Sponsorlu Bağlantı

+ Cevap Ver
2 sonuçtan 1 ile 2 arası

Konu: Türkiyede Terör ve Terörün Gelişimi

  1. #1
    Aşk Meleği
    Sponsorlu Bağlantı

    Türkiyede Terör ve Terörün Gelişimi

    Sponsorlu Bağlantı

    Tehdit ve yıkıcı faaliyetler, değişik ad ve yöntemlerle atalarımızın Anadolu’ya girişleri, Anadolu’yu yurt edinmeleri ve sonrasında, Viyana kapılarına kadar uzandıkları Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinden itibaren görülmeye başlanılmıştır.
    Önceleri bazı kışkırtmalar sonucu devlete asker ve vergi vermeme gibi nedenlere dayanan aşiret isyanları ortaya çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde ideolojik nedenlerle oluşan yasal ve yasadışı kuruluşlar vasıtasıyla mevcut yönetime ve sisteme muhalif olarak başkaldırılar gözlenmiş ve uzun yıllardan beri muhtelif maskelere bürünerek rejimi tehdit eder olmuştur.
    Devletlerin asli görevi, önce her türlü tehdide ve tehlikeye karşı kendi varlığını devam ettirmek, halkına huzur ve güven ortamı tesis etmektir. Ülkemiz de uzun zamandan beri değişik amaç, ad, şekil ve yöntemlerle güvenliğine yönelik olarak süre gelen terörizm ve yıkıcı faaliyetlerle mücadele etmektedir. Bu mücadele, ülkemizin çok önemli zamanını ve ekonomik kaynaklarını tüketmekte, sebep ve sonuçları hep tartışılmaktadır.
    Peki, bu genel olarak tehdit dediğimiz yıkıcı ve bölücü faaliyetlerin nedenleri nelerdir? İçeriden ve dışarıdan kimler tarafından ne şekilde desteklenmekte ve yönlendirilmektedir? Ülke içindeki hangi işbirlikçi grup ve kesimlerce bilinçsizce, desteklenmektedir? Terörü ve tehdidi destekleyenlerin fikirleri, duygu ve düşünceleri nasıl ve kimler tarafından etkilenerek değiştirilmiştir veya değiştirilmektedir. Fikir ve düşüncelerin insanların ve kitlelerin hareket ve eylemlerindeki fonksiyonu nedir?
    Fikir ve düşünce hareketlerin ve fiillerin lokomotifidir. Fikir olmadan hareket olmaz. Davranışların görünmez dünyası düşüncelerdir. Heinrich HEİNE, "Işık gök gürültüsünden, düşünce de eylemden önce gelir."demiştir. İnsanları arzulanan yönde harekete ve eyleme yöneltmek, sevk etmek, için önce düşünce dünyasında gerekli değişiklik yapılmaktadır. "Düşünce ek, eylem biç" sözü bu gayretin en tabi ifadesidir. Tehdit grupları, tehdidi yönlendirenler ve terör örgütleri amaçlarına ulaşabilmek için, mensuplarını eylem ve faaliyetlere yöneltmede önce tehdidin ve terörizmin ilke ve prensiplerini zihinlerinde oluşturmaktadırlar.
    Her fiilde ve her harekette olduğu gibi, terörün alt yapısını da fikirler ve düşünceler oluşturur. Fikirler idealleri, idealler de ideolojileri meydana getirir. İdealler, insanların ulaşmak istedikleri amaçlarını gösterir. İnsanlar fikir ve düşüncelerini her zaman faydalı yerlerde kullanmayabilirler. Fikir ve düşünce iyi niyetle kullanılırsa faydalı, kötü niyet ve amaçla kullanıldığında ise zararlı hareketler olarak karşımıza çıkar.
    Dünya hakimiyetine aday olan devletlerin veya devletler topluluğunun meydana getirdiği güç merkezleri, amaçları ve milli hedefleri doğrultusunda, hedef devletlerin bütünlüğüne, iç güvenliğine, egemenliğine kastedecek şekilde ideolojik ve etnik özelliklerine hitabeden tehditler üretmektedirler.
    Ülkeler varlıklarını idame ettirmek istedikleri sürece, bu güç merkezleri de var oldukça, bu ve benzeri tehditlere hedef olurlar. Muhtelif gerekçelerle ortaya çıkan tehdit, ideolojisi ve rengi ne olursa olsun, ülkelerin jeopolitik konumuna ve jeostratejik durumuna göre şekillenmektedir.
    Dolayısıyla, ülkemizin güvenliğine yönelen ve uzun zamandan beri süregelen yıkıcı, bölücü faaliyetlerin arkasındaki desteği sağlayan güç olarak görülen tehdidi, ülkemizin jeopolitik durumunu ortaya koyarak değerlendirmek gerekir. Zira terörün ve anarşinin baş sebep olan tehdidin özellikleri, nereden ve nasıl yönlendirildiği, genel, bölgesel ve sosyo-ekonomik yapıya etkileri iyi tahlil edilmelidir.
    1. Türkiye'nin Jeopolitik /Jeostratejik Değeri
    Ülkemizin jeopolitik, jeostratejik değerini kavrayabilmek için, genel, bölgesel ve sosyo-ekonomik durumları açısından ele alınmasında fayda görülmektedir.
    Genel durumu açısından bakıldığında ülkemiz, üzerinde ve bulunduğu coğrafi bölgede dünya güç merkezleri arasındaki dengeyi etkileyecek şekilde, sürekli ve çok yönlü çıkar ve güç çatışmalarının yaşandığı, kritik bir coğrafi konuma sahiptir
    Bu konumu ile Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği bir düğüm noktası, bir köprü durumundadır. Farklı özelliklere sahip Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki ülkelerin fiziki, sosyal, ekonomik ve kültürel çıkarları ülkemiz üzerinde çakışmaktadır. Anadolu adı verilen yarım adanın kara, deniz ve hava sahası, Asya, Avrupa ve Afrika’dan stratejik düzeyde kuvvet intikali için lüzumlu bir bölgedir.
    Hassasiyet arz eden coğrafi konumundan kaynaklanan bütün bu avantajları ülkemize, dünya hakimiyetini amaçlayan güçlerin, mutlak kontrol altında tutmak ve elde etmek istedikleri bir hedef niteliği kazandırmaktadır.
    Bölgesel durumu açısından bakıldığında ise ülkemiz, İstanbul Boğazı Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazını elinde bulundurması, Orta Doğu, Basra Körfezi ve Ege denizi dahil Doğu Akdeniz'i kontrol edebilecek coğrafi konuma sahip bulunması, bölgedeki bütün ülkelerin her türlü ulaşım faaliyetlerini ve güvenliklerini çok yakından ilgilendirmektedir.
    Bu özellik, ülkemiz açısından çevresindeki ülkelerin birbiri ile olan politik, ekonomik ve askeri ilişkilerine doğrudan etkisi sebebiyle, taraf ülkelerce her zaman hesaba katılması gereken önemli bir faktördür.
    Sahip olduğumuz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı, Karadeniz'i Akdeniz'e ve diğer sıcak denizlere bağlayan 160 deniz mili uzunluğunda tek su yoludur. Dünya ticareti ve ulaşımında özel bir yeri vardır. Gerek batı Avrupa, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinin Rusya, Bulgaristan ve Romanya ile, gerekse eski Varşova Paktı ülkelerinin tüm dünya ülkeleriyle Sosyal, ekonomik ve ticari, bazen de askeri ilişkilerinde önemli rol oynamaktadır. Rusya'nın Ortadoğu ve Afrika ülkelerine yönelik askeri faaliyetleri ile deniz ticaretinin yaklaşık yarısı boğazlarımıza bağımlıdır. Ayrıca Rusya’nın Akdeniz'deki askeri varlığının idamesi, Karadeniz'den, ancak ve ancak boğazlarımızı kullanarak yapılacak lojistik destekle mümkündür. Genel veya bölgesel savaşlarda, Rusların Akdeniz bölgesine yönelik harekâtının başarısı ve devamı da boğazlara bağlıdır.
    Sosyo-Ekonomik durumu açısından bakıldığında ülkemiz, yetmiş milyona yakın genç ve dinamik nüfus potansiyeline, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip, dünyada besin ihtiyaçlarını karşılayabilen ve ihtiyaç fazlası ürün sağlayan nadir ülkelerden biridir. Her geçen gün gelişmekte olan ekonomik ve teknolojik gücü, bağımsızlığını kazanmış Orta Asya’daki Türk devletleriyle entegre olabilecek potansiyele sahip olmasının sağladığı avantaj ile bölgede mevcut politik, askeri ve ekonomik dengeyi bulunduğu tarafa kazandırabilecek milli güce ve coğrafi konuma sahip bir bölge devletidir.
    Diğer taraftan dünya güç merkezleri arasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri sağlayan ulaşım yolları üzerinde bulunması ve bu yolları kontrol eden konumu nedeniyle tüm dünya güç merkezlerinin ekonomik ilişkilerini etkileyebilecek durumdadır.
    2. Sürekli Tehdit
    Ülkemiz, aynen deprem kuşağı gibi bir tehdit kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Tarihin her döneminde güç merkezleri, bir çok ulusu etkileyecek şekilde dönemlerinin genel yapı ve şartlarına uygun tehditler üretmişlerdir.
    Bu tehditler, devamlı jeopolitiğin değişen unsurları arasında yer alan, ülkelerin etnik ve dini yapısını, sosyal ve ekonomik sorunlarını, bölgesel sorunlarını hedef almaktadır. Bu sorunların istismarı ile de tehdit ve yıkıcı faaliyetler organize edilmekte ülkelerin güvenliklerine ve rejimlerine yönelmektedir.
    Şüphesiz insanlık var oldukça güç merkezleri yaşanan dönemin şartlarına uygun tehditler üretecekler ve bunları yayarak yeni bazı stratejiler geliştireceklerdir.
    Ülkemizin üzerinde bulunduğu topraklar tarihin her döneminde, o dönemin şartlarına uygun yayılmacı faaliyetlerin etkisi altında bulunmuş ve ideolojinin türü ne olursa olsun ülkemize yönelik tehdit bir devamlılık arz etmiştir. Kısacası, tehdit dün olduğu gibi, bu gün de vardır, yarın da mutlaka olacaktır. İşte ideolojinin türü ne olursa olsun ülkemizin maruz kalacağı bu tür tehdide "sürekli tehdit" denilmektedir.
    Sonuç olarak ülkemiz jeopolitik ve jeostratejik durumu nedeniyle sürekli bir tehdide maruz bulunmaktadır. Bu sürekli tehdidi oluşturan veya oluşturacak olan güçler hedeflerine ulaşmak için bazı yol ve yöntemler denerler. Bunlar; sinsice yürütülen dostluktan, politik ve ekonomik baskıya, savaşa kadar uzanan bir tür uygulama zinciri halinde kendini göstermektedir.
    Günümüzde sinsi dostluklar, politik ve ekonomik baskılar devam ederken, sıcak savaş yerini, soğuk savaş dediğimiz ülkeleri içeriden çökertmeyi hedefleyen anarşi ve terörü gizlice desteklemeye terk etmiştir."
    3. Bölgesel Tehdit
    Anadolu coğrafyası konumu itibariyle, her devirde sahip olmak isteyenlerin etkili ve önemli mücadelelerine sahne olmuştur. Anadolu coğrafyasına sahip olanlar stratejik avantajları sayesinde, gücünü ve bütünlüğünü koruduğu sürece Akdeniz, Ege ve Karadeniz havzalarının kontrolünü elinde bulundurmuş, Ortadoğu-Kafkaslar ve Balkanlar'da egemen olmuştur.
    Bölgenin Türklerin medeniyeti altına girmesi tarihin önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmiş, yeni ve yakın çağlar, Anadolu'nun Türklerden kurtarılması için yapılan savaşlar, ittifaklar, politik ve ekonomik entrikaların yoğun olduğu bir devir olarak tarihte yerini almıştır.
    Boğazlar, Akdeniz ve Ortadoğu'nun tarih boyunca sahip olduğu Jeopolitik ve Jeostratejik önemi nedeniyle, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve Çarlık Rusya'sı gibi Avrupa devletleri, Osmanlı İmparatorluğuna karşı politikaları ve çıkarları doğrultusunda, zaman zaman kendi güçlerini kullanarak, birbirlerini destekleyerek, Rum, Ermeni ve diğer azınlıkları kışkırtarak amaçlarına ulaşmak istemişlerdir.
    Günümüzde, ülkemiz üzerinde milli menfaatlerine uygun emeller taşıyan büyük ülkeler, dünyada ve bölgede yaşanan sorunların çözümünde, sosyo-ekonomik gelişmelerde, siyasal, sosyal ve ekonomik koşulları hesaplayarak Türkiye'nin içinde bulunduğu politikalar izlemektedirler.
    Bu politikalar gelişmelere göre, ya tek başlarına, ya da dahil oldukları ittifak çerçevesinde bazen Türkiye’nin yanında, bazen de karşısında yer alma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Komşumuz olan ülkelerin milli menfaatlerine dayanan açık ve gizli hedefleri de tarihi süreç içinde şekillenmektedir. Durum ve şartlara göre ülkelerin bu hedefleri, 12.04. 1985 tarihinde YÖK binasında verilen Konferans sunumlarını kapsayan Türkiye’de Anarşi ve Terörün sebepleri ve hedefleri isimli kitapta aşağıdaki gibi izah edilmiştir.
    "Türkiye coğrafyasını oluşturan Anadolu'nun tamamına veya bir kısmına sahip olmak veya onun üzerinde yaşayanları bu topraklara sahip olamayacak güçsüzlüğe düşürmek, şeklinde ifade edilebilir."
