batılı devletlerin çıkarları doğrultusunda diledikleri gibi cirit attıkları savunulmuştur.Gerçektende imtiyaz sahalarında yapılan andlaşmalar gereği yer altı ve yerüstü kaynaklarında bilgi sahibi olabiliyorlar hatta bunu ve o bölgedeki gayrimüslüm unsurları çıkarları doğrultusunda kullanabilme imkanına sahip oluyorlardı.

    Osmanlı halkı üzerinde demiryolu faaliyetlerinin etkisi konusunda sözü Bernard Lewis’e bırakıp, onun Avrupa ve Asya’da Osmanlı demiryollarını karşılaştırmasına değinerek bu bahsi kapatabiliriz:

    “1885’ten itibaren, çoğu yabancı imtiyaz sahipleri tarafından, hummalı bir demiryolu yapımı Türkiye’nin demiryollarını birkaç yüz milden birkaç bin mile çıkardı.Fakat bu hatların önemi hakkında sadece uzunluğuna göre bir yargıda bulunulamaz.12 Ağustos 1888’de Viyana’dan İstanbul’a doğru ilk defa tren hareket ettiği zaman, Türkiye’yi batıdan ayıran ve yıkılmakta olan duvarda yeni bir gedik açıldı.Bu gedik durmaksızın genişledi. Bundan böyle İstanbul ve Avrupa devletleri başkentleri arasında doğrudan demiryolu hizmeti vardı.Yeni hat üzerinde yolcu sayısı gün geçtikçe arttı ve <Doğu Ekspresi> diye tanınan bu özel uluslararsı trenin hizmete konmasıyla bu artış daha da hızlandı.Trenin adıonu yapan ve işleten Avrupalıların görüş noktasını yansıtır.Fakat Türklerin bütün bir yeni kuşağı için o Avrupa Ekspresi idi.İstanbul’da ki Sirkeci Garı’da hürriyete ve modernliğe açılan dış sofa..




    Şam’ı Medine’ye bağlayan Hicaz Demiryolu’da karşı yöndeki bir hareketin timsali oldu.

    1900 de başlayan bu hat bütün dünyadaki müslümanların yardımıyla ödendi ve Sultan’ın Panislamik politikasında önemli rol oynadı. [17]

    d)Osmanlı-Balkan Devletleri İlişkileri:

    Balkan Devletleri ile olan ilişkiler büyük devletlerin kontrolü altında ve bunların çıkarlarına uygun olarak yürümüştür.Bulgaristan ve Yunanistan’a toprak olarak verilen ödünler hayli sorun yaratmış, bu ikisinin bazen Avrupa devletlerinin desteğini alarak bazen de onları da aşarak yapmaya kalkıştıkları oldu bittiler Abdülhamid’i zor durumlara sokmuştur. Yunanistan’la olan ilişkiler açısından 1897’de yapılan savaşı örnek olarak verebiliriz:



    1881’de varılan andlaşma ile Berlin sonrasında Osmanlı-Yunan sınırı belirlenmiş ancak Megolo İdeacı Yunanlılar mevcut durumla yetinmeyip sınır ihlal ederek topraklarını genişletmeye çalışmışlardı.1896’daki sınır geçme girişimleri püskürtülmekle birlikte Girit