    "....Viyana kapılarından itibaren başlayan, gerilemede kaybedilen topraklar incelendiğinde kaybın harpten ziyade dışarıdan desteklenen bölgesel isyanlar neticesinde gerçekleştiği görülecektir. Yapılan harplerin çoğunda da bölge halkının din veya ırk ayrımı gerekçesiyle korunması zahiri sebep olarak gösterilmiştir.
    1877-78 Osmanlı-Rus harbinde Yeşilköy'e kadar gelen bir güç Avrupa'nın diğer güçlerinin baskısıyla geri itilirken neden aynı güçler 1. Dünya savaşında karşımızda olmuşlardır?
    Kurtuluş savaşı öncesi çeşitli ülkelerce işgal gerçekleştirilmişken neden bazı yörelerde harpsiz çekilmeler olmuş ve savaş Türk-Yunan harbi olarak noktalanmıştır?
    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin İkinci Dünya savaşına kadar Dünya kamu oyunda saygın bir düzeye getirilmesi çabalarının altında yatan gerçek nedir? Neden Türkiye zaman zaman Uluslararası arenada yalnız bırakılmaktadır? Sınır komşumuz olmadığı halde neden bu ülkeler bazen yanımızda, bazen karşımızdadır?
    Bütün bu soruların cevabı tek deyimde toplanırsa buna, Türkiye'nin jeopolitik değeri veya Türkiye'nin jeopolitik kaderi demek doğru olur. Bu jeopolitik değerin neticesi özetlenirse ortaya çıkan sonuç şudur.
    ‘Dünya hakimiyetine aday olan güçler ve kendi ulusal çıkarlarını bu güçlerin paralelinde bulan ortakları, dünyanın bu kesiminde kendine yeterli ve güçlü bir ülkenin teşekkülünü istememektedir.
    Aynı güçler Dünyanın bu kesiminde tamamen zayıf ve her an karşıt gücün himayesine girebilecek kadar güçsüz bir Türkiye de istememektedirler.
    O halde bu topraklarda yaşayan bu millet, her yönü ile, kuvvetlendikçe budanan, zayıfladıkça sulanan bir ağaç misali kendilerince kabul edilen askeri ve azami limitler içerisinde kalmalıdır"
    4. Terör Nedir?
    Terör, genellikle dış kaynaklardan beslenen, tehdit ve yıkıcı faaliyetlerin kuşanmış/silahlanmış halidir. 3713 sayılı terörle Mücadele Kanunundaki kıstaslara göre ise, "Ferden veya örgütlü olarak, her türlü silah ve aletlerle, baskı, cebir, şiddet, yıldırma, sindirme, korkutma yöntemlerinden birini kullanarak, belli bir düşünceyi, davranışı kabul ettirmek, anayasal, hukuki, sosyal, ekonomik ve siyasal sistemleri değiştirmek için başvurulan şiddet eylemleridir" denilebilir.
    Yürürlükteki 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda da terör şu şekilde tanımlanmıştır.
    "Baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ekonomik düzenini değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemdir."
    Terörün üç ana unsuru vardır. Bunlar İdeoloji, örgüt ve şiddettir. Bir olaya terör diyebilmemiz için bu üç unsurun bir arada bulunması lazımdır.
    İdeoloji, Türkiye gazetesinin yayınladığı, Rehber Ansiklopedisi’nde, "Siyasi veya içtimai bir doktrin meydana getiren görüş ve düşünce sistemi" olarak, Milliyet Gazetesinin yayınladığı, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisinde ise, "bireysel ya da kollektif bir davranışın temelini oluşturan bir felsefi ve siyasal öğretiyi oluşturan genel fikirler sistemi" olarak ifade edilmiştir.
    Buradan hareketle ideolojiyi; fikirler, idealler, düşünceler topluluğu, düşünce bilimi, düşüncelerin ve fikirlerin bir buket gibi sistemleştirilmiş hali olarak tanımlayabiliriz.
    Terör açısından bakarsak fertlerin veya grubun hareketlerini yönlendirmek ve belirli bir yönde hareketlerini sağlamak, bir bütün olarak hareket etmeleri için bir ideoloji ile donatılmış olunması gerekir. Fikir veya ideoloji, grupları ayakta tutmak için olmazsa olmaz cinsinden bir kavramdır.
    Örgüt, bir amacı gerçekleştirmek üzere, belli fikirleri, düşünceleri benimsemiş olan kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları kuruma denir. Terörle mücadele Kanununda "örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. Örgüt terimi, Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete ve silahlı çeteyi de kapsar" şeklinde ifade edilmiştir. Örgütlenme, güç birliği açısından son derece önemlidir. "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" atasözü örgütlenmenin gerekliliğini çok güzel ifade etmektedir. Birlikte hareket etme, dayanışma gibi kavramları içinde taşıyan örgütlenmenin ortaya çıkardığı yapıya örgüt denir.
    Destek, bir gaye için oluşturulmuş bir kuruluşa, kuruluşa mensup kişilere veya bu kişiler vasıtasıyla o kuruluşa, doğrudan ve dolaylı olarak yapılan silah, para ve benzeri yardımlara denir. Desteği iki başlık altında ele almak gerekir. İç destek, dış destek. Kuruluşun/örgütün faaliyet gösterdiği ülke toprakları içinden, kişi ve kurumlardan hangi şekil ve şartla olursa olsun sağlanan yardımlar iç destektir. Ülke dışındaki kurum, kişi ve teşekküllerden hangi şekil ve şartla olursa olsun sağlanan yardıma da dış destek adı verilir. Destek, terörün hayatiyet taşıyan ve dördüncü unsuru olarak kabul edebileceğimiz bir ayağıdır.
    Şiddet, Milliyet Gazetesinin yayınladığı, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisinde; "Bir çarpmanın darbenin gücü", "beden gücünün kötüye kullanılması, silahlı etkinlikler ve aşırı bir saldırganlık özelliği taşıyan ilişkilerle belirginleşen edimlerin tümü/kaba kuvvet", Ortalığa korku ve yılgı salmak, çevredekileri sindirmek için yapılan her türlü silahlı eylem/tedhiş" olarak tarif edilmiştir.
    Genel olarak şiddet, belirli bir ideoloji etrafında örgütlenip, gerekli desteği sağlayanlarca silahla, bombayla ve silahsız olarak baskı, cebir, şiddet, yıldırma, korkutma, sindirme yöntemlerinden birini kullanarak etkinlik sağlamak suretiyle belli bir düşünceyi, davranışı kabul ettirmek, anayasal; hukuki, sosyal, ekonomik ve siyasi sistemleri değiştirmek amacıyla baş vurulan her türlü eyleme denir.
    Bu şekilde ideoloji, örgüt, destek ve şiddet hiyerarşisi içinde, tehdidi oluşturan yıkıcı ve bölücü faaliyetlerin organize edilmiş şekli olarak ortaya çıkan terörün asıl hedefi ve amacı, devletin veya devletlerin top yekün milli gücünü, yani ekonomisini, turizmini, sosyal hayatını, eğitimini ve kültürel yapısını zaafa uğratmaktır. Ülkeler sahip oldukları coğrafi yapısı ve jeopolitik konumları nedeniyle, var oldukları ve var olmak istedikleri sürece değişik şekil ve şartlarda gelişen tehditlere muhatap olurlar.
    5. Türkiye’de Terörün Tarihi Gelişimi
    5/1- 1920-1960 Yılları Arası
    Osmanlı devletinin son dönemlerini de içine alan yakın tarihimizde ülkemizde, cumhuriyetle birlikte devlet ve rejime yönelik faaliyetlerin lokomotifi durumundaki ilk yasadışı örgüt (Türkiye Komünist Partisi) TKP’dir. TKP, Sovyetler birliğinin kontrolündeki 3. sosyalist (komünist) enternasyonal kararları gereğince, Sovyet Rusya’da yaşayan ve Türk Komünistleri olarak bilinen Mustafa SUPHİ ve arkadaşlarınca 10 Eylül 1920 tarihinde Bakü’de kurulmuştur.
    Ülkemizde kurulup, faaliyet gösteren bir çok yasadışı örgüt gibi Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) de, M. Suphi ve arkadaşlarının kurmuş olduğu TKP’nin mirasına sahip çıkmaktadır. TDKP bunu şu şekilde açıklamaktadır. "M.Suphi önderliğindeki TKP, ülkemizde komünist partisinin inşası yolunda atılan ilk ciddi adımdı. Örgütümüz (TDKP) M.Suphi ve yoldaşlarının ve onların TKP’sinin kararlı mirasçısıdır" (3)
    Mustafa SUPHİ’nin TKP’nin kuruluşu aşamasındaki faaliyetleri, yasadışı TDKP’nin, 2-7 Şubat 1980 tarihleri arasında yapılan birinci/kuruluş kongresinde alınan kararları kapsayan ve "kongre belgeleri" isimli kitapta şu şekilde ifade edilmektedir.
    "1917 Ekim Devrimiyle birlikte Mustafa SUPHİ, Rusyalı Türkler, oradaki savaş esirleri arasında çalışmalar yaptı. Önce Moskova’da, daha sonra Kırım ve Odesa’da Türkçe olarak ‘Yeni Dünya’ gazetesini yayınladı. Buralardan Türkiye’ye kaçak olarak, propaganda broşürleri, propagandacılar, komünist işçi ve askerler gönderdi. Moskova, kazan, Samara, Saratov, Rezan, Astrahan ve daha bir çok şehirde Türk Komünist örgütlerini kurdu.
    .....Eylül 1920 de Bakü’ de toplanan ‘Doğu Halkları Kurultayı’na partili, partisiz 235 Türkiyeli delege katıldı. Bunun sonunda 10 Eylül 1920’de ‘Birinci Umumi Türk komünistleri Kongresi’ Bakü’de toplandı. Bu kongrede ‘Türkiye Komünist Partisi’ kuruldu. Başkanlığına Mustafa SUPHİ, genel sekreterliğine de Ethem NEJAT seçildi.
    ...TKP M. Suphi ve yoldaşlarının komünterne bağlı olarak faaliyet göstermelerinin doğrudan bir sonucu olarak komünternin(*) Türkiye kolu olarak kurulmuştur... (3)
    (*)Milliyet Gazetesinin yayınladığı Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisinde Komüntern; "Komünist Enternasyonal (3. Enternasyonal’in Rusça adı)" olarak tanımlanmıştır.
    Mustafa SUPHİ ve arkadaşlarınca, Türkiye’deki rejim ve yönetim aleyhine faaliyet gösterilerek, ülkenin Sovyetler Birliğinin peyki haline getirilmesi ve Marksist-Leninist bir düzen tesis edilmesi, faaliyetlerin örgütlü bir şekilde sürdürülmesi amacıyla kurulmuş olan TKP, ülkemiz aleyhinde uzun yıllar faaliyet göstermiştir.
    5/2- 1961-1980 Yılları Arası
    a. KGB Faaliyetlerinin Etkisi
    Dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış durumdaki KGB (Sovyet Gizli Haber Alma Örgütü) ajanlarından, 1961 yılından itibaren Türkiye’ye gelenlerin TKP bünyesinde ve desteğinde toplumsal ve siyasal olayları yönlendirmesi sonucu siyasal yelpaze giderek genişlemiş ve faaliyetleri artmıştır.
    Sovyetler Birliğinin Gizli Haber Alma Örgütü (KGB) ve Askeri Haber Alma Örgütü (GRU) ajanları kanalıyla Ortadoğu’da ve ülkemizde yürüttüğü faaliyetleri, Ortadoğu ülkelerine yönelik operasyon ve harekatları hakkında, John Barron’un "KGB, Sovyet Gizli Ajanlarının Gizli Çalışmaları" isimli kitabında ülkemiz açısından önemli bazı bilgiler açıklanmaktadır.
    Ortadoğu’da Sovyetler Birliği adına KGB bünyesinde faaliyet gösteren ve Türkiye’ye karşı operasyonlarda bir eksper olan Labanov, yeterince Arapça bilmediği için Vladimir Nikolayeviç Saharov adlı KGB ajanını servisinde tercüman olarak görevlendirmiştir. Saharov’un sahip olduğu bilgilere dayanan faaliyetler kitapta şu şekilde izah edilmektedir.
    "... Ajan raporları, merkezden gelen ve merkeze giden yazılar şimdi Saharov’a açıktı ve çok şeyler öğretiyorlardı. Hem KGB hem de GRU temsilcilerinin mahremiyetine alınan Saharov böylece ajanların kimliklerini, tasarlanan sızmaları ve dört büyük Sovyet operasyonunun esaslarını tanıdı.
    Bu operasyonlardan biri, bölgede petrol sahalarında sabotajlarla birlikte Suudi Arabistan’da yıkıcı faaliyetler yapmaktı. Bu ülkede KGB ‘Suudi Arabistan Kurtuluş Cephesi’ adlı terörcü bir gerilla örgütü kurmuş ve bunu desteklemekteydi. Terörcüler arasına yerleştirilmiş KGB ajanları gizli mürekkeple yazıp, Kuveyt’teki (ajanlara özel mektup bırakma yerlerine konulmuş) bir sürü raporunu tercüme etti. Hepsi de hükümete karşı hareketin zorluğunda birleşiyor. Bir tanesi ise yakalanan terörcülerin derhal idam edilmelerinden yakınıyordu.