    İsyanının başlamısı üzerine büyük devletlerin karşı çıkmasına rağmen adaya çıkartma yapmışlardır.Mısır ve Doğu Rumeli sorunlarından sonra bir kez daha hareketsiz kalmanın nüfuzunu sarsacağını düşünen Abdülhamid,56 saat süren müzakereler sonunda Yunanistan’a savaş açmıştır. Osmanlı Devleti yapılan savaşın ardından büyük bir askeri başarı Kazanmuş ancak büyük devletlerin arabuluculukları ile yapılan İstanbul Barış Andlaşması ile savaştan sağlamak istediklerini gerçekleştirememiştir.Berlin Andlaşmasının ardından diplomatik yollarla savaştan sağlamak istediklerini gerçekleştirememiştir.Berlin Andlaşmasının ardından diplomatik yollarla Yunanistan’a terketmek zorunda kalıp bu savaşla ele geçirdiği Teselya’ya yı bile geri alamamıştır.Ayrıca savaşın bir nedeni olan Girit meselesi’ne etkili bir çözün yolu getirilememiştir.Bununla beraber savaş,son dönemde Osmanlı Devleti’nin azalan itibarını çoğaltmıştır.Savaş sırasında Almanya’nın izlediği politika ve Osmanlı ordusunun Almanlarca düzenlennmesi, devlet üzerindeki Alman nüfuzunu gittikçe arttırmıştır.Bu da Berlin Kongresi ile başlayan Osmanlı dış politikasındaki değişimin bir halkasını oluşturmuştur.Uzun bir müddet sonra Osmanlı Devleti’nin bir savaştan zaferle ayrılması büyük sevinç yaratmış, sömürge altındaki müslünman toplumlarda bile kutlamalara neden olmuştur.Ayrıca savaş karşıtı olarak gösterilen Abdülhamid, bu zaferin ardından nüfuzunu arttırmanşansına sahip olmuştur.







    ABDÜLHAMİD İLE ÖZDEŞLEŞEN BİR POLİTİKA:

    PANİSLAMİZM



    İkinci Abdülhamid politikasını kendinden önceki Tanzimat politikasından ayıran en önemli unsurların başında panislamizm gösterilmektedir[18].Mevcut şartlarda artık batının desteği kaybedilmişti.Onların desteğini sağlamak için yapılan reformlar sonuç vermemiş,

    kaybedilen topraklarla nüfustaki dağılımın müslümanlar lehine değişimi ve Abdülhamid’in dindar kişiliği devlette İslama yönelik faaliyetlere dönülmesine sebep olmuştu.Ortada her geçen gün farklı unsurları nedeni ile dağılmakta olan bir devlet vardı.Milliyetçilik akımları,

    dinsel ve etnik farklılıklar devletten kopuşu oluştururken, devletin eski tebaaları, Avrupalı güçlerin elinde Osmanlıya karşı bir silah haline gelebiliyordu.Bunu önlemeye yönelik politikalar Panosmanlıcılık adı altında toplanabilir.Ancak bu politikanın başarısızlığı Abdülhamid dönemine gelindiğinde kabul edilmeye başlanmıştır.Panislam ; bu dönemde yeni bir politik uygulamadır.Genel olarak uygulanan denge politikası terkedilmemekle birlikte, en az onun kadar ağırlıklı olmak üzere İslami unsurları ön plana çıkaran bir politika uygulanmaya başlamıştır.[19]Amacıyla, yöntemiyle diğer pan’cı politikalardan da farklılıklar göstermektedir.



    Bir Panislam politikasının uygulanabilmesi için buna öncülük edecek bir merkezi otoriteye ihtiyaç duyulur.İslam dünyasını biraraya toplamak gerekliyken bunların her yerde liderleri halifeye itaatleri sağlanmalıdır.Bu Abdülhamid tarafından bir ölçüde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır ancak bu politikanın kendine özgü özellikleri vardır.



    Uygulanan politikalar; devlette Hristiyan unsura güvenilemeyeceği için müslüman unsur-lara yönelikti.Bu tür faaliyetlere Arap eyaletlerine siyasal ve iktisadi açıdan verilen öncelik bu tür yerlere yapılan atamalarda kaliteli memurların tercih edilmesi, devlet yatırım ve olanaklarından yine buralara daha fazla pay ayrılması gibi faaliyetler dahil edilmektedir.[20] Fakat burada Arap unsurlarına İngilizlerce enjekte edilen milliyetçilik fikirlerini engellemk söz konusudur.Ayrıca yine bu tür faaliyetler tamamen kendi sınırları içindeki müslümanlara yöneliktir.



    Panislam politikasınından bahsederken bir isme dikkat edilmesi gerekir: Cemaleddin Afgani.Yazdığı makeleler, çıkarttığı dergi ve kitaplarla Panislam fikri hususunda görüşler ortaya koymaktaydı.Sürekli tekrarladığı ana tema; Avrupa saldırısıyla eş zamanlı olarak müslümanların mobilizasyonunun ve zorba kurallara karşı koymanın gerekliliğiydi.Avrupa güçlerinin fizik üstünlüğüne ancak ve ancak İslam dünyasının birleşerek karşı koyabileceği görüşündeydi[21].Buradan da ruhani ve politik bir lider öncülüğünde müslüman toplumların birliği düşüncesi de panislam düşüncesinin temelini oluşturur.