    KGB ayrıca, Basra Körfezi’ndeki petrol Şeyhliklerinde de terörcü hücreler kurmuştu. Bu küçük ülkelerden de Batı Avrupa ve Japonya’ya sevk edilen petrolün kontrolünü ele almak hedeflenmişti. Gelecek için daha çok terörcü edinmek amacıyla KGB, şeyhliklerden gençlere Rusya’da tahsil için burs dağıtıyordu. Bunlar orada gözlenecek, avlanacak ve eğitime tabi tutulacaklardı. Saharov’un gördüğüne göre yalnız katar şeyhliğinden 80 genç, gizlice Kahire’den Rusya’ya sevk edilmişti.
    Sovyetler Birliği’nin KGB ve GRU ajanları bazı Ortadoğu ülkelerinin güvenliğini tehdit ederek tehlikeye sokacak yıkıcı faaliyetleri örgütleyip desteklemişler, bu faaliyetlere katılanlardan bazılarını Rusya’da eğittikten sonra ülkelerine göndermişler ve bunların kurmuş oldukları terör örgütleriyle ülkelerinin rejimlerine yönelik faaliyetleri organize etmişlerdir.
    Aslında dünyaya terör, 1917 Ekim devriminden sonra yayılmacı emeller peşinde koşan ve geri kalmış veya gelişmekte olan ülkeleri hedef alan Marksizm-Leninizm ideolojisiyle yayılmıştır. Latin Amerika’da başlayıp dünyaya yayılan üniversite ve işçi eylemlerinden oluşan yıkıcı faaliyetler ve gerilla faaliyetlerinin altında daima KGB, GRU ve benzeri uzantılarıyla Sovyetler Birliği olmuştur. 1960’lardan sonra dünyayı kasıp kavuran Filistin örgütlerinin ardında da KGB’yi veya Sovyetleri görmek mümkündür. Bir dönem Avrupa ülkelerinde terör estiren Kızıl Tugaylar, Baader Meinhof gibi terörist örgütlerin de ideolojik alt yapısı daima Marksizm ideolojisi olmuştur. Türkiye’de de 1968’lerden sonra hızla yayılan gençlik hareketleri ve ardından gelen terör örgütlerinin alt yapısını KGB’nin hazırladığından, Türkiye’de şehir ve kır gerillacılığını benimseyen yasadışı terör örgütlerini açıkça desteklediğinden kuşku yoktur. Sovyetler Birliğinin KGB ve GRU ajanlarıyla Türkiye’de şehir terörcülüğü yapmak, adam kaçırmak gibi yasadışı faaliyetlerde önemli aşamalar kaydettiği, Türkiye’den avlayabildiği ajanları Rusya’da eğittikten sonra Türkiye’de ülke aleyhine kullandığı ve KGB’nin Türkiye’ye yönelik bir operasyonu aynı kitapta açıklanmaktadır.
    Burada operasyonlarda ifade edilen, siyasi ve sosyal konuların istismarına ve tahrikine dayanan, yıkıcı faaliyetlerin Sovyetler Birliğinin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesi, örgütlenmesi, fikirlerin örgütlenmesiyle oluşturulan örgütlü yapı içinde anarşi ve terör çıkarılarak toplumun devlete olan inanç ve güveninin sarsılması, terör eylemleri yaygınlaştırılarak kaos ortamı ve güvensizlik oluşturulması, idarede zafiyet meydana getirilmesi ve Marksist-Leninist felsefeye dayanan bir düzen tesis edilmesidir.
    John Barron’un "KGB, Sovyet Gizli Ajanlarının gizli çalışmaları" isimli kitabında Ortadoğu’da Sovyet ajanlarınca yürütülen ve Türkiye’ye yönelik olan bir KGB operasyonu ile ilgili şu bilgilere yer verildiği görülmüştür.
    "Üçüncü operasyon ise; Türkiye’de şehir terörcülüğü yapmak olup adam kaçırma, öldürmelerle oldukça ilerlemiş ve başarılı olmuştu. Bu operasyon 1960’ların başlarında yürürlüğe konmuş, Ankara’daki Sovyet elçiliğinde çalışan KGB subayları tarafından birkaç ajan avlanmış ve bu ajanlar Rusya’da eğitilmişlerdi. Türkiye’ye döndüklerinde bu kadro aralarına radikal eğimli gençleri çekmiş, bazılarını Suriye’de Rusların açtığı kamplara eğitim için göndermişlerdi. Sonucunda meydana gelen şiddet hareketleri ve buna karşı alınan sıkıyönetim, askeri mahkeme gibi tedbirler de gösteriyor ki, Sovyetler Birliğini riske sokmadan ve büyük masraflar yapmadan, bir toplumu krizler karşısında bırakmak için KGB, tekniğini son derecede ilerletmiş bulunmaktadır.
    ..Aleksander Komyakov, GRU şefiydi ve Beyrut Büyükelçiliği 1. Katibi ünvanını kullanıyordu, Ortadoğu gizli operasyonlarının bir emeklisiydi. Dokuz yıl Türkiye’de bulunmuş ve Sovyet ajanlarının hapisten kaçarak kurtulmalarını planlamıştır."
    Güney Amerika’dan yayılan, üniversitelerdeki gençlik harekelerine paralel olarak 1968’lerde Sovyetler Birliği adına çalışan KGB mensuplarının Türkiye’den avladıkları ajanların yardım ve organizesiyle, Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen gruplar oluşmuş, ülkemizdeki Üniversite ve Yüksek Okullarda, ABD aleyhtarı hüviyetle, devletimiz ve rejimimiz aleyhine hareketler başlamıştır. Üniversitelerdeki bu
    faaliyetlerin de Sovyet ajanlarınca yönlendirildiği, terör eylemlerinin desteklendiği aynı kitapta şu şekilde izah edilmektedir.
    "Türkiye’de öğrenci terör grupları organize edilmiştir; bunların görevleri boykotları düzenlemek, baskınlar yapmak ve insan kaçırmak ve onları öldürerek terör yaratmaktır. Duvarlara yalan haberler, komünizmin gayelerini gerçekleştirecek sözlerle, bazı partileri veya liderleri küçültücü cümleler yazıldı. İsrail Başkonsolosu ve üç İngiliz radar teknisyeni öldürüldü. Ayrıca Ankara’nın sıkıyönetimi 11 ilde ilan etmek zorunda kalmasıyla Türk demokrasisinin gelişmesini geciktirdi. Terör hareketleri kısmen düşüncesiz -nihilist- ve başlıca motifleri anarşi olan bazı gençlerin eseriydi. Fakat polisin vardığı kanıya göre bunlardan bir kısmı Suriye’de eğitim görmüş ve bu işi Şam’daki Sovyet diplomatı Vadim A. Şatrov ile, şoför unvanı altında faaliyet gösteren Nikolay Çernenkov adlı başka bir Sovyet tertiplemişlerdi."
    Bu dönemde Sovyetler Birliği politikalarını benimseyen ve dünyanın çok ülkesinde faaliyet gösteren örgütler, Sovyetler Birliği amaçları doğrultusunda kendi ülkelerinde veya üçüncü ülkelerde rejim aleyhtarı faaliyetleri örgütleyerek yönlendirdiler.
    Ülkemizde de, 1960 sonrası, ilki Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü olmak üzere bir çok üniversitede fikir kulüpleri kurulmuştur. Sayıları gittikçe çoğalan Marksist-Leninist (sol) ideolojiye sahip fikir kulüpleri daha sonra bir çatı altında toplanarak, FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) oluşturulmuştur.
    FKF ve (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) DEV-GENÇ adlı gençlik kuruluşlarının mensup ve yöneticileri arasında meydana gelen ideolojik görüş ayrılıkları sonucu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP/C), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) gibi yasadışı örgütler ortaya çıkmıştır.
    1970’li yılların başında bu örgütlere mensup şahıslarca gerçekleştirilen sabotaj, silahlı soygun, gasp, adam kaçırma, fidye isteme ve siyasi cinayetler ülkemizde terörist eylemlerin başlangıcı olmuştur. John Barron’un kitabında belirtilen "Türkiye’de öğrenci terör grupları organize edilmiştir. Bunların görevleri boykotları düzenlemek, baskınlar yapmak ve insan kaçırmak ve onları öldürerek terör yaratmaktır." şeklinde ifade edilen KGB’nin amaç ve gayesi gerçekleşmiştir.
    Bu dönemde Marksist ideolojiyi benimseyenlerin Marksizm’den başka gözleri bir şey görmüyordu. Barış, özgürlük, sömürü, eşitlik gibi hiç kimsenin reddedemeyeceği kavramları terennüm ediyorlar, savundukları rejimin aslında bunlarla uyuşmadığını, tamamen reddettiğini, Aleksander Soljenitsin’in batıya kaçtıktan sonra anılarını yazdığı Gulak Takım Adaları adlı iki ciltlik kitabında açıkladığı yüzlerce, binlerce düşünür ve bilim adamının, işkenceye tabi tutulduğunu, babasının oğlundan, oğlunun anasından şüphelendiğini, hayatlarının zindan edildiğini, halis bir korku, şüphe ve endişe rejimi olduğunu görmezden geliyorlardı. Belki de bilmiyorlar, hayallerle gerçekleri karıştırıyorlardı. Sovyetler Birliğinin isteklerine uygun olmayan her sistem ve düşünce onlara göre faşizmdi. Çünkü Sovyet ajanlarının gerçekle ilgisi olmayan, Sovyetlerin amaçlarına ve hedeflerine uygun propagandaları gözlerini kamaştırıyordu.
    Sovyetlerin bir çok ülkede olduğu gibi Meksika’da da kandırılmış, avlanmış ajanları vardı ve bu ajanlara Sovyetler önemli paralar ve umutlar veriyorlardı. John Barron, Meksika’daki KGB faaliyetleri ve kendi ülkesine karşı faaliyet göstermek üzere avlanan ajanlardan bahsediyor.
    Sovyetler sadece Orta doğuda değil, dünyanın bir çok bölgesinde/ülkesinde yürüttüğü propagandalarıyla insanların duygu ve düşüncelerini değiştirmişlerdir. Böylece insanları kendi ülkeleri ne karşı örgütleyip, yönetimlerine karşı mücadeleye yöneltmek, yıkıcı faaliyetleri organize etmek, anarşi ve terör ile kaos ortamı meydana getirmek için ajan avladıkları/edindikleri bilinmektedir.
    Bunlardan biri de eşinin ölümünden ülkesini ve yöneticilerini sorumlu tutan, komünizme ilgi duyan Meksikalı öğretmen Fabricio Gomez Souza idi. Durumu ve bu ülkedeki faaliyetler şu şekilde açıklanmıştır.
    ".. KGB, başarıya epeyce yaklaşmış, fakat sonunu getirememişti. Bu durum karşısında Neçiporenko’nun beş yıl önce keşfettiği Gomez’i ve Patrice Lumumba üniversitesinde okumuş Meksikalı gençleri sahneye çıkarmak zamanı gelmişti...."
    ".... Sovyet otoriteleri üniversitenin (Patrice Lumumbo) amacını daha açık anlamıyla şöyle belirtmişlerdi: ‘Geri kalmış ülkelerin öğrencilerini eğiterek, yurtlarına geri göndermek ve orada, Sovyet taraftarı faaliyetlere çekirdek olmalarını sağlamak’ Üniversitenin başında bir Sovyet Generali vardı, gerek kendisi ve gerekse tüm kadrosu KGB subay ve ajanları idiler. Ajanlığa alınan öğrencilerin kayıtsız şartsız KGB amaçlarına hizmet etmeleri zorunluydu...."
    "... Elverişle görülenlere gizlice yaklaşılıyor, Moskova’daki Patrıce Lumumba Dostluk Üniversitesinde okumaları için burs veriliyordu...."
    Fabricio Gomez SOUZA, böyle bir bursu duyunca hemen Sovyet elçiliğine başvurmuş ve Rusya’da belirtilen üniversitede eğitilmiş, beğenilmiş ve Rusların vazgeçilmez elemanı, KGB’nin verdiği talimatları uygulayan biri olmuştur.
    "...Böyle bir burs işi olduğunu haber alan Fabrıcıo Comez SOUZA adlı 31 yaşında bir öğretmen, Sovyet Elçiliğine başvurdu. Komünizme karşı ilgi duyan bu adam 1963’de evlenmiş, fakat kısa bir süre sonra karısı, teşhis edilemeyen bir hastalıktan ölmüştü. Bu yüzden geri kültürü dolayısıyla Meksika’yı suçladı ve ülkeyi yeniden kurmak üzere her şeyin yıkılması gereğine inandı. Bu da ancak, Ruslarla işbirliği sayesinde mümkün olacaktı.
    Gomez ile uzun bir görüşme yapan Neçiporenko, toy bir öğrenci yerine tam istedikleri tipte bir adamla karşılaştığını anladı. Lumumba Üniversitesine gönderilecek olanların işlemi, normal olarak aylarca sürerdi, fakat Gomez’i Moskova’ya o kadar kuvvetle tavsiye etti ki, Gomez üç hafta sonra yola çıktı. Rusya’da önemli bir misafir gibi ağırlandı. Çünkü bu adam Sovyetlerin Meksika’ya karşı girişecekleri operasyonda liderlik yapabilecek kalitedeydi....."
    ".... 1963 sonbaharında Lumumba üniversitesine gelen Gomez, Moskova’ya kaçmış 30 kadar Meksikalı’ya katıldı. Bir yıl Rusça dersi altından sonra, üstün nitelikte öğrencilere özel bir sınıfa alındı. Sınıftaki seçme öğrenciler arasında da, fanatik düşünceleri ve Rusya’ya aşırı bağlılığını göstererek yükseldi. Dört yıllık eğitimden sonra Rusların en güvenilir adamı oldu...."
    ".... Bundan sonraki iki yıl içinde Neçiporenko, en azından bir düzine Meksikalıyı Moskova’ya gönderdi. Ayrıca Meksika üniversiteleri içinde bir sürü ajan edindi...."
    ".... Fabricio Gomez SOUZA 1968 yılının Kasım başlarında Gomez, Kuzey Kore başkenti Pyongyang’a uçtu. Kuzey Koreliler KGB’den aldıkları talimata göre: "Davaya tam inanmış 50 öğrenciden fazlasına lüzum olmadığı cevabını verdiler. Bunlar, lider ve öğretmen olarak yetiştirilecek Meksika şehir ve köylerine dağıldıkları zaman kanser mikrobu gibi hızla üreyeceklerdi. Dikkatli bir seçim yapılmasını salık veren Koreliler, işin gizli tutulması için de, bu 50 öğrencinin üç ayrı grup halinde getirilmesini istediler. Moskova’dan dönen Gomez, Korelilerden aldığı 25.000 doları dört arkadaşı ile bölüştü. Hepsi gizlice Meksiya’ya dönecekler ve güvenilir öğrenciler seçeceklerdi. 1968 sonu ve 1969 başında ayrı ayrı Meksiko şehrine vardılar."
    b. Türkiye’de Terörün Başlangıcı
    Ülkemizde de, 1960’lı yılların sonlarında KGB propagandalarının etkisinde kalan bazı kesimler ve gruplar oluşmuştur. Bu kesim ve grupların, marksist ideolojiyi benimseyen yasadışı örgütlerin fikirlerine sempati duydukları, silahlı eylemlerine dahi hoşgörüyle baktıkları, teröristlere barınma, saklanma, yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarını karşılamada yardımcı oldukları ve yataklık yaptıkları görülmüştür. Hatta bazı kesimlerce yasadışı örgütlerin eylemlerine kılıflar hazırlanmış, silahlı eylemler haklılık ve savunma zeminine oturtulmaya çalışılmıştır.
    Ülkemiz, yukarıda da belirtildiği gibi 1920’lerden itibaren TKP’nin illegal faaliyetleriyle, 1960’lı yılardan itibaren de Sovyet ajanlarının avlayıp yönlendirdikleri, kandırdıkları bazı gençlik liderlerinin yönlendirmesi ile Latin Amerika’da başlayan öğrenci hareketlerine paralel olarak, öğrenci-gençlik hareketleriyle tanışmıştır.
    Bu arada, 1961’de kurulan TİP (Türkiye İşçi Partisi), 1965 yılında kurulan FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) ve 1969 yılında FKF’nin yerini alan DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu), Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) gibi yasal kuruluşlarla ilişkili olan bazı kişilerle ile grupların önderliğinde ve sevk ve idaresinde üniversitelerde masum öğrenci, işçi, memur hak ve isteklerinin istismarı ile gençliğin tahriki, Marksist-Leninist, Maoist ideolojilerin hedeflerine paralel olarak yönetim aleyhtarı, sol öğrenci ve işçi hareketleri, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, grevler, boykotlar, yoğun olarak sürüyordu.
    Ayrıca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz ile İran, Irak ve Suriye topraklarının bir kısmını kapsayan bölgede bir Kürt Devleti kurmak amacıyla Sait ELÇİ, Faik BUCAK, Ömer TARHAN ve arkadaşları tarafından 24 Ocak 1965 tarihinde yasadışı TKDP (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi) kurulmuş ve Kürtçülük faaliyetleri giderek boyut kazanmıştır.
    Yine 1969 yılında Doğu ve Güneydoğulu kürtçülük ideolojisine sahip Musa ANTER, Tarık Ziya EKİNCİ, Naci KUTLAY, Sait ELÇİ, Canip YILDIRIM, Tahsin EKİNCİ, Hüseyin Musa SAĞNIÇ tarafından legal alanda Kürtçülük faaliyetlerini devam ettirmek üzere (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) DDKO kurulmuş ve Ankara, İstanbul ve Diyarbakır illeri ile, Silvan, Ergani, Batman, Kozluk, Beşiri ve Kulp ilçelerinde şubeleri açılmış, 1971 yılında ise zararlı faaliyetlerinden dolayı kapatılmıştır.
    07.12.1965 Tarihinde kurulan FKF ile TİP 1966 yılında birleşmişler ve faaliyetlerini bir süre bu şekilde sürdürmüşlerdir. 8-10 Ekim 1969 tarihleri arasında yapılan olağanüstü kurultayında yapılan tüzük değişikliğiyle FKF’nin adı Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DEV-GENÇ) olarak değiştirilmiş ve genel başkanlığa Atilla SARP getirilmiştir. DEV-GENÇ’in ilk Merkez komitesinde Atilla SARP, Yusuf KÜPELİ, Ertuğrul KÜRKÇÜ, Mahir ÇAYAN, ve M.Ramazan AKTOLGA yer almıştır.
    1969-70-71 yıllarında yasalara uygun kurulmuş olan DEV-GENÇ bünyesinde, gençlik hareketleri bir süre etkili şekilde sürdürülmüştür. Daha sonra DEV-GENÇ yöneticileri arasında ortaya çıkan fikir ayrılıkları ve tartışmalar sonucu daha etkili bir yasadışı örgüt oluşturulması fikri ağır basmıştır.
    Bundan sonra Dev-Genç içindeki gruplardan Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarınca Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Mahir ÇAYAN ve arkadaşlarınca Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP/C) ve Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) grubunun ileri gelenlerinden Doğu PERİNÇEK ve arkadaşlarınca Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlarında yasadışı örgütler kurulmuştur.
    Çoğunluğu THKP/C mensupları tarafından olmak üzere bu illegal örgütlerce İstanbul’da İsrail Başkonsolosu Efraim ELROM kaçırılıp öldürülmüş, 14 yaşındaki Sibel ERKAN isimli bir kız kaçırılmış ve İstanbul Maltepe’de alıkonulduğu bir evde-güvenlik güçlerince kaçıranlar öldürülerek operasyonla kurtarılmış, bazı iş adamları kaçırılıp fidye istenmiş, gemiler sabotajla batırılarak milli servete zarar verilmiş, İstanbul kültür sarayı kundaklanarak yakılmış, bir çok banka silah zoruyla soyulmuş ve silahlı gasp eylemleri gerçekleştirilmiştir. Bu olaylar ülkemizdeki ilk terörist eylemler olarak arşivlerde yerini almıştır
    Bu arada THKP/C’den Ulaş Bardakçı ve Ziya YILMAZ, THKO’dan Cihan ALPTEKİN ve Ömer AYNA, Kartal Maltepe Cezaevinden tünel kazmak suretiyle firar ederek Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarını kurtarmak amacıyla Ordu’nun Ünye ilçesindeki radar üssünden, üç İngiliz radar teknisyenini kaçırıp, Tokat’ın Niksar ilçesi Kızıldere köyüne getirmişlerdir. Orada bulunan arkadaşlarının yardım ve desteğiyle saklandıkları bir samanlıkta güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada 9 örgüt mensubu ölü olarak, Ertuğrul KÜRKÇÜ sağ olarak ele geçirilmiştir.
    Yine aynı dönemde bir grup THKO mensubu da, Nurhak dağlarına çıkarak kır gerilla faaliyeti başlatmışlardır. Üslenme hazırlıklarını tamamladıktan sonra Kürecik’teki ABD üssünü basmaya giden bu grup yolda güvenlik güçleriyle karşılaşmış ve giriştikleri silahlı çatışmada üç örgüt mensubu ölü, bir çoğu yaralı ve sağ olarak ele geçirilmişlerdir.
    12 Mart muhtırasıyla birlikte ülke genelinde ilan edilen sıkıyönetim döneminde, yurt çapında yapılan operasyonlarda THKO, THKP/C ve TİİKP adlı yasadışı örgütlerin yönetici ve mensuplarının önemli bir bölümü yakalanarak cezaevlerine konulmuşlardır. Bu örgütlerin sorumlularından tutuklu olanların cezaevlerinde, tahliye olanların ve yakalanamayanların dışarıda yaptıkları özeleştiriler ve değerlendirmeler sonucu, ortaya çıkan fikir ayrılıklarından bu örgütlerde önemli ölçüde bölünmeler yaşanmış ve bu bölünmeler sonunda şu örgütler kurulmuştur.
    Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP/C)’den;
    *1973’te Acilciler,
    *1975’te Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği/Devrimci Kurtuluş (MLSPB/DK),
    *1976’da Eylem Birliği (EB),
    *1976’da Kurtuluş,
    *1976’da Devrim Savaşçıları (DS),
    *1976’da M-L Devrimci Halkın Yolu (DHY),
    *1977’de Devrimci Yol (DEV-YOL),
    *1978’de Devrimci Sol (DEV-SOL),
    *1978’de Partizan Yolu (PY),
    *1978’de 3. yolcular,
    *1978’de Dev Savaş (DS),
    *1979’da Cephe Yolu (CY),
    *1979’da Halkın Devrimci Öncüleri (HDÖ),
    *1979’da THKP/C Savaşçıları,
    *1979’da Çayan Sempatizanları,
    Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’dan;
    * THKO/GMK (Halkın Kurtuluşu)
    * 1975’te Türkiye Devriminin Yolu (TDY),
    * 1978’de Emeğin Kurtuluşu Yolunda Işık (EKYI),
    * 1979’da Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB)
    * 1980’de Türkiye Devrimci Komünist Partisi/Halkın Kurtuluşu (TDKP/HK)
    * 1980’de Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP),
    *1980’de Diriliş,
    Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’den;
    *1972’de Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist(TKP/ML),
    * 1973’de Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist-Partizan (TKP/ML-Partizan),
    * 1979’da, TKP/ML Devrimci Halkın Birliği (DHB),
    * 1980’de Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist-Hareketi (TKP/ML-H),
    * 1981’de Geçici Koordinasyon komitesi (GKK),
    Türkiye Komünist Partisi (TKP)’den;
    *1978’de, Türkiye Komünist Partisi/Birlik (TKP/B),
    *1980’de, İşçinin Sesi-Londra Kanadı
    Kürtçü/Bölücü-Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi/(TKDP) kökeninden;
    *1965'te Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP),
    * 1970 sonrası Tekoşin,
    *1970’de Denge Kawa,
    *1972’de Şıvancılar,
    *1975'de Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP)
    *1976’da Kürdistan Proleterya Birliği-Yekitiya Proleterya Kürdistan (KAWA-YPK),
    *1976’da, Rızgari-Partiya Rızgariye Kürdistan-Kürdistan Kurtuluş Partisi (PRK-KKP)
    *1978'de Partiye Karkeren Kürdistan (PKK),
    *1978’de Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK)
    *1978’de Alarızgari,



  2. #2
    Aşk Meleği

    Standart Cevap: TÜrkİye’de terÖr ve terÖrÜn gelİŞİmİ


    Bu arada Ülkücüler, Akıncılar ve bu gruplar içinden Türkçü İntikam Tugayı (TİT), Esir Türkleri Kurtarma Ordusu (ETKO) ve Şeriatçı İntikam Tugayı (ŞİT) gibi yasadışı kuruluşlar da oluşmuştur.
    Bu arada, yasadışı örgütlerin güdümünde hareket eden işçi, memur, gençlik kuruluşları ile yine bu örgütler tarafından yasal platformda çıkarılan dergi ve gazeteler etrafında toplanan gruplar da kamu düzenini bozmaya yönelik faaliyetlere aktif olarak katılmaktaydılar. Bu kuruluşlar aşağıda belirtilmiştir.
    Siyasal Partiler;
    *Türkiye İşçi Partisi (TİP),
    *Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP),
    *Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP)
    *Türkiye Emekçi Partisi (TEP),
    *Vatan Partisi (VP),
    *Sosyalist Devrim Partisi (SDP),
    *Sosyalist Vatan Partisi (SVP),
    İşçi Kuruluşları;
    *Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK),
    *Milliyetçi İşçi Sendikaları (MİSK),
    *Akıncı İşçiler Derneği (AK-İŞ)
    Memur Kuruluşları;
    *Türkiye Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER),
    * Ülkücü Öğretim Üyeleri ve Öğretmenler Derneği (ÜLKÜ-BİR),
    *Tüm Memurlar Dayanışma Derneği (TÜM-DER),
    *Akıncı Memurlar Derneği (AK-MEM),
    * Ülkücü Memurlar Derneği (ÜLKÜM),
    *Polis Derneği (POL-DER),
    *Polis Birliği Derneği (POL-BİR)
    Gençlik Kuruluşları; *Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DEV-GENÇ),
    *İlerici Gençler Derneği (İGD),
    *İlerici Kadınlar Derneği (İKD)
    *Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği (YDGD),
    *Yurtsever Devrimci Gençlik (YDGF),
    *Genç Emekçiler Birliği (GEB),
    *Sosyalist Gençlik Birliği (SGB),
    *Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD),
    *Akıncı Gençlik Derneği (AK-DER)
    *Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO)
    *Devrimci Halk Kültür Derneği (DHKD),
    *Devrimci Demokratik Kültür Derneği (DDKD), Anti Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği (ASK-DER) vb.
    Bu kadar çok sayıdaki yasal ve yasadışı örgütten kimi sosyalizm, kimi proleterya (işçi) diktatörlüğü, kimi ülke topraklarının bir kısmını ayırarak Marksist Leninist ilkelere dayalı Kürt devleti kurmak, kimi de şeriat esaslarına dayalı bir devlet oluşturmak istiyordu. Yasal olanlar destek ve propaganda, yasadışı olanlar faaliyetin terör boyutunu oluşturuyordu. Bu durum toplumsal kargaşalara, hesaplaşmalara ve çatışmalara sebep oluyor, toplum düzeni bozuluyordu.