    Abdülhamid ise daha farklı görüş ve eylemlere sahipti.İslam toplumlarının özelliklerini ve emperyalizmin güçlerini karşılaştırarak sonucu tehlikeli eylemler yerine , bir eylem potansiyeli halinde durmanın rolünü oynamıştır.[22] Bu davranış, onun diğer konularda olduğu gibi uzun uzadıya ihtimal hesapları yaparak karara varma yöntemine de uygundu.Afgani’nin tüm müslümanları tek bir hükümdar altında toplama fikrine Abdülhamid’in kabullenmesini bekleyemeyiz. İncelendiğinde de Afgani’nin görüşlerine uygun bir panislam siyasetini Osmanlında pratiğe dönüştürmek çok zor ve riskliydi.Şöyleki yerel çıkarların son derece ön planda olduğu İslam toplumlarını biraraya getirebilmek, çok güçlü bir devlet söz konusu olmadıkça imkansızdır.Osmanlı ise bunu sağlayabilecek güçten çok uzaktadır.Bu yönde izleyeceği siyaset sömürgecilerin işine gelmeyecek,onlar da Osmanlı’nın sonunu getirebileceklerdir.



    Bu uzak ve gerçekleştirilmesi zor amaç yerine mevcut amaçlar Abdülhamid siyasetinin can alıcı noktasını oluşturmaktadır.Uygulanan panislamizm içeride kullanılmaya yönelikti. Abdülhamid tüm dünya müslümanlarının halifesi olmakla birlikte bunların hepsini kendi tarafında birleştiremeyeceğini kendi de biliyordu.Yapmaya çalıştığı devletin sınırları içindeki müslümanları halife temasıyla seferber edebilmekti.Yani kullandığı halifelik bir tür milliyetçilik virüsüne karşı panzehirdi.Nitekim bu virüsün İngiltere tarafından ortaya çıkarıldığından bahsetmiştik.1876 ların başlarından itibaren Halifeliğin Osmanlılar tarafından zorla alındığı ve halifeliğin tekrar Araplara geçmesi yönünde propagandalar başlamıştı bile.



    Abdülhamid bu gibi iddialar karşısında ,tüm müslümanların halifesi olduğunu ısrarla savunmak zorunda kalmıştır.Kendisini sadece Osmanlı müslümanlarının değil aynı zamanda tabiyetinde bulunmayanlarında halifesi olarak sunmak ve müslümanların ruhani lideri olmasının sağlayacağı otorite ile devletinin ekonomik ve askeri alandaki güçsüzlüğünü dengelemeye çalışacaktır.Herhangi bir dış politikanın tesbitinde çok önemli yeri olan istihbarat ve değerlendirme gibi işlerde tek değerlendirme ve karar organı konumuna kendisini koyuyordu.[23] Resmi hareket olarak Çin’de, Hindistan’da, Kuzey Afrika’da, Japonya da veya başka yerlerde konsolosluklar açmakla yetiniliyor ama Halifenin propa-gandası asıl olarak Avrupalı güçlerin müdahalesinden çekinilmesinin de etkisiye gizli kapaklı yollarla oluyordu.Panislam düşüncesinde Sultan’ın temel yaklaşımlarının desteklenmesi için diplomat veya askeri görevliler değil, mollalar ya da müsliman din adamları seçiliyordu.[24]Bunun yanında Ertuğrul gemisinin Japonya’ya yaptığı ziyaret müslümanların birbirlerine ve dolayısıyla liderleri Abdülhamid’e duydukları sevgiyi göstermeleri bakımından önemli bir örnektir.[25]



    Pan islamla ilgili olarak gerçekleştirilen en önemli olayaladan biri Hicaz Demiryolları projesidir. Avrupa sermayesi ve tekniği alınmadan, dünyadaki tüm müslümanlardan para toplanarak sermayesine katkı sağlandığı bu proje; Avrupalıların yaptığından 3 kat daha hızlı ilerlemiş,ayrıca dayanıklılık bakımından da onları geride bırakabilmiştir.Bu başarı başta İngiltere olmak üzere müslüman sömürgelerini elinden alabilecek bir panislam siyasetine karşı duyulan korkuyu arttırmıştır.