    Her grup kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanıyor, başka gruplara ve düşüncelere hayat hakkı tanımıyor, karşı görüşlere değer vermiyor, o görüşleri öğrenme zahmetine katlanmıyordu. İşçiler, öğrenciler, memurlar, öğretmenler, polisler, kısaca bütün toplum kesimleri kamplara ayrılmıştı. Her kesim karşı kesimi yok etmek için düşmanca fikir ve eylemlere girişmekteydi. Okullarda öğrenciler ve öğretmenler, fabrikada işçiler ve iş verenler, devlet dairelerinde memurlar, kahvede insanlar gruplara ayrılmışlardı. Öğrenciler, taş ve sopalarla devamlı saldırdığı polislerin kontrolünde üniversitelere gidiyordu. Hem de iki grup, okulun ayrı kapılarından girip, boykot ve çatışma olmazsa okumaya çalışıyorlardı. Fabrikada işçiler kamplara ayrılmış, üretim durmuş, sigarayı, elektriği yurt dışında alır duruma gelmiştik. Çalışmak üretmek isteyenler de çalıştırılmıyorlardı. Çalışanlar ya öldürülüyor, ya da çalışamayacak şekilde hunharca dövülüyordu. İnsanların birbirlerine ve devlete, devlet kurumlarına güveni kalmamış, anarşi ve kargaşa ortamı inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Bombalar, silahlar patlıyor, her gün onlarca insan terörist saldırılarda can veriyor, yaralanıyor, sakat kalıyordu. Büyük bir kaos ortamı yaşanmaktaydı.
    Özellikle 1978-79-80 yıllarında örgütlerin gerek kendi aralarında, gerekse sağ-sol grupların birbirleriyle çatışmaları yoğunlaşmış, terör günde 25-30 kişinin hayatını kaybettiği boyutlara ulaşmıştı. Bu terör döneminde sağ ve sol grupların saldırılarında beş bin civarında insanımız hayatını kaybetmiş, bir o kadarı da sakat kalmıştır. Bu dönem, insanların işe gitmek için sokağa çıkmaya korktukları, sabah evinden çıkarken de akşam evine geri dönüp dönemeyeceğinden emin olamadığı, eşi ve çocuklarıyla helalleştikleri günler olarak hatıralarımızda tazeliğini korumaktadır.
    Polis açısından da yasadışı örgütlerin sayısal olarak çoğalmaları, kadrolarının ve militan sayılarının artması terörle mücadelede cepheyi büyütmüştür. Ortam, yasadışı örgütlerin tek hedef olarak gördüğü resmi veya sivil her polise, her yerde saldırdığı seviyeye gelmiş, kahvede dinlenirken, göreve gitmek için evden çıkarken, evine gitmek üzere sokakta yürürken eşi ve çocuğuyla alışverişteyken bir çok polis/meslektaşımız teröristlerce şehit edilmiştir.
    5/3. 1981-1990 Yılları Arası
    1980-84 yılları arasındaki 4 yılda, terörle mücadele eden poliste ihtisaslaşmaya gidilerek yasadışı örgütlerin yapısal durumu, illegal faaliyetleri, amaç ve stratejileri, eylem planları ve taktikleri hakkında daha gerçekçi ve doğru tespitler yapılmış, yapılan mücadelede önemli yol alınmıştır. Bütün örgütlerin yapıları, yapı içindeki militan kadroları, eylemleri belirlenmiş, faaliyetleri durdurulmuş, ülkenin her yanı artık terörist eylemler bakımından huzur ortamına kavuşmuştu.
    Bu arada seçimler yapılmış, sivil bir hükümet birleştirici umut ve propagandalarıyla iş başına gelmişti. Bu hükümet toplumun kamplara bölünmesine yol açan siyasi görüş ayrılıklarını kapsayan dört taban üzerine oturmuştu. Aslında önemli bir fonksiyonu da yerine getirmişti. Sağ sol birbirine yakınlaşmış, saflar kaynaşmıştı. Rahmetli Turgut ÖZAL’ın Orta direk sloganı tutmuş, halkta büyük çoğunluk hükümete güven duymaya başlamıştı. Artık Türkiye sıçrama noktasında, çağ atlamaya çalışan bir umudu yaşıyordu. Toplumda önemli tabular yıkılmış, hatta katma değer vergisi bile halkın hoş görüsüyle karşılanmıştı. Vergi iadesi uygulaması vergi toplamanın en önemli unsuru olmuştu. Çağ atlamak sloganı herkesin dilinde, TV konuşmalarında başbakan sayın Turgut ÖZAL’ın kalemi elindeydi. Kalem işe yarıyordu. Zira planlarını ve düşüncelerini yansıtan hükümet icraatlarını ve hedeflerini anlatırken sanki ÖZAL ondan güç alıyordu.
    Dış dünyaya da önemli mesajlar veriyordu Başbakan. Türkiye artık hatırı sayılır, borçlarını ödeyebilen, yatırımlarını yapan, ihracatta güçlü devletler arasına girmiş, gittiği yerden önemli yatırımlar için kredi bulabilen, merkez bankası kasasında dövizi olan, hatta bazı devletleri de ürküten bir tablo çiziyordu.
    Jeopolitik, konumundan kaynaklanan durumu, başka bir deyimle jeopolitik değeri/kaderi Türkiye için bir tehlike, tehdit ve umutsuzluk olmuştu. İngiltere Başbakanı Vinston Churchill’in "Türkiye’nin ağırlığı 35 kilogramda tutulmalı, Türkiye’nin ağırlığı eğer bu kilonun üzerine çıkarsa, başına gaileler açarak yeniden 35 kilograma indirilmeli" dediği gibi, güç merkezleri boş durmayıp, bölgesinde gelişen, güçlenen bu ülkeyi durdurmak için mutlaka bir şeyler yapmalıydı. Açılan ufku karartılmalı, yoluna engeller konulmalıydı. Nasıl, hasta adam durumuna düşürülen imparatorluk egemen güçlerce etki altına alınmış, eli kolu bağlanmış, iradesine ipotek koyulmuş, hareket edemez hale getirilmişse, aynı gerekçe, yöntem ve yolla Sevr dayatması sonucu Anadolu toprakları parsel, parsel paylaşılmıştı. İstanbul ve havalisi İngilizler, İzmir ve Ege bölgesi Yunanlılar, Antalya ve Akdeniz Bölgesi İtalyanlar, Gaziantep, Kahramanmaraş ve çevresi Fransızlar tarafından işgal edilmiş, halka eşi görülmemiş zulüm ve işkenceler yapılmıştı. Kundaktaki bebeler, yaşlılar ve kadınlar hunharca katledilmişler, evleri, ahırları yıkılıp, yakılmış, hayvanları telef edilmişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde Kürt ve Ermeni Devletlerinin kurulması şart olarak ileri sürülmüştü.
    Bu durum karşısında milli bir ruh ve heyecanla, Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, birlik ve beraberlik duygularıyla harekete geçen Türk Milleti, dünyada eşi görülmemiş bir mücadele ile işgalcileri vatanından söküp atmış, Sevr Anlaşmasının hükümlerini geçersiz sayacak güce ulaşmış ve Lozan’da zaferini perçinlemişti.
    Ancak, emperyalistler durmuyor, Türkiye Cumhuriyet’ini içlerine sindiremiyorlardı. Bazen din elden gidiyor diye irticadan, bazen Marksizm-Leninizm ideolojisinden, bazen mezhep kavgalarından, bazen alevi- sünni ayrımından, bazen Ermeni komitacılarından ve Ermenilerden, bazen etnik ve milliyetçilik akımlarından medet umarak, o kesimleri kışkırtıp, tahrik ederek, hep Türkiye’nin başına bir işler açıp, dağıtmaya, bölmeye gayret gösteriyorlar, gelişip, kalkınmamızı engelliyorlardı. Her zaman bir şeylerle meşgul ediliyor, büyüyüp, gelişmemize bir türlü fırsat verilmiyordu. Yani su uyuyor düşman uyumuyordu. Hiçbir zaman da uyumadı. Ne zaman biz millet olarak uykuya dalmış, gaflete düşmüş, birlik ve beraberlikten uzaklaşmışsak, bizi bir birimize düşürerek birlik ve beraberliğimize, vatanımıza, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkamayacak duruma düşürmeye çalışıyorlardı. Ülkemizin ayakları üstünde durmaya, sosyal ve ekonomik dengelerini kurmaya başladığı bu dönemde, bazı güçlerce ortaya konulan şu strateji uygulamaya konuyordu.
    "Dünya hakimiyetine aday olan güçler ve kendi ulusal çıkarlarını bu güçlerin paralelinde bulan ortakları dünyanın bu kesiminde kendine yeterli ve güçlü bir ülkenin teşekkülünü istememektedirler. Aynı güçler dünyanın bu kesiminde tamamen zayıf ve her an karşıt gücün himayesine girebilecek kadar güçsüz bir Türkiye’de istememektedirler. O halde bu topraklarda yaşayan millet, her yönüyle kuvvetlendikçe budanan, zayıfladıkça sulanan bir ağaç misali kendilerince kabul edilen asgari ve azami limitler içerisinde kalmalıdır."
    Zira Türkiye olması gereken yerden başka bir konuma gidiyor, belirlenen rotanın dışına çıkıyordu. Ve olan oluyordu. Ecdadımızın 1071 Malazgirt meydan savaşıyla Anadolu’ya girişleri ve Anadolu’yu yurt edinmelerinden sonra, batılı devletlerin ve özellikle bunlarla birlikte hareket eden bölgemizdeki komşu ülkelerin "Anadolu’da yaşayanları topraklarını koruyamayacak güçsüzlüğe düşürmek ve Anadolu’dan söküp atmak" gibi ütopik hedefleri apaçık ortadayken ve her an tehdit etmekteyken ülkemizin yıkıcı ve bölücü faaliyetlerden uzak yaşaması mümkün olabilir miydi, olabildi mi.?
    Değişik zamanlarda değişik ad ve şekillerle ortaya çıkan ve önemli boyutlara ulaşan etnik ve dini kökene, mezhep ayrımcılığına ve çatışmalarına, ideolojik ve benzeri sebeplere dayanan tehdit, yıkıcı ve bölücü faaliyetlerle sürekli ve uzun yıllar mücadele eden ülkemiz, bir türlü kalkınmasıyla, gelişmesiyle ilgili kendi meseleleriyle ilgilenme imkanı bulamamıştır. Ermeni terörü de bunun bir parçasıdır.
    Ermeni saldırıları Osmanlı Devletinin bütünlüğüne yönelik olarak başlamış ve devam etmiş, Cumhuriyet döneminde de süregelmiştir. 27 Ocak 1973 tarihinde ABD’de Los Angeles başkonsolosumuz Mehmet BAYDAR ile yardımcısı Bahadır DEMİR’in çağırıldıkları bir yemekte Mıgırdıç YANIKYAN isimli bir Ermeni Komitacısı tarafından şehit edilmeleriyle bu defa dış temsilciliklerimize ve temsilcilerimize yönelik Ermeni saldırıları başlamıştır. 11 Yılda, Viyana Büyükelçimiz Danış TUNALIGİL, Paris Büyükelçimiz İsmail EREZ, Vatikan Büyükelçimiz Taha CARIM, Madrid Büyükelçimiz Zeki KUNERALP, Sidney Başkonsolosumuz Şarık ARIYAK’ın da aralarında bulunduğu çoğunluğu yurt dışı temsilciliklerimiz mensupları olan 48 görevlimiz/vatandaşımız şehit edilmiş, 217 görevlimiz ve vatandaşımız yaralanmıştır.
    1973 yılında dış temsilcilerimize ve temsilciliklerimize silahlı, bombalı saldırılar ve suikastlar şeklinde tekrar başlayan Ermeni saldırılarının sona ermesini takiben 1984 yılından itibaren bu defa Ermeni meselesiyle amaç ve hedef benzerliği bulunan PKK terörü, genellikle faaliyetlerini kırsal kesimde, güvenlik güçlerinin denetiminden uzak yerlerde sürdürerek ortaya çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir.
    a. PKK Yeniden Teröre Başlıyor.
    1978 Kasım ayında Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Fis (Ziyaret) köyünde kurularak Doğu ve Güneydoğu bölgemizde eylem ve faaliyetlerde bulunan PKK Terör örgütünün 12 Eylül Harekatı ile sürdürülen operasyonlarda yakalanamayan mensupları yurt dışına kaçarak Suriye’de yerleşmişlerdi.
    Suriye-Lübnan sınırında bulunan Bekaa vadisindeki kamplarda, uzun süren eğitim ve hazırlık dönemi sonunda, illegal yollarla hududumuzu geçen bir grup PKK militanının 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli ilçelerine silahlı baskın düzenlemeleri, PKK’nın yeniden ortaya çıktığının işaretiydi. Cami minaresinden bile propaganda yapacak rahatlıkla eylemlerini gerçekleştirdiklerinde "Bir avuç çapulcu" nitelemesi yapılan PKK militanları giderek bölgede etkili olmuş, yiyecek ihtiyaçlarını karşılayıp, ilişki geliştirme gayretlerini sürdürerek, kendilerine yemek vermeyenlere, devletten yana olanlara ve güvenlik güçlerine yönelik silahlı eylem ve faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı.
    Bu süreçte, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde çocuk, kadın, yaşlılardan oluşan silahsız, savunmasız siviller, bölge insanına hizmet götürmek üzere orada bulunan sağlıkçılar, eğitimciler, yatırımcılar, tüccarlar, sanayiciler, kamu düzenini, halkın huzur ve güvenini sağlayan geçici köy korucuları, askerler ve polisler olmak üzere binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, yaralanmış ve sakat kalmıştır.
    Kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara ait tesisler, okullar, hastaneler ve sağlık merkezleri, turistik tesisler, trenler, yolcu otobüsleri, iş makineleri, elektrik trafoları, PTT radyoling hatları ve telefon direkleri, petrol dolum tesisleri ve taşıma boruları, karakollar ve ekonomik değeri bulunan benzeri araç ve tesisler tahrip edilmiş, ormanlar yakılmış ve ekonomimiz önemli ölçüde kayba uğratılmış, bizzat terörle mücadeleye yapılan harcamalar ile terörün faturası oldukça ağır olmuştur.
    15 Ağustos 1984 den 1990 yılına kadar PKK’nın Doğu ve Güney Doğu bölgelerimizde gerçekleştirdiği eylem sayısı 2152’dir. Bunun 932’si silahlı saldırı, 803’ü saldırı ve saldırı sonu çatışma, 296’sı patlayıcı madde atma ve patlayıcı madde ile tuzak kurma eylemleridir.
    1991 yılında PKK güdümündeki HEP (Halkın Emek Partisi)’nin örgüt desteğinde, TBMM’ne girmesiyle PKK’nın tabanı genişlemiş, başta nevruz olmak üzere hassas günlerde çeşitli protestolar, kepenk ve kontak kapattırma, güvenlik güçlerine taş ve sopalarla mukavemet gibi eylemleriyle birlikte ayaklanma girişimleri görülmüştür. PKK başta olmak üzere Kürt gruplarınca istismar edilen "Türklerin Ergenokon’dan çıkışını ve baharın gelişini işaret eden, Türk kültüründen ve tarihinden kaynaklanan, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli Beş Bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir Türk bayramı" olan Nevruz her yıl kabus gibi halkın üzerine çöken bir korku haline gelmiştir.
    Diğer taraftan Avrupa’da yaşayan PKK’ya müzahir lobilerce yapılan girişimler ve etkiler sonucu, ülkemize muhtelif yönlerden baskılar yapılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu olarak bazı ülkeler ülkemize yardımların kesilmesi gibi tehditlerde bulunmuşlardır. Bazı zamanlar "Nato silahlarını PKK ile mücadelede kullanamazsınız" diyerek terörle mücadeleye sekte vurmaya çalışılmış, bazen devlet adamı, gazeteci kisvesiyle ve insan hakları savunucusu görünümünde Güneydoğuya gelen yabancı şahsiyetlerin PKK’ya önemli ölçüde moral/motivasyon desteği olmuştur.
    1991-92 yıllarından itibaren PKK terör örgütü, turizm gelirlerinin bütçemize önemli katkısını hesaplayarak, bu gelirlerin önlenmesi yönünde kararlar almasını takiben, Türk turizmine, turistlere ve turistik tesislere yönelik eylemleri başlamıştır. Doğrudan doğruya Türk ekonomisini hedef alan turizme yönelik eylemlerin nedeni 4. konferansında alınan "bütün bölgelerde başta turizm olmak üzere Türkiye'nin her türlü ekonomik ve benzer hedeflerine yoğun şekilde eylemlerin gerçekleştirilmesi," şeklindeki kararıyla tescil edilmiştir.
    Bu kararlar doğrultusunda, bazı Avrupa ülkelerinin maksada matuf hoş görüsünden ve mevcut yasalarının boşluğundan cesaretlenen PKK terör örgütü mensuplarınca Türkiye’ye döviz getiren turistlerin engellenmesi yönünde yurt dışında bildirilerle, afişlerle yoğun propagandalar yapıldığı görülmüş, Türkiye’ye gelecek turistler ile ülkeleri tehdit edilmiştir.
    Türk turizmini sabote etmek amacıyla, PKK’nın silahlı yan kuruluşlarından ARGK’nın bir alt silahlı kuruluşu olarak oluşturulan ARGK/ Metropol İntikam Timlerine (A-MİT) mensup militanlarca Antalya’da 1993 yılı yazında turistik otel ve benzeri yerlere patlayıcı madde atılarak sabotajlar gerçekleştirilmiştir.
    Yakalanan PKK’lıların ifadelerinde belirttikleri gibi, turistik tesislere yönelik eylemleri gerçekleştiren PKK militanların çoğunluğu Avrupa ülkelerinden Yunanistan’a gidiyorlar. Buradaki kamplarda patlayıcı madde eğitimi gördükten sonraülkemize geliyorlar ve Yunanistan’daki sorumlularından telefonla aldıkları talimatlara göre ülkemizin turistik bölgelerinde bombalı saldırılarını gerçekleştiriyorlardı.
    İzmir Emniyet Müdürlüğü ekiplerince yakalanan bir PKK terör örgütü mensubu, yurt dışındaki faaliyetleri, Yunanistan’da gördüğü patlayıcı madde eğitimi ve sorumlularının bu konudaki eylem talimatlarına ilişkin ifadesinde;
    "..1989 yılından itibaren işçi olarak bulunduğu Almanya'nın Hanover şehrine çalıştığını ve 1992 yılında oturma izni alabilmek için para karşılığında Alman vatandaşı bir bayanla evlendiğini, 1994 yılında Hannover'deki Kürt-Alman Derneğinde PKK'lılarla tanışarak örgüt faaliyetlerine başladığını, 1994 yılı Ekim ayında Mazlum kod adlı örgüt mensubunun talimatıyla 25 kişilik bir grupla 2 aya yakın bir süre Hollanda yakınlarında bulunan bir yerleşim merkezinde siyasi eğitim gördükten sonra örgütün Avrupa sorumlusu Mustafa KARASU'nun kendilerini ziyaret ettiğini ve daha sonra da askeri eğitim görmek amacıyla Yunanistan'a gönderildiğini,
    31 Aralık 1994'de Yunanistan'a giriş yaparak dağlık ve ormanlık bir kamp yerinde 30 kişilik bir grup halinde, Faik kod adlı kamp sorumlusu tarafından kendilerine bomba ve patlayıcı maddeler, Silah ve Spor olmak üzere 3 dalda eğitim verildiğini, eğitim sırasında, Saatli (Zaman ayarlı) bomba, Hareketli (Bilyalı düzenekli) bomba, uzaktan kumandalı bomba, basmalı (Mayın türü) bombalar, molotof kokteyl, fünye yapımı, orman sabotajları, tabanca ve otomatik silahların sökülüp takılması, atıcılık ve nişancılık eğitimi, el bombası kullanımı, TNT tahrip kalıbının yapımı, barut yapımı, fünye yapımı, gibi dersleri gördüklerini, kamptaki eğitimin bitiminde PKK’nın Avrupa sözcüsü Ali SAPAN'ın kampa gelerek kendilerine kamu kurum ve kuruluşlarıyla, Türk turizmine yönelik bombalı eylemler gerçekleştirilmesi konusunda talimatlar verdiğini ve Faik kod adlı kişi tarafından İzmir'e gönderildiğini,
    İzmir'e geldikten sonra 1995 yılı Mayıs ayında aldığı talimat üzerine eylem için gerekli her biri 400 gr ağırlığında 9 adet TNT tahrip kalıbını ismini bilmediği, telefonla sorumlularının ayarladığı randevu ile bir şahıstan aldığını.." beyan etmiştir. Bu şahsın evinde yapılan aramada bomba, patlayıcı madde ve molotof kokteyli yapımında kullanılan malzemeler ele geçirilmiştir.
    Bu ve benzeri bir çok ifadeden, PKK terör örgütü mensuplarının Avrupa ülkelerinde kamp ve eğitim gördükleri, bazı Avrupa ülkelerinde teorik örgüt eğitimi gördükten sonra örgüt talimatı doğrultusunda, patlayıcı madde eğitimi görmek üzere Yunanistan’a gönderildikleri ve Yunanistan’daki kamplarda gördükleri patlayıcı madde eğitimi sonunda Türkiye’ye girdikleri anlaşılmaktadır.
    Önce Avrupa ülkelerinden Yunanistan’a gidip eğitim gören PKK’lılar daha sonraları, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Yunanistan’a giderek patlayıcı madde eğitimi görmeye başladılar. Türkiye’den kandırılarak gidenler eğitim sonunda aynı güzergahtan otobüsle veya uçakla ve sahte kimliklerle Türkiye’ye gelip bombalı eylemlere katılmışlardır.
    Her yıl aralıksız devam eden PKK terörü, 1993 yılı sonuna kadar giderek artan bir trendle yükselmiş, 1993 yılının sonunda en yüksek seviyeye çıkmış ve 1 yıllık olay sayısı 4113’e ulaşmıştır. Bundan sonra terörle mücadelede geliştirilen tedbirler ve yapılan operasyonlardaki kayıpları karşısında örgüt içinde yöneticilerle yöneticiler arasında, astlarla yöneticiler arasında olmak üzere önemli huzursuzluklar ve iç kavga başlamış, örgüte katılımlar giderek azalmıştır.
    Bu durum karşısında PKK olayları giderek düşmeye başlamış, bir önceki yıla göre olaylar 1994’te %40, 1995’te %16, 1996’da % 11, 1997’de % 23 olmak üzere, daha örgüt üst düzey sorumlularından Şemdin SAKIK ve Abdullah ÖCALAN’ın yakalanmasından önce dört yıl üst üste düşüş göstermiştir.
    İran’daki PKK kamplarının ve PKK adına çalıştırılan eroin imalathanesinin sorumlusu olan Osman ÖCALAN yargılanıp idam cezasına çarptırılmış, ağabeyi Abdullah ÖCALAN tarafından idamı af edilerek, silahsız görev yapması kararlaştırılmıştır. Örgütte sözde eyalet koordinatörlüğü gibi önemli bir konumda olan Şemdin SAKIK, Abdullah ÖCALAN’a mahsus taktiklerle önce Suriye’ye çağırılmış, yargılanmış ve cezalandırıldıktan sonra K.Irak’a KDP’lilere teslim edilmiştir. Cemil BAYIK ve Osman ÖCALAN ile Abdullah ÖCALAN arasındaki önemli boyuttaki görüş ayrılıkları ve zıtlaşmalar da buna örnektir. Böyle bir durum sonunda, eylemsizlikten örgüt mensuplarının motivasyonu bozulmuş ve örgütte tutulmaları zorlaşmış, örgütten kaçarak güvenlik güçlerine teslim olanların sayılarında önemli artışlar olmuştur.
    1993 de 219 kişi, 1994 de 414 kişi, 1995 de 495 kişi, 1996 da 277 kişi, 1997 de 228 kişi olmak üzere 5 yılda 1833 kişi örgütten kaçarak güvenlik güçlerine teslim olmuştur. İşte bu durumdan kurtulmak isteyen PKK terör örgütü sorumluları aldıkları kararlarla, bir çıkış yolu olarak alışılmış faaliyet bölgelerinin dışına, güvenlik güçlerinin yeterince güçlü olmadığını ve tedbirlerinin zayıf olduğunu sandıkları bölgelere faaliyetlerini kaydırmaya başlamışlardır.
    Bu doğrultuda, 1993 yılından itibaren bir grup PKK terör örgütü mensubu, Tunceli, Erzincan ve Sivas üzerinden Tokat, Ordu, Giresun ve Gümüşhane illerimizin sınırları içinde yer alan Kelkit vadisindeki dağlık ve gizlenmeye elverişli bölgeye açılım yaparak eylem ve faaliyetlere başlamıştır. Böylece, Karadeniz kırsalına açılım yapan PKK terör örgütü Sivas, Erzincan, Tokat, Ordu, Giresun’un Alucra ve Şebinkarahisar ilçeleri, Gümüşhane’nin Şiran ve Kelkit ilçeleri kırsalında görülmeye başlamış ve yol kesme eylemlerine başvurmuştur.
    Diğer yandan, Türk ekonomisini hedef alan PKK terör örgütü militanları 1994 yılı başlarından itibaren ülkemizin doğal süsü ve akciğeri durumunda olan ormanlara zarar vermek amacıyla kasten yangın çıkarmaya başlamışlar ve bir çok orman yangını çıkarılmıştır.
    Güvenlik güçlerince çeşitli illerde yapılan operasyonlarda, İstanbul'da on ayrı orman yangınının faili olarak 8, Manisa'da dört ayrı orman yangınının faili olarak 1, Sivas'ta bir orman yangınının faili olarak 3, Antalya'da bir orman yangınının, bir de orman yakma teşebbüsün faili olarak 15, Bursa'da yedi orman yangınının faili olarak 3 PKK terör örgütü mensubu yakalanmış ve adalete intikal ettirilmiştir.
    Bundan sonraki yıllarda, PKK terör örgütünün Üniversite ve Yüksek okullardaki yasadışı gençlik örgütü olan YCK (Yekitiya Civanen Kürdistan-Kürdistan Gençler Birliği) kanalıyla, bazı üniversitelerden örgüte katılımları arttırmak amacıyla yurtdışına örgütsel eğitim amacıyla eleman aktarımı yapılmıştır. Sadece 1997 yılında ülkemizin değişik üniversitelerinden 44 öğrenci PKK terör örgütüne katılmak üzere okullarından ayrılmışlardır. Bunların bir kısmı Yunanistan’a gidip örgüt kampında eğitim görmüş, bir kısmı da gitmek üzereyken yakalanmışlardır.