    Sonuç olarak;panislamizm Avrupa devletlerinin Asya’dan Afrika’ya kadar ki yayılmasını önlemek, hristiyanlığa karşı müslüman kitleleri halife etrafında toplamaya yarayan bir savunma sistemidir.Ancak kaybedecek çok fazla şeyleri olan batılılar an küçük bir riski göze almaksızın bu politikaya karşı mücedele etmeyi göze almışlardı.Abdülhamid’in elindeki koz ona geçmişinden kalan Halifelik mirasıdır ve o bunu işine geldiğinde gizli, işine geldiğinde ise açıkça kullanarak denge oyununda kendi varlığını sürdürmeye çalımıştır.Pan islam politikasının kendinden bir şey götürmeyeceğini bile Almanya bunu desteklemiş,Doğu gezisinde II.Wilhelm bizzat Halife Abdülhamid’in propagandasını yapmıştır.[26]sonuçta uzun hükümdarlığı sırasında Abdülhamid denge oyunlarında koz olarak pan-islamıda sürmüştür.







    SONUÇ



    Abdülhamid Dönemindeki dış politikanın elden gelindiğince anlatılmaya çalışıldığı bu çalışmanın sonunda sözü o her zaman tartışılan, doğrusuna yanlış, yanlışına doğru denilen Abdülhamid’e vermek belki de en doğrusu olacaktır.Saltanatı süresince uyguladığı dış politikasınının bir özeti anılarında yer almaktadır:



    “İngilizlerle çatışmaya düştüğümüz günlerde, Almanya bize dostluk elini uzatmaya başladı.Girit ihtilafında doğrudan doğruya bizi destekledi ve öteki büyük devletlerden ayrıldı.Yunan Savaşında ordumuzun başarısı Almanların gözünü açmıştı. Kayzer, Fransız,İngiliz, Rus ittifakını önlemek için bana yaklaştı. Ben de hemen Alman ordularına Hindistan yolunu açabileceğim gözdağını vermek için, Almanlara yaklaştım.Aslında ikimizinde düşünceleri başka başkaydı.Bu hengame içinde Wilhelm İstanbul’a geldi.Tantanalı bir karşılama hazırladım.

    Kayzer de tantanalı nutuklar söylüyor, misafirperverliğimizi övüyor, ve dünya yüzünde dağınık yaşayan üç yüz milyon müslümanın dostu olduğunu söylemekten çekinmiyordu.[27]”



    “Apaçık görüyordum ki , Avrupa’nın büyük devletleri, kendi aralarında dünyayı bölümeye çımışlardı.Bölüşülecekler arasında Osmanlı mülkü de vardı.Ben bu kuvvetlerin önünde tek başıma duramazdım.Gücümüz yetmezdi.Yapabileceğim tek şey,aralarındaki rekabetten yararlanıp,her birine daha büyük lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.Yine açıkça görüyordum ki,Almanya’nın kurulmasıyla bozulan Avrupa dengesi,

    eninde sonunda büyük devletleri birbirine düşürecekti.Eğer o güne kadar memleketimi parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine katılıp, öteki tarafı kırmakla varlığımızı koruyabilirdim.Bunun ne zaman olacağı belli

    değildi, ama bana uzakta görünmüyordu.



    Benim Avrupa devletleri ile bir başıma boğuşmaya gücüm yoktu ama, Rusya gibi, İngiltere gibi Asya’da birçok ahaliyi idareleri altına almış büyük devletlerde benim hilafet silahımdan korkuyorlardı.Bu yüzden Osmanlının işini bitirmek noktasında anlaşabilirlerdi. Ben <beklediğim güne> kadar bu silahı hududlarım dışında kullanmamalıydım.Hilafet kuvvetimi, memleketimin huzuru ve birliği için kullanmaya , dışarıdaki din kardeşlerimizi de her ihtimale karşı sağlam tutmaya karar verdi....”[28]



    Abdülhamid kendi politikalarının özetini yaptığı hatıra defteriyle bazı olayları gözler önüne seriyordu.Gerçekten zorda olsa Osmanlı devletinin varlığını bir denge oyunu ile sürdürebilmişti.Kendi düşünceleri ve eylemleleri ile oturduğu oyun masasında, elinden geldiğine çok koz kullanarak zaman devleti muhafaza etmeye öalışıyordu.Bunu yapmadaki ustalığı övgüye değer olmakla birlikte o dönem İngiltere-Fransa-Rusya-Almanya arasındaki dengeler bu tarz bir politika sürdürülebilmesi için çok uygundu.Netice itibarıyla kendi etrafında oluşturduğu,Abdülhamid merkezli yönetimle devletin yaşam süresini uzatabilirken , uygulamaları günümüzde de etki ve yankılarını sürdürmektedir.















    [2] Necip F. KısakürekUlu Hakan Abdülhamid Han ,Büyük Doğu Yayınları , İstanbul
    [3] Ömer Faruk Yılmaz ; Belgelerle Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul 2000,s.88
    [4] Kemal Baltalı, 1856-1871 Yılları Arasında Karadeniz’in Tarafsızlığı Sorunu, Ankara 1973
    [5] Cuma Dergisi, Haziran 2002 , sayı 24 , s.5
    [6] Orhan Koloğlu, Abdülhamit Gerçeği, İstanbul 2002, s. 42-43
    [7] Murat Bardakçı,<Tekkede yazıldı sonra çöpe atıldı>,
    [8] Ömer Faruk Yılmaz, a.g.e , s.38-39,56-57
    [9] Sina Akşin (yayın yönt.), Türkiye Tarihi- Osmanlı Devleti 1600-1908, İstanbul 1997, c 3 s.159
    [10] Savaş sırasındaki yanlışlar için;Dr.İlhan Yerlikaya, <Yıdız’ın Hatası ve Devlet-i Aliyye ve Rusya Muharebesi>, Tarih ve Toplum, Ekim 1992, sayı 106, s.46-56
    [11] Rifat Üçarol, Siyasi Tarih, İstanbul 2000, s.353-354
    [12] Rifat Üçarol , a.g.e, s.356
    [13] Faruk Söylemezoğlu, Uluslararası Poltika ve Dış Politika Analizi,İstanbul 1989, s.259-260
    [14] Orhan Koloğlu, a.g.e, s 278-279
    [15] Demiryolları temelinde Osmanlı-Alman ilişkilerinin gelişimi için; Murat Özyüksel, Osmanlı- Alman İlişkilerinin Gelişimi Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul 1988
    [16] Ali Bulaç, <II.Abdülhamid Devri Osmanlı-İslam Toplumu>,Düşünce,Eylül 1976, s.29
    [17] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 2000, s. 182-183
    [18] Francois Georgeon, <II.Abdülhamid ve İslam>, Tarih ve Toplum, Nisan 1993, sayı 112, s.47
    [19] Dr. Cezmi Eraslan, II.Abdülhamid ve İslam Birliği, İstanbul 1992, s.28
    [20] Francois Georgeon, a.g.m., s.49
    [21] Jacob M. Landau, Pan-İslam Politikaları, İstanbul 2001,s 31
    [22] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.214
    [23] Dr. Cezmi Eraslan, a.g.e, s 180
    [24] Jacob M. Landou, a.g.e , s.60
    [25] Ertuğrul Gemisi’nin yolculuğu ve faaliyetleri için; Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han, s. 294-298
    [26] Orhan Koloğlu, a.g.e. ,s.282-283
    [27] İsmet Bozdağ, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri,İstanbul 1985, s.79
    [28] İsmet Bozdağ, a.g.e. , s.72-73



  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Osmanlı-İngiliz İlişkileri,Osmanlı’nın Fransa ve Rusya ile İlişkileri,Osmanlı-Almanya


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 06.11.13, 19:40
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.01.11, 20:42
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.03.10, 17:45
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 20.03.10, 02:09
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.03.10, 20:18

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.