    Bu arada PKK terör örgütü 1996 yılında gittikçe büyüyen eylemsizliğin verdiği psikolojik çöküntüden kurulmak, örgüt militanlarına moral vermek amacıyla, riski az eylemlere, bununla da yetinmeyip intihar saldırılarına yönelmiştir. 1-15 Mayıs 1996 tarihinde yapılan ve PKK terör örgütünün üst düzey sorumlularının katıldığı 4. konferansında intihar saldırılarına baş vurulması yönünde şu kararı almıştır.
    "Genel eylemlerden ayrı olarak özgün hedefler için intihar timlerinin örgütlenmesi ve bunlarla önemli bir baskı gücünün yaratılması, her bölgenin merkez karargahının onayı dahilinde intihar timlerini göndermesi için hazırlık ve altyapı çalışmalarının yapması,"
    Alınan bu kararlar doğrultusunda 30 Haziran 1996 tarihinde, Gülistan kod adlı bayan terörist Zeynep Kınacı’nın Tunceli’de bayrak merasimine çıkan askerlerin arasına hamile kadın görüntüsünde sızarak, üzerindeki patlayıcıyı infilak ettirmesi suretiyle ilk intihar saldırısı meydana gelmiştir. Bundan sonra 1996 yılı içinde benzer taktik ve yöntemlerle PKK militanlarınca dört intihar saldırısı daha gerçekleştirilmiştir.
    İntihar saldırılarında bulunulmasına ilişkin olarak alınan bu kararın uygulamaya konulması için PKK terör örgütünün Tunceli bölge sorumlusu İsa kod adlı Orhan İLBAY'ın Sivas bölge sorumlusuna gönderdiği el yazılı örgütsel dokümanda şu ifadeler yer almıştır.
    "Bermal arkadaşın intihar eylemini yapması konusunda önerisi var. Bu öneriyi alan içinde, uygun bir hedefi belirleyerek uygulayabilirsiniz. Bunun için Bermal arkadaşı yakın denetiminizde tutarak onu yoğunlaştırıp ve hazırlayabilirsiniz. Arkadaşın önerisini dikkate alıp uygulayabilirsiniz. Çünkü dönemin sürpriz eylemi olarak uygun ve anlamlı oluyor. Parti bu yönlü eylemlerin yapılmasına onay veriyor. Çok uygundur, iyi değerlendirilmesi gerekir."
    Bu dokümandan anlaşıldığına göre, PKK terör örgütü mensubu Bermal kod adlı bayan terörist GÜLER OTAŞ intihar saldırısına hazırlanmaktadır. Nitekim bu şahıs, 29 Ekim 1996 tarihinde Sivas’ta yapılacak Cumhuriyet Bayramı törenleri sırasında intihar saldırısı eylemi gerçekleştirmek üzere, 58 M 0415 plakalı Karacaören köyü minibüsüyle, köylülerle birlikte Sivas’a giderken il girişinde Eğri Köprü’deki polis uygulama noktasında yakalandığında ekip otosunda intihar eylemini gerçekleştirmiş ve 3 polis şehit olmuştur.
    Bugüne kadar PKK terör örgütü mensuplarınca Tunceli, Adana [2], Sivas, Hakkari [2], Diyarbakır, Van [2], İstanbul, Bingöl ve Şırnak illerinde [12] ayrı intihar eylemi gerçekleştirilmiştir. Hakkari, Tunceli [2], Diyarbakır, Mardin, Muğla, Şırnak, Gaziantep, Batman [2], İstanbul ve Muş illerinde PKK terör örgütünce yapılması planlanan [12] intihar eylemi de teşebbüs halinde kalmıştır.
    PKK terör örgütü Karadeniz bölgesindekine benzer şekilde, Güneyde de Akdeniz ve Toroslara açılma ve üslenme çalışmalarına başlamıştır. Bunun sonucu olarak 1997 yılı Haziran ayında Kahramanmaraş kırsalından hareket eden Dersim kod adlı İzzettin İNAN sorumluluğundaki 12 kişilik bir terörist grup Antalya kırsalına ulaşmıştır. Bu grup tarafından 15.08.1997 günü, safari turuna çıkan turistlere ait 12 araç Kemer’e sekiz kilometre mesafede dağlık bölgede yakılmış ve turistlerin eşyaları gasp edilmiştir. Terör örgütü mensupları, kışı bu bölgede geçirmişlerdir.
    Kıştan çıkarken bu defa 23.02.1998 günü Antalya-Kemer karayolunda Bölge Trafik ekibine ateş açılmış, 12.03.1998 günü Antalya yolundaki Tünektepe döner gazino yolunda iki kişi öldürülerek araçla birlikte yakılmıştır. Hatay, Amanos dağları bölgesinden gelerek yeni katılanlar ve diğer yerlerden takviyelerle bölgedeki teröristlerin sayısı 45’e çıkmıştır.
    Olaylar sonrasında bölgede yapılan araştırmalar sırasında bir terörist silahıyla birlikte yakalanmış ve Tünektepe eyleminin faili olduğu tespit edilmiştir. Bu teröristin verdiği bilgilerden yola çıkan güvenlik güçleri bölgede yoğun operasyonlar başlatmışlar ve 1’i kendi iç sorunlarından kaynaklanarak arkadaşlarınca infaz edilerek öldürülen olmak üzere 17 terörist ölü olarak, 13 örgüt mensubu da sağ olarak yakalanmıştır.
    Geriye kalan grup elemanlarından bir kısmı teslim olmuş, bazıları örgütten kaçarak bölgeden uzaklaşmış, bir kısmı da bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır.
    1998 Yılında örgüt içinde (sözde Dersim, Erzurum ve Serhat eyaletleri koordinatörü) iyi bir statüye sahip olan Şemdin Sakık’ın Abdullah Öcalan’ın isteğiyle yargılanıp cezalandırılarak KDP güçlerine teslim olmasını müteakip yakalanıp ülkemize getirilmesi örgütte bir tedirginlik meydana getirmiştir.
    1999 yılı Şubat ayında da önce Suriye’den ayrılıp Moskova’ya, oradan da zikzaklı bir hareketlilikten sonra İtalya’ya gidip yargılanan Abdullah ÖCALAN’ın, daha sonra bazı Yunanistan Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin yardımıyla Kenya’nın başkenti Nairobi’ye götürülüp, Yunanistan Büyükelçiliğine sığındıktan sonra yakalanarak ülkemize getirilmesi örgütün hiç beklemediği bir olumsuzğu ortaya çıkarmıştır.
    Bundan sonra 6. kongresini yapan PKK terör örgütü mücadeleye devam etme kararı almış, ÖCALAN’ın yargılanıp idama mahkum edilmesi sonunda da acilen yaptığı 7. kongresinde, bu defa silahlı eylemlerden vaz geçerek, siyasallaşma kararı almak suretiyle idamın engellenmesi ve terör örgütü imajından kurtulma gibi bir taktik sürece girmiştir.
    Böyle devam ederken PKK, bu defa AB ülkelerince terör örgütleri listesine alınması gündeme gelince 4-10 Nisan 2002 tarihleri arasında 8. kongresini yaparak, KADEK (Kongrea Azadiye Demokrasiya Kürdistan-Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) adını almıştır. Bu kongre aynı zamanda KADEK’in birinci (kuruluş) kongresi olarak kabul edilmiştir. Ve PKK 02 Mayıs 2002 tarihinde AB konseyince DHKP/C ile birlikte terör örgütleri listesine dahil edilmiştir.
    PKK’daki bu değişiklik sadece isimde kalmış, örgüt PKK’nın söylemlerini, flama ve işaretlerini aynen kullanmaya devam ettiği gibi, PKK’nın 9 kişiden oluşan sözde başkanlık konseyi üyelerinin tamamı (iki yeni üyeyle 11’e çıkarılarak) KADEK’in de sözde başkanlık konseyini oluşturmuştur. PKK ayrıca K.Irak’taki kamplarda bulunan 4500-5000 kadar silahlı mensubunu dağıtmayarak muhafaza etmiştir.
    Bu dönemde, Dole Koge kampında eğitimden geçirilerek, yasadışı Serhildan Partisi adıyla, kitleleri yönlendirip provoke etmek, kitle eylemlerini düzenlemek, KADEK (PKK)’ya müzahir kuruluşlar dışındaki sivil toplum kuruluşlarına sızarak eylemlere sevk etmek gibi yasadışı faaliyetleri koordine etmek üzere bir çok terör örgütü mensubu Türkiye’ye gönderilmiş, bunlardan bir kısmı da yakalanmıştır.
    Bu grubun temel görevi, siyasi ve sosyal durumuna bakılmadan ülkemizdeki gayri memnun ve küskün grupları ajite ederek devlete baş kaldırmalarını sağlamak, böylece PKK terör örgütü ile hiç ilgisi olmayan çeşitli kesimlerle güvenlik kuvvetlerini karşı karşıya getirerek "halk ayaklanmasına" zemin hazırlamaktır.
    Silahlı eylemlerden vaz geçtiğini açıklayan örgüt, sözde "demokratik cumhuriyet ve barış projesi" kapsamında "yönetim siyasetini ya da yasaların değişmesini isteyen aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda da siyasi yasadışı bir eylem türü" olan "sivil itaatsizlik" adı altında bir eylem stratejisi ortaya koymuştur. Ancak eylemler, bu yönde olmamış, kamu kurumlarına, özel sektöre ait işyerlerine, araçlara molotof kokteyli ile, taşlı, sopalı saldırı/terör olayları şeklinde cereyan etmiş, önemli tahribatlar meydana getirerek milli serveti zarara uğratmıştır.
    b. 1980 Sonrası Sol Terör
    1980-84 yılları arasında yapılan operasyonlarda yönetici ve mensuplarının büyük bölümünün yakalanması ve yapılanmalarının dağıtılmasıyla yasadışı sol terör örgütlerinin eylem ve faaliyetleri durdurulmuştur. 1984 sonrasında durumlarını değerlendiren ve özeleştiri yaparak yeniden toparlanma sürecine giren örgütlerde, bu toparlanma süreci özeleştirilerin getirdiği sorunlar nedeniyle yeni hizipler ve bölünmelere neden olmuştur. Bu bölünmelerden sonra mevcut olan örgütlerden 1981 yılından sonra şu fraksiyonlar ortaya çıktığı görülmüştür.
    Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (THKP/C‘ kökeninden;
    *1983’te Mayıs Çevresi,
    *1983’de Kurtuluş’dan, Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ),
    *1984’de M/L-DHY’dan, Türkiye Komünist İşçi Hareketi (TKİH),
    *1987’de Devrimci Birlik (DB),
    *1088’de Partizan Yolundan, 16 Haziran Hareketi,
    *1989’da 3. Yolculardan, Direniş Hareketi (DH),
    *1990’da THKP/C Birliği,
    *1990’da Devrimci Marksist Çevre,
    *1990’da Dev-Yol’dan, Devrimci Yol Taraftarları,
    *1991’de Kızılyıldız,
    *1990 sonrası, Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi (DSİH),
    *1994’de Dev-Sol’dan, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP/C)
    Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kökeninden;
    *1987’de TDKP’den, EKİM,
    *1987’de TDKP’den, Sosyalist Birlik,
    *1988’de TDKP’den, yeniden Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP),
    *1989’da TDKP’den, Türkiye Devrikci Komünist İşçi Hareketi (TDKİH),
    *1990’da TKEP’den, Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L),
    *1990 sonrası TKEP/L’den, Kürdistan Komünist Partisi (KKP)
    *1990 sonrası, EKİM’den Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP),
    *1990 sonrası, Bolşevik-Troçkistler
    Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) kökeninden;
    *1981’de TKP/ML-Partizan’dan, Bolşevik Partizan (BP),
    *1983’de Bolşevik Partizan’dan, Spartakus,
    *1988’de Bolşevik Partizan’dan, Türkiye Kuzey Kürdistan Birleşik Komünist Partisi (TKKBKP),
    *1994’de, TKİH, TKP/ML-H, TDKİH’den, Marksist-Leninist Komünist Parti (MLKP),
    *1994’de, TKP/ML-TİKKO’dan,Konferans kanadı,
    *1994’de, TKP/ML-TİKKO’dan, Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK),
    Türkiye Komünist Partisi (TKP) kökeninden;
    *1986’da , TKP/B’den Yekitiya Komünista Kürdistan (YKK),
    *1989’da TKP/B’den, Devrimci Komünist Partisi (DKP),
    *1990 sonrası,TKP/B’den Türkiye Devrim Partisi (TDP),
    *1990 sonrası, TİP ve TKP’den, Türkiye birleşik Komünist Partisi (TBKP),
    Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) kökeninden;
    *1983’de, Partiye Peşeng Karkeren Kürdistan-Kürdistan Öncü İşçi Partisi (KÖİP),
    *1986’da, Tevgere Sosyalista Kürdistan-Kürdistan Sosyalist Hareketi (TSK-KSH)
    *1989’da, TKSP’den, Kürdistan Halk Partisi (KHP),
    *1990’da, Alarızgari’den, Alarızgari Birlik Platformu,
    *1991’de, PDK’dan, Kürdistan Demokrat partisi-Birlik (Hevgirtin),
    *1991’de, PKK K.Irakta Partiya Azadiya Kürdistan-Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK-KÖP),
    *1991’de, PKK Türkiye seksiyonu, Türkiye Devrimci Halk Partisi (TDHP),
    *1991’de, Kürdistan Birleşik Halk Partisi (YEKBUN),
    1980-84 yılları arasında yapılan operasyonlar sonucu etkinlikleri önemli ölçüde azaltılmış olan sol terör örgütlerinin 1988 yılından itibaren büyük şehirlerde önceleri öğrenci derneklerini ele geçirip üniversitelerdeki forum, yemekleri ve dersleri boykot etme gibi propaganda türü öğrenci eylemlerini organize ederek illegal alanda taban oluşturma ve eleman kazanma faaliyetleri görülmüştür. Yasadışı örgütler için organize edilen boykot, direniş, gösteri gibi propaganda eylemleri eleman kazanmak ve güç gösterisinde bulunmanın en önemli platformudur.
    Bu etkinlikler sonunda elde edilen kazanımlarla yasadışı Türkiye Komünist Partisi/Birlik (TKP/B), Devrimci Sol (DEV-SOL), Devrimci Yol Taraftarları, Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP), Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/L), EKİM, Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist-Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TKP/ML-TİKKO) gibi örgütler yeniden toparlanma ve örgütlenme çalışmalarına ağırlık vermiş, eylem ve faaliyetlere başlamışlardır.
    Aynı yıllarda DEV-SOL, TKP/ML-TİKKO ve TDKP’nin kırsal alanda faaliyetlere başladıkları görülmüştür. DEV-SOL, önceleri Malatya ve Elazığ kırsalında, daha sonraları ise Tokat, Ordu kırsalında eylem ve faaliyetlerde bulunmuştur. TDKP’nin Malatya ve Tunceli kırsalında üslenme girişimleri güvenlik güçlerinin operasyonları sonucu deşifre edilmiş ve kırsal alandaki faaliyetleri sona ermiştir.
    TKP/ML-TİKKO’nun Tunceli ve Artvin kırsalında üslenme ve faaliyet gösterme girişimleri olmuş, Artvin kırsalında bir süre faaliyet gösterdikten sonra, yapılan operasyonlarda önemli ölçüde darbeler yemesi üzerine örgüt, bu bölgedeki faaliyetlerine son vermiştir. Bu gün öteden beri önemli bir tabana sahip olduğu Tunceli kırsalında hala üslenme ve faaliyetleri devam etmektedir. Buna paralel olarak 1992 yılından itibaren Tokat kırsalında, daha sonraları buraya bağlı olarak Giresun, Ordu, Amasya ve Çorum kırsalını da kapsayacak şekilde Karadeniz bölgesinde eylem ve faaliyetlere başlamıştır.
    Yine DEV-SOL örgütü mensuplarınca, intikam almak için terörle mücadelede isim yapmış polis, asker, amir ve memurlarına, üst düzey bürokratlara, savcılara, güvenlik güçlerine, örgüt görüşlerine karşı çıkan sivillere, muhtar ve idare heyeti üyelerine, esnaflara, öğretmen ve memurlara yönelik silahlı, bombalı saldırılar ve suikast eylemlerinde bulunulmuştur.
    1992 yılı sonrası iç huzursuzluk ve hesaplaşmalar yaşayan DEV-SOL iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan biri, dayıcılar adı da verilen Dursun KARATAŞ’ın başını çektiği gurup, diğeri ise darbeciler adı verilen Bedri YAĞAN’ın başını çektiği guruptu. Böyle bir ortamda, 30 Mart 1994'de Şam'da yapılan DEV-SOL kongresinde Dursun KARATAŞ’ın grubu örgütteki etkinliğini artırmış ve DEV-SOL, DHKP/C adıyla yeni bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Bedri YAĞAN’ın sorumlusu olduğu grup ise DEV-SOL olarak faaliyete devam etmeyi kararlaştırmış, ancak etkisinin giderek kaybetmiştir.
    DHKP/C, 29.09.1994 günü eski Adalet Bakanlarından Mehmet TOPAÇ’ı Ankara Kızılay’daki yazıhanesinde silahlı saldırı sonucu öldürerek ismini duyurmuştur. 09.01. 1996 tarihinde Sabancı iş merkezinde Sabancı Holding yönetim kurulu üyelerinden Özdemir SABANCI, sekreteri Nilgün HASEFE ve Toyotasa genel müdürü Haluk GÖRGÜN, çaycı olarak işe alınan Fehriye ERDAL’ın içeriden yardımıyla iş merkezine sızan Mustafa DUYAR ve İsmail AKKOL adlı DHKP/C örgüt mensuplarınca öldürülmüşlerdir.
    DHKP/C mensupları, cezaevlerinde direniş eylemlerinin başını çekmiş, tutuklu ve hükümlüleri idareye karşı örgütleyip, isyan ettirmiş, açlık grevleri ve ölüm oruçları gerçekleştirmiştir. Küçük Armutlu ve benzeri kurtarılmış bölgeler oluşturulmasına ön ayak olmuş ve buralarda güvenlik güçlerine direniş göstermiş, semt halkının güvenliğini tehdit edecek şekilde, barikatlar kurarak, güvenlik güçlerinin barikatları kaldırmak istemesi üzerine baskı ve tehditle bazı örgüt mensuplarının hayatını tehlikeye atacak şekilde kaldıkları evleri ateşe vermişlerdir. Yakılan evlerde bulunan örgüt sempatizanları itfaiyeciler ve güvenlik görevlileri tarafından kurtarılarak hastaneye kaldırılmışlardır.
    Ayrıca, cezaevlerinde örgütlenme faaliyetlerini aralıksız sürdürmüşler, tutuklu örgüt sorumlularının talimatlarıyla da dışarıda bir çok silahlı ve bombalı saldırı gerçekleştirilmiştir. Bu gün için, DHKP/C, şehirlerde ve Karadeniz bölgesinde kırsal alanda faaliyet göstermekte ve terör eylemlerine başvurmaktadır. DHKP/C terör örgütü mensuplarınca İstanbul, Taksim, Gümüşsuyu’nda bulunan Çevik Kuvvet bekleme noktasında ve Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü binasına yönelik 2 ayrı intihar eylemi gerçekleştirilmiştir.
    Yine TKP/ML-TİKKO’nun, konferans kanadı Karadeniz bölgesinde, DABK kanadı da Tunceli ve Tokat kırsal alanında eylem ve faaliyetlerine devam etmektedir. Amasya’nın Taşova ilçesinde güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya giren örgüt militanları, Çankırı Valisine bombalı suikast düzenlemişler. Ayrıca silahlı saldırı dahil bir çok terör eylemi gerçekleştirmişlerdir.
    Diğer yandan, DHKP/C, TDP (Türkiye Devrim Partisi) ve TKP/ML-TİKKO’nun (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) DABK kanadına mensup gruplar, "Birleşik Silahlı Devrimci Güçler" adıyla eylem birliği yaparak Tokat, Çorum, Amasya kırsalında terör eylem ve faaliyetlerini sürdürmektedir.
    Bu eylem birliği içinde yer alan teröristlerce, Ankara-Çorum karayolunda, Sungurlu ilçesi sınırları içinde Jandarma Asayiş Bölge Komutanının konvoyuna silahlı saldırı ve aynı yol üzerindeki Karakaya Jandarma Karakoluna silahlı saldırı eylemleri gerçekleştirilmiştir.
    Yasallaşarak (Özgürlük ve Değişim Partisi) adını alan DEV-YOL ve Emeğin Partisi (EP) adını alan TDKP ile illegal olarak faaliyetler devam eden DHKP/C, TKP/ML-TİKKO, MLKP ve diğer terör örgütlerinin sempatizanları ve organize edebildikleri kitleleri vasıtasıyla şehirlerde protesto nitelikli kitle eylemlerinde önemli ölçüde rol oynamaktadırlar.
    c. 1990 Sonrası Sağ Terör
    1990’lı yıllardan itibaren Hizbullah, İHÖ, İBDA/C, AFİD/İCB, Tevhit Selam/Kudüs Ordusu gibi radikal dini terör örgütlerinin eylem ve faaliyetlerinin yoğunluğu görülmüştür.
    1993 yılından itibaren özellikle Diyarbakır, Batman, Bingöl, Mardin gibi illerde PKK ile mücadele platformunda eylemlerine başlayan Hizbullah ile diğer irticai terör örgütlerinin bu dönemlerde faaliyetleri önemli ölçüde artış göstermiştir.
    Ortadoğu’daki bazı komşu ülkelerin ve grupların yoğun olarak desteklediği Hizbullah’a yönelik olarak İstanbul Beykoz’da yapılan operasyonda, örgüt lideri Hüseyin Velioğlu’nun ölü ele geçirilmesiyle önemli gelişmeler yaşanmış, örgüt hakkında bilinmeyen yeni bilgiler ortaya çıkmıştır.
    Özellikle örgüt ideolojisine ters görüşte olanlar, örgüt aleyhinde beyanlarda bulunanların kaçırılarak emsali görülmemiş şekilde elleri ve ayakları bağlanıp gömüldükleri mezar evler ortaya çıkarılmıştır. Bununla birlikte Hizbullah’ın son dönemlerdeki en önemli eylemlerinden biri de Diyarbakır Emniyet Müdürü A.Gaffar OKKAN ve 5 polis memurunun Diyarbakır’da şehit edilmesidir.
    1990-2000 yılları arasında İslami Hareket Örgütü (İHÖ), İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C) gibi bazı radikal dini terör örgütlerinin de eylem faaliyetleri görülmüştür
    Özellikle 1990-91-92 yıllarında işlenen ve faili meçhul olarak kayıtlara geçen araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Muammer Aksoy ve Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmeleriyle birlikte bir çok bombalı ve silahlı saldırı eyleminin Tevhit Selam/Kudüs Ordusu adlı terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiği belirlenmiş ve failleri yakalanmıştır. Bu gün için radikal dini terör örgütlerinin sayısında da artışlar olmuş, bölünmeler ve yeni oluşumlarla ortaya çıkan son durum şu şekildedir.
    *1985’de İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C),
    * 1985’de Tevhit-Selam/Kudüs Ordusu
    *1986’da İslami Hareket Örgütü (İHÖ),
    *1990’da Hizbullah,
    *1990’de İslami Cemaatler Birliği,
    *1993’de İslami Cemaatler Birliğinden, Anadolu Federe İslam Devleti (AFİD),
    *1994’de İslami Cemaatler Birliğinden, Hilafet Devleti, (İCB/HD)
    *1996’da Vasat
    *1998’de Kürdistan İslami Devrim Hareketi (KİDH),
    6. Sonuç
    Ülkemiz, jeopolitik yapısından kaynaklanan hassas durumu nedeniyle her dönem bir tehditle karşı karşıya kalmıştır. Bazen din ve mezhep kavgaları, bazen ideolojik kavgalar, bazen etnik nedenlere dayanan kavgalar şeklinde ortaya çıkan tehdit ve yıkıcı faaliyetlerle mücadele etmek zorunda kalmıştır.
    Tehdit ve yıkıcı faaliyetler ile terörün meydana gelmesinde önemli rol oynayan gruplara ve örgütlere baktığımızda bunların sayılarının yüzlerle ifade edildiğini görürüz. Amip gibi devamlı çoğalan, çatallaşan, faaliyet kolları çeşitlenen bu yapı içinde mücadele, güçlükleri de beraberinde getirmektedir.
    Güç merkezlerince çıkarlarına ve milli hedeflerine göre üretilen sözünü ettiğimiz tehdit, ülkemizin ekonomisini, sosyal yapısını, moral ve manevi değerlerini, tarih ve kültürünü, turizmini, kısacası top yekün milli gücünü hedef almakta, mücadele süreklilik arz etmektedir. Bu demektir ki, ülkemiz bundan sonraki dönemlerde de benzer faaliyetlerle hep karşılaşacak ve mücadele etmek zorunda kalacaktır.
    1984 yılından itibaren PKK terörünün devam ettiği süreçte, terör saldırılarında Doğu ve Güneydoğuda çocuk, kadın, yaşlılardan oluşan silahsız, savunmasız siviller, bölge insanına hizmet götürmek üzere orada bulunan sağlıkçılar, eğitimciler, yatırımcılar, tüccarlar, sanayiciler, kamu düzenini, halkın huzur ve güvenini sağlayan geçici köy korucuları, askerler ve polisler olmak üzere 10110 insanımız hayatını kaybetmiş, 17550 insanımız yaralanmış ve sakat kalmıştır.
    Kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara ait tesisler, okullar, hastaneler ve sağlık merkezleri, turistik tesisler, tren, otobüs, iş makineleri, elektrik trafoları, PTT radyolink hatları ve telefon direkleri, petrol dolum tesisleri ve taşıma boruları, karakollar ve benzeri ekonomik değeri bulunan araç ve tesisler tahrip edilmiş, ormanlar yakılmış ve ekonomimiz önemli ölçüde kayba uğratılmış, bizzat terörle mücadeleye yapılan harcamalarla terörün faturası oldukça ağır olmuştur.
    Ülkemiz, yıllardan beri tehdit ve yıkıcı faaliyetlerin bir sonucu olan terörün her türlüsüyle mücadele etmiş, bütün imkanlarını bu mücadeleye tahsis etmiştir. Bu meşgale içinde kalkınmasına, güçlenmesine zaman ayıramamış, milli servetinin büyük bir bölümünü de terörle mücadeleye ayırmıştır.

  • Konuyu değerlendir: Bu konuyu beğendiniz mi?

    Türkiyede Terör ve Terörün Gelişimi


    Değerlendirme: Toplam 0 oy almıştır, ortalama Değerlendirmesi puandır.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 06.05.11, 20:03
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.05.11, 19:39
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.10.10, 02:45
  4. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 28.04.09, 00:08
  5. Genetiğin Dünyada Ve Türkiyede Tarihsel Gelişimi
    By Sword_of_HeLL in forum Biyoloji
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.04.09, 22:52

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2 ©2011, Crawlability, Inc.